Okul Eğitiminin Dünü, Bugünü ve Geleceği
“Toplumun elde ettiği tüm başarılar, gelecek üyelerine okul aracılığıyla sunulur.”
– John Dewey
Bir Çin atasözü ne dermiş: “Bir yıllık plan yapıyorsan mısır, on yıllık plan yapıyorsan ağaç, ömürlük plan yapıyorsan insan yetiştir.” Bugünün bilgisi de bu kadim bilgiyi doğruluyor. İşin içinde insan var ve binlerce yıl önce toplumsallaştıktan sonra, insanın şu yaşadığımız hayattaki yeri hep aynı kaldı. Doğuştan iyi ya da kötü yok, insan eğitilmiş doğmuyor, sonradan eğitiliyor.
Gelgelelim, insan için eğitimin tarihi çok da eski değil. Okul eğitimi insanlık tarihi içinde, kültür tarihinin de en önemli parçalarından biri olarak daha dün yoluna girdi – eğer girdiyse. Avrupa’da 18. yüzyıl ile 19. yüzyılda Fransızcanın, adeta resmi bir dil olarak egemenliği vardı. Aynı yıllarda koca Tolstoy, aşkın yalnızca Fransızca anlatılabileceğini, Rusça kullanıldığında buharlaşacağını söylemiş.1 Belki bu yüzden, bana kalırsa klasiklerin birinci sırasında bulunan Anna Karenina’yı hep kararsızlıklarla benimsemiş.
On dokuzuncu yüzyılın neredeyse tamamında seçkinlerin eğitimiyle aşağıdakilerin eğitimi birbirinden kesin biçimde ayrılıyordu. Seçkinler için üniversite eğitimi bile düşünülmüşken halk eğitimi ilköğretimle sınırlandırılmış. Burjuvazinin gereksindiği işçiler için eğitim ilkokulda tamamlanıyordu demek, o kadarı yetiyordu. Sonra ne yapmışlar, yoksullar için ortaöğretimin gereksiz olduğunu aşılamaya çalışmışlar. Yani burjuvazinin 19. yüzyılın sonlarına doğru bile kafası şu muzırlıkla dolu: İşçiler için çocuklukta ilköğretim pek yeterli olmuyor –kendisini düşündüğü için– ama ortaöğretim de onların fazla akıllanmasına neden olabilir. Şaklabanlık diyeceğim ama aristokratların ve burjuvaların kafası böyle çalışıyordu, hem kötüye hem çıkarlarına.
Bu arada doğru dürüst öğretmen bulmak da zordu, öğretmen eğitimi düşünülmemişti ki, iyi kötü okuma yazması olanlardan devşiriliyordu öğretmenler. Katolik ve Protestan kiliselerinin okullaşmaya desteği vardı ama onlar da okullarda öncelikle din öğretimini dayatıyor, mezhepçilik yapıyordu. Prusya Kralı 1799’da çocukların, “aklı başında insanlar, iyi Hıristiyanlar ve devletin saygın yurttaşları” olarak yetiştirilmelerini buyurmuş.2 Devlet aklı bugün nasılsa, onu 200 yıl önce keşfetmiş.
Şimdiki kralların da istedikleri aynı, buradaki MEB bunun için iş başında. Bunun için öğretmenlerin fazla akıllı olmaları istenmez; onlar düzenin güvencesi olsun, kendi sınıfsal kimliklerini aşıp entelektüel bireylere dönüşmesin, öğretmen yetiştiren okullardaki eğitimin niteliği yerlerle sürünsün, yeter.

On dokuzuncu yüzyılın neredeyse tamamında seçkinlerin eğitimiyle aşağıdakilerin eğitimi birbirinden kesin biçimde ayrılıyordu.
Avrupa’nın 1850’deki okur-yazarlık haritasına göre, “İngiltere ve Galler, İrlanda, Belçika, Fransa, Avusturya ve Kuzey İtalya’da okul çağındaki nüfusun yaklaşık onda biri ile yirmide biri arasında okula devam ediyor, okuma yazma bilmeyenlerin oranı %30 ila %50 arasında değişiyordu.” Avrupa’nın güneyine ve doğusuna gidince durum dramatikleşiyordu: “Nüfusun ellide birinden azı okula gidiyordu; okuma yazma bilmeyenlerin oranı İspanya ve Orta İtalya’da %75, Güney İtalya’da %85, Polonya’da %80, Rusya’da ise %90-95 arasındaydı.”3 Aklıma hemen bundan bir yarım yüz yıl geçtikten sonra Rusya’da kendini gösteren sosyalist devrim coşkusu ve halk seferberliği geliyor da… Hiçbir şey kolay değil.
Bilindiği kadar, 1729-1830 yılları arasında –yani 101 yılda– matbaanın yaygınlaşmasıyla birlikte, yaklaşık 180 kitap basılmış, baskı adetleri de çok düşük. Aynı dönemde Batı’da basılan kitap sayısı yaklaşık 90.000.
Buraya gelmem gerektiğini biliyorum, Avrupa’nın bu hali pür melalinin uzantısı olan ülkemizde de durum herhalde en az o kadar fena olmalıydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda modern bir eğitim sistemi kurulamadı. İmparatorluk yıkıldıktan sonra, 1923’te erkek nüfusta okuma yazma bilmeyenlerin oranı %93, kadınlarda %96’ydı. İmparatorluk döneminde dini kurumlar ve vakıfların etki alanı içine sıkışan eğitim kurumlarında bilim yok değilse de, dini eğitimin şemsiyesi altında ne kadar verilebilirse o kadar verilebiliyordu. Bu gerçeğin tersi yalnızca ideolojik bir seçim olarak savunulabilir. Medreselerde matematikten, tıptan söz ediliyordu, fıkıh eğitimiyle dine ve ibadete bağlı –soyutlama düzeyinde olmasa da– bir anlama ve kavrama eğitimi vardı, tıp eğitimi bilimsel olanın değil, alternatif tıbbın izini sürüyordu. 18. yüzyılda bir aşamadan söz edilebilir, artık mühendislik ve tıp eğitiminde daha ileri adımlar atılmaya başlanmıştı. Kısacası, Osmanlı’nın son döneminde tıp, mühendislik, hukuk alanlarındaki eğitim kurumlarının niteliği yükselmekle birlikte, gene de eğitimin modernleşmesinden söz edilemez.
Kimilerinin dilindedir ya, alfabe değişti, dil değişti, büyük bir kültürel kopuş yaşandı. Bir de bu içi boş savlar var. Nereden kopulmuş peki?
Bilindiği kadar, 1729-1830 yılları arasında –yani 101 yılda– matbaanın yaygınlaşmasıyla birlikte, yaklaşık 180 kitap basılmış, baskı adetleri de çok düşük. Aynı dönemde Batı’da basılan kitap sayısı yaklaşık 90.000. (Acaba arada niçin bu kadar inanılmaz bir uçurum var?) Ve Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yıllık dönemi boyunca yalnızca 536 kitap yazılıp basılmış ve bu kitapların büyük çoğunluğu dini kitaplar, devlet belgeleri vb.
Küçük bir karşılaştırma: Cumhuriyet döneminde, özellikle 1929’daki harf devriminden sonraki ilk on yılda (1929-1938) basılan kitap sayısı 16.063.
Bu sayılardan sonra, ah nerede o güzel yıllar, demek bağnaz bir körlük olmaz mı?

2002-2022 döneminde 19.708 köy okulunun kapısına kilit vuruldu.
Nereden Nereye Gelindi?
Okul eğitimi yirminci yüzyılın hemen öncesinde ve sonrasında burjuvazinin gereksinimleriyle birlikte yaygınlaştı ve bu, dünyayı tersyüz edecek kapitalizmin tipik göstergelerindendi. İşçilerin işe yarar olması için en az düzeyde eğitilmiş olması gerekiyordu ve özgür bireylere gerek vardı. Yeni dünya tasavvurlarının hep böyle niyetlerle kurgulandığı düşünülür düşünülmesine, gelin görün ki aynı yıllarda kapitalizm vahşi dönemini pervasız koşullar yaratarak, işçileri aileleriyle birlikte sefaletten sefalete sürükleyerek kanırtıyordu.
Okuldan önce ailenin olduğunu biliyoruz, insan önce anneye ve aileye bağımlı çocukluğunu yaşar ve orada terbiye edilir. Toplumbilimcilerin ve pedagogların insanın eğitiminin önce ve asıl olarak aile içinde verildiğine ilişkin düşünceleri ve verdikleri yüksek oranlar var ama bu savların da gerçeği tam yansıttığını düşünmüyorum. Kendi başına bir varlık olmaya başlayan çocuk, bebeklikten başlayarak gördüklerinden öğreniyor ve taklit o öğrenme sürecinin başlıca yaratıcısı. Bu doğru ama her durumda ve her çocuk için böyle olmuyor. Biz 1960’lardan hemen sonra öyle bir toplumsal hayat içinde yaşadık ki, sokağın en özgür olduğu o koşullarda bazen okul yaşamı, bazen arkadaş çevresi aileden daha büyük pay sahibi olmuştur.
Öte yandan, artık o geçmişteki sokaklar, öyle okullar kalmadı gibi. Çocuklar temel bilgi ve beceriden yoksun başlıyor okula. Doğru dürüst koşullar içinde büyümeye başlamış çocukları ayrı tutalım, onlar küçük bir azınlığı oluşturuyor. Çok büyük çoğunluk eksik başlıyor hayata. Aile ve okul öncesi dibi görülmeyen bir yoksulluğun içinde yaşanıyor, çocuklar iyi beslenemiyor, zihinsel gelişimleri duvarın dibine düşüyor. Oysa ailenin, yani ev hayatının olması gerektiği gibi olması, okul hayatının da olması gerektiği gibi olmasının önkoşuludur. Bütün sorun da ailenin o yetişmişlikte olamaması değil mi.
Kısacası, okul eğitiminin adeta büyük bir düş kırıklığı yaratacak kadar kötüleşmiş, değersizleştirilmiş olduğu bir dönem bu. Demek ki bu ülkeyi siyasal, toplumsal, kültürel gericiliğin elinden almak için verdiğimiz mücadeleyi her zamankinden daha kararlı sürdürmek zorundayız. Bunun için de neler yapacağımızı düşünmeye, araştırmaya, sonunda amacımızı derli toplu programlar biçiminde ortaya koymaya çalışmalıyız.
Şunu unutmayalım: 2002-2022 döneminde 19.708 köy okulunun kapısına kilit vuruldu. Bu, her türlü ahlakın dışına çıkılmış demektir. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 3.275.458 olan köy okullarına kayıtlı öğrenci sayısı, 2022 yılında 609.137’ye kadar geriledi. Bu da düpedüz korkunç bir gerçek. Peki okulsuz kalan o 2.666.321 çocuğa ne oldu? Herhalde köy imamlarının vicdanına bırakıldı.

Yoksul öğrencilerin üniversiteye girmesi nasıl önlenir…
Paraya Mahkûm Eğitim Barbarlığına Karşı Ne Yapılmalı?
Çocuklar mı… Eduardo Galeano bizim burada yaşadıklarımızı gene etkileyici sözlerle dile getiriyor: “Çocukların çocuk olma hakları günden güne reddediliyor. Bu hakla alay eden olaylar öğretilerini gündelik yaşama pay ediyor. Dünya zengin çocuklara sanki paraymış gibi davranıyor ki onlar da paranın davrandığı gibi davranmaya alışsınlar. Dünya yoksul çocuklara sanki çöpmüş gibi davranıyor ki onlar da çöpe dönüşsünler. Orta sınıftakileri, ne zengin ne de yoksul olan çocukları, onları televizyona bağlı tutuyor ki daha vakit erkenken tutsak yaşamı kader olarak kabul etsinler. Çocuk olmayı başaran çocuklar çok şanslı, çok büyülüler.”4
Bu ülke bu sözlerdeki acı gerçeğe çok yakın duruyor. Dahası da var: Üniversiteleri eğitim kurumları olmaktan çıkarıp ticarethanelere dönüştüren özel üniversitelerde akıl almaz ücretler, ilk ve orta öğretimde milyonlar ve milyonlar, devlet okullarında sürekli artan harçlar, paralı yemekhaneler… Onu buldukça aklına her zaman başvurduğum Anthony Giddens, buna benzer uygulamaların ahlaken adaletsiz olduğunu belirttikten sonra, “akıllı fakat yoksul öğrencilerin üniversiteye girmesini önleyerek toplumun geneline onulmaz zararlar verileceğini söylemişti”.5 Yapmak istedikleri tam da bu değil mi?
Peki bir sıçrama yapalım ve Friedrich Engels, “zorunlu ilkokul,” diyor, “her şeyden önce …. Matematik öğretir. Ama bu, bu okulda, gerçekten diferansiyel ve entegral hesap yapılacağı anlamına gelmez. Tersine. Daha çok tüm matematiğin yepyeni öğeleri öğretilecek ve bunlar, günlük ilkel matematiği olduğu denli yüksek matematiği de tohum olarak içereceklerdir.”6
Engels dolaylı olarak bir kavrama yeteneği, yani soyutlama yetisi geliştirmekten söz ediyor. Bizim öngörülerimiz ve ufkumuz Engels’inki gibi mi? Ya da onun bu sıra dışı heyecanı bugün yaşadığımız şu topluma, okullara ne anlatır?
Demek ki eğitim sisteminin şimdiki gibi, başından sonuna dek sınavları ve asıl olarak fen ve matematik öğrenimini öne çıkarması da insan yetiştirme konusunda yanlış bir anlayışa sürüklenildiğini gösteriyor. Başta edebiyat ve sanat eğitimi, sonra felsefe, toplumbilim, tarih alanlarına dönük olmak, bilgiyle birlikte çocuklara ve gençlere nitelikli bir düşünme biçimi, ezber yerine fikir oluşturma becerisi kazandırmanın öncelikli yoludur. Çünkü eğitim, ilerici bir bakış açısıyla toplumsal yararları gözetir.
Demek ki okulda çocuğa mutlak gerçeği öğretmek her şey değil, hatta hiç hoş değildir. Çocuklar gerçeğin ne olduğunu araştırmaya, denemeye, sorgulamaya, deney yapmaya, düş gücünü geliştirmeye çalışmalı.
Sözgelimi edebiyat, bilginin kesintisiz çoğaldığı bir alan oluşu yanında, taşıdığı bilginin değişmez, yok olmaz, yok edilemez oluşuyla apayrı alınmalı. Aynı zamanda bir toplumun en güçlü belleğidir edebiyat. O yazınca kimse silemez. Bilinir, Fransızlar, Fransa’nın tarihini bilmek için tarihçilerin yazdıklarından çok Balzac’ın romanlarını okumak gerekir, diyorsa nedeni bu. Edebiyat aynı zamanda başka hiçbir alanın sahip olamayacağı kadar yüksek bir soyutlama yetisinin kaynağı. Çocuklara okulda soyutlama yetisini kazandırmaya başlamak ne demek düşünebiliyor muyuz, o çocuklar neden sonra bireyliklerini erken kazanmaya, doğruyla yanlışı ayırmaya, sağlıklı kafalara ve kişiliklere sahip olmaya başlayacak. Bunun yolu önce, düşünmeyi, sorular sormayı ve sorgulamayı bir refleks olarak kazandıran yaratıcı metinler okumaktan geçer.
İnsan, çocukluktan başlayarak içinde yaşadığı toplumun/topluluğun ortalamasının her zaman üstüne çıkmayı, kendine özgü bir kişilik ve kimlik oluşturmayı amaçlar.
Jacques Ranciére –eğitim üstüne kafa yoran herkesin okuması gereken– o sıra dışı kitabı Cahil Hoca’da, çocuklar için benzer bir öğretim biçiminden söz ediyor. Kitaptaki Hoca, “lafzın yerine manayı, kitabın otoritesi yerine açıklamaların berraklığını geçirmeyi o kadar çok önemseyecektir. Her şeyden önce öğrencinin anlaması lazım…” diyor.7 Demek ki okulda çocuğa mutlak gerçeği öğretmek her şey değil, hatta hiç hoş değildir. Çocuklar gerçeğin ne olduğunu araştırmaya, denemeye, sorgulamaya, deney yapmaya, düş gücünü geliştirmeye çalışmalı. Jacques Ranciére’in Cahil Hocası, “kendi zekâsını oyun dışında bırakarak öğrencilerin zekâsının kitabın zekâsıyla boğuşmasına izin vermişti.”8 Güzel, yol gösterici sözler.

Müfredatı tersine çevirip, önce günümüz edebiyatından başlayıp 12. sınıfa doğru geçmiş edebiyata doğru gitmek gerekir.
Gerici Eğitim Rejimine Karşı Öneriler
Devletin neoliberal düzenle bütünleşmesi, özdeşleşmesi hayatın bütün alanlarını dönüştürmeye başladığı gibi, okul eğitimini de hayasızca etkiledi: Birincisi, okul büyük bir yalan üreticisine dönüştürülüyor –resmi ideoloji rezilliktir–; ikincisi, okul eğitiminin niteliği daha da, daha da düşürülerek bir öğütücü olarak insanların köleleştirilmesinin sağlam bir aracına dönüştürülüyor. Şimdi bu ülkede, gerek son kırk yıldan, özellikle son yirmi yıldan beri okul eğitiminin, ilköğretimden üniversiteye kadar ne hale getirildiğine bakınca, olup biten tam da bu değil mi?
Eleştirirken ne istiyoruz… Okulda bir yandan gerici ve dinci ideolojilerin yaygınlaştırılmasına karşı çıkarken nasıl bir eğitim istiyoruz başlığının altını doldurmak gerekiyor. Sosyalistler kapitalist devletin ağzını sulandıran okul eğitimi için, demokratik ve eşit eğitim gerçeğini ayrıntılı biçimde çalışıp bir program ortaya koymalı, sonra o programın adım adım gerçekleştirilmesi için çalışmalı. Bu ülkede Milli Eğitim Bakanlığı’na el koymaya çalışanlar her zaman faşizan ve gerici partiler ve anlayışlar olmuştur. Çünkü eğitim sistemi –sağlık sistemiyle birlikte– ülkedeki en yaygın kurum, yani örgütlenme ağına sahiptir ve devletin hegemonya alanlarının atardamarlarından birini oluşturur.
Sosyalistler eğer bir belediye yönetimini kazanmışsa, orada yapacakları ilk işler arasında, okul öncesi ve ilköğretim başta olmak üzere, okul çocuklarını ve eğitimi destekleme görevleri olduğunu düşünmeli, iş planlarında buna öncelik vermeli.
- Sonunda okul bir hakikat üreticisi olarak tasarlanmalı. Demek ki okul eğitimi neoliberalizmin niteliksizlik üreten zoru karşısında, bir gelecek tasarımı olarak gerçeklik bulabilir.
- Dünyanın her yerinde benzer sorunlar var: ekonomik krizler, bölüşüm sorunu, yoksullaştıkça yoksullaşmak Okyanus ötesinden Uzakdoğu’ya kadar her yerde temel sorun. Bu ülkede katmerlisi yaşanıyor. Dolayısıyla okulun hakikat üreticisi olarak yeniden kuruluşu, ancak bir hayal olmanın çok ötesinde düşündüğümüz gelecek tasarımıyla birlikte gerçekleşecek. Sosyalizmin hayatın içinde bir gerçek olarak yaşandığı ülkelerde okul eğitimi her zaman toplumu bulunduğu yerden ayağa kaldırmış, toplumun ortasına çekilen çizgiyi yukarı çıkarmıştır.
- Okulu, eğitimi ve öğretimi maddi olarak desteklemek ailelerden beklenemez. Devletin zorunlulukları yanı sıra, belediyeler de bulundukları her yerde okulları destekleme görevi olduğunu unutmamalı. Sosyalistler eğer bir belediye yönetimini kazanmışsa, orada yapacakları ilk işler arasında, okul öncesi ve ilköğretim başta olmak üzere, okul çocuklarını ve eğitimi destekleme görevleri olduğunu düşünmeli, iş planlarında buna öncelik vermeli.
- Eğitimle ilgili konuşulması gereken en önemli sorunlardan biri de, hatta öğrencilerden de önce, öğretmen eğitimi. Temel eğitim öğretmenlerini yetiştiren okulların nasıl niteliksizleştirildiğine bakınca, yeni bir rejim inşa etmek isteyen siyasal iktidarın, kolay yönetilebilir bir toplum yaratmak için, eğitim sistemini dinci-gerici müfredatla, nitelikli olanı sistemden tasfiye ederek bir eğitim rejimi yaratmaya çalıştığı görülüyor. Sonunda ülkeyi getirdikleri yerde bugün, öğretmen olmak için üniversiteye başvuranların sadece onda birinin öğretmenlik hakkını elde edebildiği de düşünülürse…
- Öğretmen yetiştiren okulların diplomasını alan öğretmenlerin insan yetiştirmek gibi olağanüstü bir görevi yükleneceğini düşününce, gelecek toplum eğitiminde öğretmenlerin tümünün pedagoji eğitimi almış, hatta yüksek lisans yapmış olması da aranmalı. Eğitimde birinci amaç, çocukların bağımsız düşünmeyi öğrenmesi, yani düşünme biçimini geliştirmektir. Eğitimi insan eğitimi olarak gören, öğrencileri ve gençleri her şeyi bilmek zorunda kişiler gibi görmek yerine, onlara düşünmeyi, soru sormayı, sorgulamayı öğreten, kendisinin de onlarla birlikte öğrenmesi gerektiğini bilen öğretmen. Bu gerici rejim anlayışı bu öğretmen kimliğini yok etmeye çalışıyorsa gelecek tasarımımız bunu da tersine çevirmeyi amaçlayacak.
- Demek ki tek bir öğrencinin bulunduğu köylerde bile, kapanan bütün okulların açılması çok önemli. Çocukların okula ulaşamadığı köy kalmamalı. Okulların fiziksel koşulları iyileştirilmeli, çocukların hijyen koşullarına özen gösterilmeli, çocuklar kitapla buluşturulmalı, gerekli donanım sağlanmalı. Köylerde çalışan öğretmenlerin ders ücretleri artırılmalı. Köy okullarına kayıtlı ders araç gereçleriyle okul giysileri devlet tarafından karşılanmalı. Okul çocuklarına her gün bir öğün parasız yemek verilmeli. İlkokulu köylerde tamamlayan öğrencilerin ortaokul ve liseye girişlerinde yönetmeliklerle pozitif ayrımcılık sağlanmalı.
- İlköğretimde not uygulaması esnetilebilir, hatta kaldırılabilir de. Ama insan yetiştirmeyi amaçlayan öğretim biçiminde kitaba bağlı okuma ve yorumlamanın önemini sık sık yinelemeliyiz. Son yıllarda eğitim sistemlerinin başarısına bakılarak örnek gösterilen Finlandiya, İsveç gibi ülkelerde ilköğretimde ders yapma biçiminin ve kitaptan uzaklaşmanın olumsuz sonuçları görülünce, sokağın, iş yapmanın, anlatılanı dinleme odaklı öğretimin yanı sıra, yeniden kitaba ve dersliğe dönüş kararları alınmış olması da bu görüşümüzü doğruluyor.
- Nitelikli öğretim tarzı içinde sınavların belirleyici bir yeri olmadığını bir kez daha söylemeye gerek yok. Üstelik bizde her düzeydeki sınav sorularına bakınca –görmeyenlerin o düzeysizliğe mutlaka bakmasını öneririm–, o sınavlarla öğrenci seçmek düpedüz ahlak dışıdır.
- Ortaöğretimde yapılacak ilk iş müfredatın öncelikle ele alınması. Örnekse, edebiyat öğretiminde ders kitapları Eski Türk Edebiyatından ve ardından gelen Divan Edebiyatından başlamamalı. Müfredatı tersine çevirip, önce günümüz edebiyatından başlayıp 12. sınıfa doğru geçmiş edebiyata doğru gitmek gerekir. Bunun ne denli dönüştürücü sonuçları olacağı bana kalırsa kuşkusuz. Böylece öğrenci önce kendi diline, dünyasına, kültürüne yakın olanları okudukça edebiyatla daha yakından ilişki kurmaya başlayacaktır. Bunun için de edebiyat ders kitapları asıl olarak nitelikli, örnek metinlerden oluşmalı ve öğrenciyi yorumlama ediminde özgür bırakacak biçimde hazırlanmalı.
- Demek ki öğretmen de anlama, anlamlandırma, yorumlama ediminde öğrenciyi özgür bırakmaya hazır bir bilgi ve bilinç düzeyinde olmalı. Öğretmenin kendi bilgisini öğrencilere dayatmak yerine, kendisi de öğrencilerden öğrenen bir anlayışa sahip olması… Zor ama bizim gelecekteki eğitim sistemimiz içinde olması gereken öğretmenlik anlayışı bu olmalı. Kaldı ki okulun amacı nedir: Çocukların ve gençlerin eleştirel akla sahip olması, bilişsel yetilerinin geliştirilmesi, soyutlama edimini geliştirerek kendilerine özgü düşünme biçimi kazandırmak. Demek ki okul eğitimini müfredatın otoritesinden kurtarmamız gerekiyor.
- Buna bağlı olarak ders kitapları üstüne çalışmalıyız. Edebiyattan başlayıp felsefeye, tarihe, sonra fen kitaplarına doğru. Bu konularda yapılan çalışmalardan da elbette yararlanarak. Demek ki ders kitaplarını bugüne dek olduğundan çok daha fazla ciddiye almamız gerekiyor. Sorunu sıcak tutmak için sık sık tartışılmalı, uzman eğitimciler ve yazarlarla resmi ders kitaplarının seçenekleri hazırlanmalı, bu konularda araştırarak, yazarak katkıda bulunmalı.
- Nitelikli okuma öğretimi yanı sıra, yazma derslerinin de ağırlık taşıması gerekir. Öğrencilere sık sık deneme, öykü vb. türden metinler yazdırılmalı, yazılanlara not verilmemeli. Not verilmeye başlandığı zaman yazılanların düzeyinin düştüğü görülür. Hemen deneyebiliriz.
Ülkeyi göz göre göre yakıp kül etmeye çalışanların pervasızlığı karşısında bunları söylemek hayal gibi mi? Önümüzde acil olarak aşılması gereken büyük engeller varken bunlar gerçekçi hedefler mi?
Eğitim devletin en önemli ideolojik hegemonya alanlarından. Toplumun bütününü yakından ilgilendiriyor. Devlet ne kadar gericileşirse eğitimi de o kadar gericileştirmek için müdahale eder. Bu her zaman böyle olur. Yani eğitim önemli bir çatışma alanı. Demek ki okul eğitimi bizim de en önemli stratejik çalışma alanlarımızdan. Bugüne dek işe yaramaz olduğu görülmüş, hiçbir halkın derdine çare olamamış geleneksel temsili demokrasinin yerine, adım adım kurmaya çalışacağımız yeni demokrasi programının önemli parçalarından biri olarak, okul eğitimini önemle ele almalıyız.
