Kültür Endüstrileri ve Kültürel Hegemonya

Kültürel hegemonyanın sınıfsallıkla ilişkili olduğu bir gerçek, ancak epeyce girift ve sınırları durmadan esneyen, değişen, dönüşen bir ekonomik alanın dışında kalamayacağı da açık.

Edebiyat, güzel sanatlar, sinema, tiyatro, kültürel miras dediğimizde sosyal ağlarda giderek çeşitlenen, çoğalan ve görsel teknolojilerle göz alıcı hale gelen platformlar hem içeriklerin arzında hem de takibinde ciddi bir kültürel alanın varlığına işaret ediyor. Kültürel etkinlik duyurularının eskiden olduğu gibi kent duvarlarında ya da medyanın kültür sayfalarında yer alması yetmiyor artık. Kültürün alanları giderek çoğalan bir çeşitlilik ve çoğulluk içinde kentliye ulaşmanın yollarını buluyor.

Bu yazıda öncelikle kültür endüstrilerine ilişkin araştırmalardan yararlanarak gelişmeleri, ardından kültürel hegemonya konusunu olabildiğince ana çizgide kalarak ele almaya çalıştım. Kültür endüstrileri sosyal ağlar üzerinden neredeyse günlük etkinliklerimizi yöneten bir güce sahip. Bu ortamdaki çeşitlilik bazen bir avantaj gibi görünse de seçici olmadığımız durumda tüm zamanımızı çalan bir öğeye dönüşüyor. Kültür endüstrileri ne kadar toplumu etkiliyorsa kültürel hegemonya da toplumsal siyasal gelişmeleri sorgulatan bir konu. Bu iki alana ilişkin en azından bazı düşünce eksenlerini dile getirmeyi amaçladım.

Kültür Endüstrileri: Çoğulluk ve Dönüşümlerin Alanı

1980’lerden başlayarak iletişim teknolojilerinde meydana gelen gelişme ve ilerlemeler aynı zamanda kültür ve iletişim endüstrilerinin yönünü ve hızını belirlemiştir. Bu süreci araştırmacı ve üniversite öğretim üyesi Philippe Bouquillon[i] şöyle ifade etmiş: “1980’lerden bu yana, özellikle mal, hizmet ve sermaye ticaretinin uluslararası serbestleşmesi sonucunda kültürel ve iletişim sektörlerinde birçok dönüşüm gerçekleşmiştir. Artık güçlü endüstriyel ve finansal stratejiler birbiriyle kesişmekte ve finansallaşmanın gelişimine, yoğunlaşmanın vurgulanmasına ve genellikle yakınlaşma (convergence) olarak adlandırılan sürecin yükselişine yol açmaktadır; bu da kültür ve iletişim endüstrileri arasında gerçekleşen bir buluşma olarak görülüyor.”[ii]

Philippe Bouquillion kültür ve iletişim endüstrilerinin kapitalizmin önemli bir alanı olduğunu sıklıkla vurgular.[iii] Ona göre kültür endüstrileri iletişim endüstrilerinden ayrı düşünülemez; bu alanlardaki ilerlemeler toplumsal ve ekonomik bir mantığa dayanır. Piyasalarda var olan rekabet koşulları kamusal politikaları da etkiler. Kültür endüstrileri ve iletişim endüstrileri arasındaki sıkı ilişkiyi kapitalizmin stratejileri dışında düşünmek olanaksız. Kapitalizm stratejilerinin etkin olması kültür ve iletişim endüstrilerini de doğrudan etkilemekte. Bouquillon’a göre, enformasyon (bilgilendirme), bilgi, kültür hizmetleri dünya ekonomik sisteminin kısa ve orta vadeli geleceğinin dayanacağı soyut olmayan varlıklar arasında yer alıyor ve bu nedenle güncelliğini yitirecek gibi değil. Yazara göre kültür endüstrileri ve iletişim endüstrileri çağdaş kapitalizmin tam merkezine yerleşmiş durumda. Bu endüstrilerin finansal, endüstriyel, yönetimsel, siyasi, ideolojik ve kültürel boyutlarının incelenmesi başlı başına bir araştırmanın konusu. Ayrıca içerikler hiçbir zaman tek başına ele alınmıyor; telekomünikasyon, Web ve Web 2.0 ile ilişkili. Bu etkinlikler karmaşık ve özgül nitelikleriyle hem uzmanlar hem de en son trendlerin gelişiminden tedirginlik duyanları ilgilendiriyor.

Günümüzde bilginin hemen hemen sınırsızlığı doğru bilgiye ulaşma konusunu da beraberinde getirdi, hatta her konuda fikir sormaya başladığımız Yapay Zekânın ulaştığı bilgilerin güvenilirliği tartışılır oldu.

Bouquillion bilgi, hizmet ve enformasyon alanındaki gelişmelerin bir “bilgi ekonomisi” içinde değerlendirildiğini, 1969’da Alain Touraine’in endüstrileşme sonrası/ “postendüstriyel” ya da “teknokratik” adını verdiği yeni bir toplumun kurulmasında rol oynadığını hatırlatıyor ve “bilgi veya bilgi toplumu” olarak adlandırılan ve bilgi-iletişim teknolojilerine bağlı ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal değişim koşullarının güncelliğini vurguluyor. Yeri gelmişken bilgi toplumunun ikili kökenini düşünelim. Philippe Breton köken konusunda şöyle diyor: “Burada, bilgi toplumu kavramının iki yönlü bir değişimin ürünü olduğunu savunacağız: bir yandan bilgi, bilimle, daha doğrusu teknobilimle eşdeğer tutulurken; diğer yandan bilimsel bilgi, bilgiye indirgeniyor.”[iv]

1970’lerde bilginin evrenselliğini bir şablon/anlatı biçiminde sunan bu kavramla bilginin büyük bir varlık haline geldiği yeni bir toplum, bilgi toplumunun müjdesi veriliyor; bilgi ekonomisinin büyümeyi, istihdamı destekleyebileceği ve daha geniş bir sosyal uyumu sağlayacağı savunuluyordu. Bilgiyi savunanlar böylece açık, yaratıcı, hareketli ve bilgiye, bilime ve teknolojiye daha da saygılı bir toplumun ortaya çıkışını ilan etmişti. Oysa günümüzde bilginin hemen hemen sınırsızlığı doğru bilgiye ulaşma konusunu da beraberinde getirdi, hatta her konuda fikir sormaya başladığımız Yapay Zekânın ulaştığı bilgilerin güvenilirliği tartışılır oldu. Bilgi konusunda güvenilirliğini sorgulasak da kültürel içeriklerin arzı ve tüketimini ilgilendiren süreçlerde YZ ve algoritma mantığının fazlasıyla belirleyici olduğu açık.

Bouquillion: “Kültür endüstrilerine ilişkin teoriler, içerik arzındaki yeniliklerin önemli bir kısmının oligopol sınırlarında yer alan aktörlerden geldiğini göstermiştir.”

Ekonominin Alanı Olarak Kültür

Günümüzde bilgiyle ilişkili sektörlerin ekonomik ve toplumsal açılardan iki büyük alana, kültür ve iletişim sektörlerine açılması ve bu iki sektörün aynı eksende buluşması yatırım sermayesinin daha da büyük bir getiri (rantabilite) arayışının sonucu olarak görülüyor. Buna göre, salt endüstriyel faaliyetlerde olduğu gibi, kültür ve iletişim sektörlerinde de finansal partnerlerin yararlandığı bir gelir seti vardır. Bouquillion özellikle finansallaşmanın[v] altını çiziyor: kültür ve iletişim sektörleri arasındaki ilişkilerin finansmanının ve özellikle Web sayesinde yeni faaliyetlerin yayımlanmasının anahtarı işte bu süreç.

Öte yandan finansallaşma süreci içerikleri de dolaylı yoldan etkiliyor. Web’de oluşturulan yeni etkinliklerde içeriklerin yaratım, üretim, yayımlanma, tanıtım, değer kazanma ve kullanım biçimlerinin ciddi değişimlere uğradığını belirten Bouquillon’a göre “tarihi” içerik üreticileri şimdiye kadar rastlamadıkları denli çarpıcı bir türbülansın içine düşmüş gibi. Bu aktörler hem iletişim endüstrilerinin aktörleri karşısında hem de özellikle Web’de, endüstriyel alandan uzaklaşmış ve internet kullanıcıları tarafından yönetiliyormuş izlenimi veren uygulamaların hızı karşısında artık içerik üretme tekeline sahip değiller. (2009; s.45) Buna bir de finansallaşma faktörünü ve kültür aktörleriyle iletişim aktörlerinin arasındaki güç dengelerinin dağılımındaki dinamikleri eklersek, içeriklerin standartlaşmasında yeni bir evreye girdiğimizi pekâlâ düşünebiliriz. Ancak dijital teknolojilerden yararlanan yeni endüstriyel aktörlerin ya da içerik yaratıcısı kullanıcıların getirdiği özgün içeriklerin çoğalmasına da tanıklık etmekteyiz. Böylece hangi yönden bakarsak bakalım Bouquillion kültür endüstrilerinde bir dönüşüm sürecine işaret ediyor.

Web üzerinde artık bir tekel (monopol) olmadığına göre, oligopol bir yapıyı düşünmek durumundayız. Oligopol piyasa genelde 2, 3 veya 4 aktörün (üretici, aracı veya satıcı) hâkimiyetinde şekillenen piyasa olarak tarif ediliyor. Bouquillion’a göre: “Kültür endüstrilerine ilişkin teoriler, içerik arzındaki yeniliklerin önemli bir kısmının oligopol sınırlarında yer alan aktörlerden geldiğini göstermiştir. Bu aktörler risk almaya daha yatkındır. Aynı şekilde, küçük boyutları ve esneklikleri, onları moda ve zevklerdeki değişim olgularına daha duyarlı kılar. Küçük aktörler yok olmaz; aksine çok sayıda içerik üretmeye devam ederler. Ancak, faaliyet koşulları daha da zor hale gelir ve gelecekleri daha belirsizleşir.” (2009; s.51)

Kültür Endüstrileri ile İletişim Endüstrilerinin Birlikteliği

Yazar 2000’li yıllarda kültür ve iletişim endüstrilerinin aktörleri arasında kartların yeniden dağıtıldığı, bunun da içerikler açısından önemine değiniyor: “2000’lerin başından itibaren, kültür endüstrileri ile iletişim endüstrileri arasındaki buluşmalar, karşılaşmalar (convergence); 1980 ve 1990’larda ‘birleşme’ adı verilen buluşmalara benzer bir gelişme göstermektedir. ‘Benzerler’ (eşitler) arası (peer-to-peer) networkte yasa dışı paylaşımların sürmesinin yanı sıra, iletişim endüstrisi aktörleri tarafından kontrol edilen dağıtım mekanizmaları, kültürel ürünlerin önemli dağıtım kanalları haline gelmektedir. Bu mekanizmalar, yeni ortamlarda sunulan kültürel ürünlerin referans fiyatlarını belirlemektedir. Bu şekilde, mevcut ortamlarda uygulanan fiyatlar üzerinde de etkili olurlar. Apple ve kayıtlı müzik ekonomisi örneği bu durum için iyi bilinen bir örnektir”. (2009; s.52)

Bouquillion Fransa’dan şu örnekleri veriyor: “Bazı iletişim aktörleri, Orange örneğinde [Fransız GSM şirketi] olduğu gibi sinema gibi özgün içerik üretimine bile yatırım yapmaktadır. İçeriklere finansal olarak katkıda bulunmayan diğer iletişim aktörleri, başta Google olmak üzere, web üzerinde büyük bir reklam pazarı geliştirmiştir. Son olarak, kollaboratif web ya da Web 2.0 olarak adlandırılan ortamda, amatörler tarafından üretilen içerikler veya kültür endüstrilerinden gelen profesyonel içeriklerle amatör üretimlerin karışımı olan içerikler önemli bir gelişim göstermekte ve yüksek kullanıcı trafiği yaratmaktadır. Aracılık, reklamcılık veya pazarlama bilgisi satışı yoluyla yeni gelirler elde edilmektedir; ancak bunlar sitelerin kârlılığını sağlamaya yetmemektedir.” (2009; s.52)

Zayıflama mı, Güçlenme mi?

Bouquillion’a göre kültür endüstrilerinin karşılaştığı en büyük olumsuzluk üretilen katma değerlerin özünü yakalamada pek başarılı olmamaları; oysa mevcut dağıtım ve değerleme yöntemleri, ki bunlara hakimler, ciddi şekilde rekabet altında ve sorgulanıyor. Tüketicilerden ödeme alma konusunda etkisizleşen ve yaratıcılığı azalan ürünler sunan kültür endüstrilerini bekleyen acı “son”a karşı yeni platformların yarattığı dinamiklerden faydalanacak içerikleri düşünerek yeni bir altın çağı öngören “kahinler” var. (2009; s.52) Her iki durumda da Bouquillion kültür endüstrilerini birbirinden ve iletişim endüstrilerinden ayıran ve yapılandıran sınırların bulanıklaşacağını; tıpkı amatörlerle profesyonellerin dünyası arasındaki ayrımın ya da içerik sunanlarla içerik tüketicilerinin aralarındaki farkların bulanıklaşması gibi bir sürecin işleyeceğini vurguluyor.

Sınırlar bulanıklaşsa, rekabet zorlayıcı hale gelse de artıları unutmamak gerekir: “Bir yandan, dijital teknolojilerin sağladığı üretim maliyetlerinin düşürülmesi, kültürel endüstrilerin çoğu alanında üretilen içerik miktarında belirgin bir artışa yol açmaktadır. Bu içerikler, büyük ölçüde, sektörlerin kıyısında yer alan küçük aktörler tarafından düşük maliyetle üretilmektedir. Kollaboratif web de bu üretime katkıda bulunabilir, özellikle de yaratımlar, profesyonel olmaya hazırlanan, örneğin sinema okullarındaki öğrenciler veya yeni mezunlar gibi henüz profesyonel olmayan bireyler tarafından yapıldığında. İletişim endüstrisinin birçok aktörü, örneğin mobil telefon operatörleri, tüketicilerine sunabilecekleri içerik seçeneklerini çeşitlendirmek için çaba göstermektedir.” (2009; s.53)

Bugün özellikle sanat ve edebiyat alanında pazarlamanın ağırlık kazandığı, hatta olmazsa olmaz bir koşul haline geldiği bir döneme girdik.

Majörlerin Egemenliği

Kültür endüstrileri alanında her yerde olduğu gibi tarihsel anlamda büyüklerin (majörlerin) egemenliği kültürel endüstri alanındaki egemenliğin de anahtarı olmuştur: “Bu olgu, bu pazarların yoğunluğunun neden her zaman yüksek olduğunu açıklamaya da büyük ölçüde katkıda bulunmaktadır.” (2009; s.54)

Ancak şunu da belirtmek gerekir, iletişim endüstrisi aktörleri istediği kadar ileri pazarlama teknikleri geliştirmekten söz etsinler, bunlar lafta kalmış; kültürel ürünlerin değerlemesi endüstriyel ürünlerin değerlemesinden farklı, belirsiz bir süreç olmuş. Buna bir çare olarak, örneğin Fransa’da 1990’lı yıllarda kültürel CDROM’ların hazırlanmasını / dağıtımını / pazarlamasını ve bazı kültürel başlıklarının web sitelerini, kültür çalışanları ve entelektüeller ile pazarlamacıları bir araya getiren yaratıcı ve bilgi üretici ekipler düzenlemiş. Bugün de “özellikle bilgi ve kayıtlı müzik alanlarında, benzer işbirliğine dayalı, yaratıcı ekiplerin yeniden örgütlenmeleri gözlemlenmektedir. Aslında, içerik sektörlerinin tamamında, üretimleri tüketicilerin beklentilerine veya en azından profesyonellerin bunlar hakkındaki algılarına uyarlamaya çalışmak amacıyla, örgütlenme biçimleri uzun zamandır bu şekilde düzenlenmektedir.” (2009; s.57)

Bugün özellikle sanat ve edebiyat alanında pazarlamanın ağırlık kazandığı, hatta olmazsa olmaz bir koşul haline geldiği bir döneme girdik. Orta yaşı geçmiş sanatseverler ve okurlar için başta yadırgatıcı gelmiş olsa da yayınevi/galeri ve yazar/sanatçı açısından olduğu kadar okur açısından da belli bir işlev üstlendiğini görüyoruz. Sadece ülkemizde değil, yurt dışında da yayınevlerinin pazarlama stratejileri için ödenek yetersizliği karşısında yazar, okur ve yayınevinin sosyal medya hesaplarından yapılan duyurular devreye giriyor. Özellikle Fransa’da yayınevleri kültür programı yapımcı ya da sunucularına kitap paylaşımları yaptırarak yeni ürünleri duyuruyorlar. Burada ilgili kişiyle kanal arasında maddi bir anlaşma olduğunu düşünüyorum. Onun dışında kitap/kültür programları, haftalık programlar halinde, stüdyoya gelen davetlilerle sürdürülmekte; yeni yayınları ya da klasikleri kısa formatta tanıtan kültür programcıları ya da gazetecilerinin Youtube programları birer kültürel içerik platformu olmuş durumda.

Ülkemizde kültürel ürünlerin tanıtım ve duyurma süreçleri televizyon yapımcılarının elinde. TRT’nin kültür kanalında çeşitli programlara edebiyat, sanat, arkeoloji gibi alanlardan ya da resim, müzik gibi sanatlardan uzmanlar konuk edilerek kültürel içeriğin paylaşılması ve yayılmasında tam anlamıyla gönüllü aktörler olarak görev alıyorlar. Diğer kanallarda ise yazarlar azınlıkta olmak üzere tiyatro, moda, müzik gibi alanlarda yine davetli mantığı içinde söyleşiler gerçekleştiriliyor. Bu “dar alanda kısa paslaşmaları” bir kenara bırakırsak, televizyonların kendi sınırları içinde içerik sunucusu olduğu bir kültürel ortamda dijital paylaşımları sosyal medya yüklenmiş durumda.

2026’nın içinde bulunduğumuz ilk aylarında hepimiz kültür alanında içeriklerin üretilmesi, yayım, tanıtım ve değer kazanma süreçlerinin sosyoekonomik koşullar ve eğilimlerle belirlendiğini kabul ediyoruz. Dünyada ve ülkemizde ekonominin başat bir faktör olduğunda anlaştığımıza göre, kültür endüstrilerini bir de ortak söylem yaratabilme açısından ele almayı düşünmek isterim.

Kapitalist aktörler piyasanın var olduğunu ve ekonominin kendi düzenini kurduğunu düşünmemizi sağlayarak ekonomiyi siyasetin dışına taşırlar.

Kültürel Hiyerarşiler ve Toplum Dinamikleri

Kültür ve iletişim sektörlerinin ideolojik temsillerine geldiğimizde, kapitalizm algısının önemine Bouquillion şöyle değiniyor:

“Aslında, kültür ve iletişim endüstrileri etrafında geliştirilen ideolojik temsillerin çift yönlü bir etkisi vardır. Hem kültür ve iletişim endüstrilerindeki başlıca endüstriyel değişiklikleri meşrulaştırma eğilimindedirler, hem de bu süreçte, baskın aktörlerin yararlandığı endüstriyel değişikliklere yönelik politik ve düzenleyici sorgulamanın önlenmesini amaçlayan toplumsal bir boyuta sahiptirler; ayrıca daha geniş anlamda, toplumu, siyaseti ve vatandaşları kapitalizme genel olarak olumlu bakacak şekilde temsil eden bir algı üretmeyi hedeflerler.” (2013; s. 281)

Bu “olumlu” algının uzantısında geniş bir etkileşim ağı oluşur:

“Kültür ve iletişim endüstrileri ile piyasa koşullarındaki bilişim ve iletişim teknolojileri, bireylere ve ekonomik aktörler ile politik kurumlar gibi sosyal aktörlere sonsuz etkileşim olanakları sunar. Bu kurumlar, kuralları belirlemedikleri ancak dahil oldukları bir sistemde katılımcı statüsünde aktörler olarak değerlendirilmektedir. Bu sistemin başka kuralları yoktur; kuralları yalnızca bireyler de dahil olmak üzere ‘aktörler’ arasındaki etkileşimler belirler.” (Bouquillion 2013; s.282) Burada artık bağımsız stratejiler yoktur. Teknolojiler ekonomiden bağımsız kendi başlarına var olan araçlar değildir. Kapitalist aktörler piyasanın var olduğunu ve ekonominin kendi düzenini kurduğunu düşünmemizi sağlayarak ekonomiyi siyasetin dışına taşırlar. “Böylece ekonomi siyasetin dışına taşınırken, siyaset vatandaşlar arasındaki bireysel etkileşimler veya vatandaşlar ile politik kurumlar arasındaki etkileşimler çerçevesinde yeniden tanımlanır ve sınırlandırılır.” (2013; s.283) Bir başka deyişle hepimiz kültürel içerikleri paylaşır, üretir ve kullanırken büyük ekonomik sistemin içinde bireysel aktörler olarak yerimizi alırız.

Burada “yaşam alanları” kavramının önemine değinmek gerekir: Yaşam alanları (“territoire de vie”) deyimi deneyimlerin ve iletişim araçlarıyla gerçekleşen etkileşimlerin anlam dünyası kurmasıyla ilgilidir. İster sosyal aktörler olsun ister bizim gibi düz vatandaşlar; deneyimler ve etkileşimlerle kültür ve iletişim endüstrilerinin teşvik ettiği bir sosyal yapı inşa edilmekte, biz de buna katılmaktayız Bouquillion’a göre; çünkü toplumu inşa eden etkileşimdir.  (2013; s.284)

Özetle bilgi ve iletişim teknolojileri bize kendimize ait bir kültürel düzen kuruyormuşuz yanılsaması sunabilir –ki bu düşüncenin kapitalizmin temelinde yer aldığını defalarca hatırlatır Bouquillion– o zaman “toplumsal derinliği olmayan bir web cumhuriyetinin vatandaşı” olmaktan öteye gidebilmenin yolunu aramak gerekecektir.  On dokuzuncu yüzyılda edebiyat ve sosyal bilimler bireye odaklanmıştı, savaş sonrası dönemde toplumsal meseleler, varlığın süreçlerini sorgulayan bir düşünce sistemi vardı; liberalleşme ve küreselleşmeyle piyasanın kazandığı yeni çehre içinde bugün belki de bireye odaklanan söylemlere, eleştirel bakış ve söylemlere her zamankinden daha çok gereksinim var.

On dokuzuncu yüzyılda edebiyat ve sosyal bilimler bireye odaklanmıştı, savaş sonrası dönemde toplumsal meseleler, varlığın süreçlerini sorgulayan bir düşünce sistemi vardı; liberalleşme ve küreselleşmeyle piyasanın kazandığı yeni çehre içinde bugün belki de bireye odaklanan söylemlere, eleştirel bakış ve söylemlere her zamankinden daha çok gereksinim var.

Kırk yılı bulan “muhafazakâr” iktidarların yurttaşa hitap eden başarı söylemleri ekonomik, askeri ve siyasi güç izleklerini vurgulamaktadır.

Kültürel Hegemonya ve Değişen Dünya

Kültürel hegemonya kavramını Antonio Gramsci’nin düşümcesinde şekillenerek uzun yıllar bir yol gösterici olarak sosyal bilimlerde önemli bir yer tuttu. Faşizmin büyük düşmanı Gramsci’nin düşüncesi ilginç bir biçimde 2000’lerin ilk çeyreğinde araçsallaştırılarak bu kez yeni sağın referans kavramına dönüştü.  Jean-Yves Frétigné ve Baptiste Colmant, Gramsci düşüncesinin uzun yolculuğunda sağcı siyasetçiler tarafından “bağlamından koparılan” kültürel hegemonya kavramına dikkat çekiyorlar; yazarlara göre uzun yıllar solun ideallerinden etkilenmiş kamuoyunu cezbedecek bu araçsallaştırma Fransa’da giderek güçlenen bir ivmeye sahip.[vi]

Fikirlerin fethedilmesinin seçimlerin kazanılmasını hazırlayan bir süreç olmasının anlaşılmasıyla, politikalar üstü bir mücadelenin gerekliliğini kavrayan sağın adayları Gramsci düşüncesi içinde sol ideolojiler ya da sınıfsal mücadeleyi dışarıda bırakarak salt iktidarın ele geçirilmesine yönelik bir yöntem bilgisi devşirmek istemişler.[vii] Yine yazarların vurguladığı gibi, böyle çıkarcı bir referans sol entelektüellerin de İtalyan düşünürden uzaklaşmasına neden olmuş. Bununla birlikte 2017 seçimlerinde “kültürel hegemonyayı ele geçirme” üzerine üretilen fikirler her üç adayın da (Macron, Mélenchon, Hamon) kampanyalarında sıklıkla dile getirilmiş; böylece liberal ya da solcu popülist düşünceyi savunan programlarda Gramsci’den dem vurulmuş. Burada Gramsci’nin devrim süreçlerinde işçi sınıfına öncelik veren özcü (essentialiste) bir sınıfsallık anlayışından uzaklaşarak kapitalizmin yeni dönüşümlerine uyarlanan bir hegemonya yorumuna gidilmiş. Tabii Fransa seçim programlarında aydın kavramı olmadan olmaz. Bazı programlarda işçinin aydının ve sendikanın birbirinden kopmuş olmasının olumsuzluğu yine Gramsci terminolojisine uygun biçimde vurgulanmış.

12 Eylül 1980 askeri darbesinden itibaren ülkemizde kırk yılı bulan “muhafazakâr” iktidarların yurttaşa hitap eden başarı söylemleri ekonomik, askeri ve siyasi güç izleklerini vurgulamaktadır.

Siyasi değişimler söz konusu olduğunda –örneğin Fransa’da– felsefi düzlemde aranan kanın bulunması için Gramsci öğretisine başvurulması şaşırtıcı olmamalı çünkü değişen siyasal dengelerin kültürel toplumsal süreçlere yansımasını dile getirmekte hâlâ başvurduğumuz temel bir kavram “kültürel hegemonya”.

Bugün ülkemizde de değişen sosyal-ekonomik ve kültürel dengelerin ciddi bir sınıfsal karşılığı var. Mehmet Yetiş, Gramsci’de egemen sınıf ile yönetilen sınıfın ilişkisini şöyle özetlemiş: “Gramsci, bir toplumsal sınıfın ya da grubun diğer sınıflar ya da gruplar karşısındaki üstünlüğünün (supremacy) iki biçim altında ortaya çıktığını belirtir: tahakküm / egemenlik (dominazione) ve entelektüel-ahlaki liderlik (direzione intellettuale e morale). Egemen sınıf, kendi üstünlüğünü kabul etmeyen uzlaşmaz ya da düşman / hasım kesimler üzerinde tahakküm uygulayıp, gerektiğinde askeri zor da kullanarak onları “tasfiye” etmeye ya da kendine bağımlı kılmaya çalışır; buna karşılık, müttefik ya da dost kesimlere önderlik yapar.”[viii]  Hegemonyanın iktidardaki sınıfın yani siyasal erkin üstünlüğüyle yakın ilişkisi ve o sınıfın dünya görüşünün / ideolojisinin toplumsal süreçlerde belirginlik kazandığını da yine Yetiş’in yazısından buraya aktaralım.

12 Eylül 1980 askeri darbesinden itibaren ülkemizde kırk yılı bulan “muhafazakâr” iktidarların yurttaşa hitap eden başarı söylemleri ekonomik, askeri ve siyasi güç izleklerini vurgulamaktadır. İslam değerlerini, Osmanlı mirasını ve fiziksel sınırları alabildiğine geniş çizilmiş bir “Türk toplumu” kavrayışına ait gelenek ve kökenleri kültürün temel değerleri olarak yeni bir formülasyonla toplumsal algıya sunan, bu temsili de Kurtuluş Savaşı sonrası kurulmuş Cumhuriyet’in değerlerinin karşısına yerleştirerek, “güçlü” bir kültürel iktidar yaratma arzusu siyasal aktörlerin söylemlerinde bugün hâlâ dile getirilmektedir. Çeyrek yüzyıldır iktidarı yöneten siyasal figürlerin söylemlerine bugün baktığımızda, “fikri zeminin” güçlenmesi isteği ve gereği çeşitli fırsatlarla yinelemektedir.

Öte yandan toplumsal değişimin kültürel hegemonyayla ilişkisi bununla sınırlı değil. Pierre Bourdieu toplumsal sınıflar arasındaki üstünlük / saygınlık ölçütlerini tartışırken sınıfsal düzlemde “egemenlik” ve “mücadele” terimlerini kullanmış, kültürün toplumsal sınıflar arasındaki mücadelenin bir boyutu olduğuna dikkatimizi çekmişti.[ix] Bugün yeni bir sermayeyi temsil eden yeni bir burjuvazi var. Muhafazakâr ve kapitalist kaynaklardan beslenen bu toplumsal sınıf Bourdieu’nün önermesiyle bir habitus’u örneklemektedir. Kültürel uygulamalar alanı olan muhafazakâr “habitus” bugün çok farklı çehrelerle sahiptir. Bazı gruplar farklı, hatta birbiriyle çelişebilen kültürel kodlara ait pratikleri tıpkı muhafazakâr pratikler kadar doğallıkla içselleştirmiştir. Türkiye’de “seçkinlik” sözcüğünün anlamı ve içeriği son kırk yılda yeni öğelerle zenginleşmiş, yeni yaşam tarz(lar)ı birbiriyle çelişebilen, hatta birbirini dışlayan değerlerin bir bireşimini gerçekleştirmiştir; böylece birbirinin karşıtı kavram dizgelerine ait pratik ya da düşünceler aynı habitus’ta özümsenmiştir. Hegemonya kavramı da böylece toplumsal ayrım açısından bulanıklaşmıştır; bugün hangi sınıfın hangi sınıfı etkilediği sorusu, yani Bourdieu’nün “yapılandırıcı sınıf/yapılandırılan sınıf” ayrımının ölçütleri Fransız sosyoloğunun 1970’lerdeki analizinde okuduğumuz o dizgeli ve tutarlı bütünü göstermemektedir.

Yazıya kültür endüstrilerinin iletişim endüstrileriyle yakın ilişkisiyle başlamıştım. Aynı ilişkiye dönerek sözü tamamlayayım: Kültürel hegemonyanın sınıfsallıkla ilişkili olduğu bir gerçek, ancak epeyce girift ve sınırları durmadan esneyen, değişen, dönüşen bir ekonomik alanın dışında kalamayacağı da açık. Böyle bir durumda içerik üreten kültürel sektörün toplumun alışkanlıkları ve arzusuna uyması kadar, yeni ve eleştirel, nitelikli ve sorgulayıcı bir tüketici/takipçi profili tasarlaması ya da var olan kültür ürünlerinden yararlanan kitleyi daha zengin bir düşünce ufkuna davet etmesi olanaksız değil. Böylece bizler de kendimize ait olduğunu sandığımız bir yaşama ve düşünme alanında etkileşmeyi sürdürürken algoritmanın bilgiler imparatorluğunda seçimlerimizi yaparak nitelikli sanat, edebiyat ve bilgiyi düşünce dünyamıza katabiliriz.

[i] Profesör, Sorbonne Üniversitesi, İletişim Bilimleri Fakültesi, Laboratuvar « Industries culturelles et création artistique ». Bu makale için alanla ilgili yayımlanmış iki önemli araştırmasından yararlandım.

[ii] Philippe Bouquillion, 2009 : « Incidences des mutations des industries de la culture et de la communication sur les contenus informationnels » Les Cahiers du journalisme no : 20, Automne 2009, s.44.

[iii] Philippe Bouquillion, 2013 : Les Industries de la culture et de la communication, Éditions Presses universitaires de Grenoble, s.277.

[iv] Philippe Breton, « La “société de la connaissance” : généalogie d’une double réduction » ;

Éducation et Sociétés 2005/1 no 15, Éditions De Boeck Supérieur, s.45.

[v] Finansallaşma 1980’den günümüze kadar olan dönemde finansal kapitalizmin gelişimini tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bu dönemde borç-öz sermaye oranları artmış ve finansal hizmetler, diğer sektörlere kıyasla ulusal gelirden giderek artan bir pay almıştır. (Wikipedia)

[vi] Antonio Gramsci, L’Hégémonie culturelle, Payot & Rivages, Paris 2024, Önsöz: Jean-Yves Frétigné ve Baptiste Colmant, s.13.

[vii] A.y., s.14

[viii] Mehmet Yetiş, “Antonio Gramsci”, der. Çetin Veysal, 1900’den Günümüze Büyük Düşünürler, cilt 1, İstanbul: Etik, 2009, s.150.

[ix] Pierre Bourdieu, La Distinction. Critique sociale du jugement, Minuit, 1979.