Kültür Endüstrisi Hayatı Nasıl Aşındırıyor?

Düşünsel bakımdan ezilmekten kurtulmaya çalışan halkın yoksullukla sindirilmeye çalışıldığı yerde, adeta örtük bir savaş halinde, her şeyin boşuna olduğu duygusu içinde yaşayan insanların kendileri için taşıdığı umutlar tükenmenin eşiğindeyken hayatın, dolayısıyla insan olarak bu hayatta var olmanın boşunalığı düşüncesi güçlenirken kültürün çöküntüye uğramaya başlaması kaçınılmaz olur.

Kültürün aslında ne olduğunu anlatmak için insanın bir topluma dönüşme sürecinde neleri kendine mal edip nelerden yararlanmaya başladığını irdeleyince geçmişe giden zaman tüneline girmeye gerek yok.

Biz şu anda son vahşi döneminde kapitalizmin hayatın neresine değerse orada kültürü kültür olmaktan çıkarmaya başladığından, rezil etmeye çalıştığından, Okyanus ötesinde gitgide tırmanan ahlak yoksunluğunun bu yakayı nasıl etkilediğinden, ne yazık ki Avrupa’nın yok oluş sürecine girdiğinden ve nerede neofaşist, islamofaşist, popülist, otoriter yönetimler varsa oralarda topyekûn gericilikle anlatabileceğimiz bir kütür yıkımından söz ediyorsak, uyumadan önce ve uyandıktan sonra her gün en az iki kere düşünmek zorundayız: Yüzlerce yıl boyunca yaratılmış muazzam kültür  birikiminin sahibi olarak biz, bir kültür savaşının içindeyiz ve bu savaşta kazandıklarımızın hiçbirini kaybedemeyiz.

Kapitalizm çamura bulanmış krizlerinden çıkıp kendini yıkamak için düpedüz tüketimi kışkırtmak zorunda kalırken ucuz tüketim sanatını çoktandır çoğalttığı gibi, nitelikli sanatı da kullanım değeriyle tartılacak bir üretim alanına dönüştürmeye çalışıyor. Kestirmeden girelim, has romancının kitapları da verili piyasanın içinde dolaşıma girmek zorunda, hangi piyasaya: örnekse Paulo Coelho’nun malum Simyacı (1988) romanının bugüne dek dünyada en çok satılan romanlar arasında 17. sırada olduğu, 85 milyon adet satıldığı piyasa. Gerçekten dile kolay. Recep İvedik filmlerinin milyonlarca izleyiciye ulaştığı yerde yüksek sanat filmleri de aynı koşullarda izleyici bulmaya çalışacak, sonunda Recep İvedik ile örnekse Abluka da birbirine benzemiyor elbette.

Kapitalizmin unutulmaya yüz tutmuş liberal dünyasından çıkıp neoliberal cehennemi içine girdiğimiz şu hayatta, iyi bir roman ya da iyi bir film, sonunda haklı olarak daha çok kişiye ulaşmak, yani tüketim kanallarını açmak için kültür endüstrisine ucundan ya da göbeğinden bağlanacak, ışıl ışıl sokaklardan belki çer çöp yığınına itilecek. Orada da yaşamak var elbette.

Zaman şimdilik solgun bir hayatın içinde ilerliyor. Artık okurun ya da izleyicinin isteklerinin nereye yöneleceği yalnızca kendisine bağlı değil, artık kısıtlar ve beklenti yaratma piyasası var. Bazen bizim içine sızabileceklerimizin ötesinde, ışıksız odalarda kim bilir kaç kurgucunun çalıştığı bir düşünce düzeneği bu. Biz kendi mahallemizi korumaya çalışırken öte yakada gitgide yükselen gürültü uykumu kaçırıyor.

Halatın iki ucunda kim güçlüyse karşı taraftakileri sürekli kendi yanına çekmeye başlar, ayakta kalanlar çoğunluğu oluşturur.

Tüketim kültürüne bazen istemeden kapılırsın, bazen suç ortaklığı yaparak. Bir hegemonya tartışmasından, yani iki karşıt kültür arasındaki savaştan söz ediliyorsa, ona odaklanacağımız yer burası olmalı.

1980’de kuruculuk koşullarını hazırlamayı 12 Eylül’ün üstlendiği neoliberalizmin koca bir kaya gibi yolumuzun üstüne konması ve hem toplumun bütün ilerici güçlerinin şiddetle bastırılması hem de ekonomik ve toplumsal hayatın esir alınması yeni bir kültürün toplumun içine işlemesini sağlıyordu. Ben ona şimdiki zamanların kültürü diyorum ama bu tamlama sanırım naif kalıyor ve onun sevimsiz tam adı piyasa kültürü olmalı, yani tüketim kültürünün doğadan kötücül ve yozlaştırıcı etkisini kullanan kültür.

Son kırk yıl içinde neoliberal saldırganlığın değişime uğrattığı kültür, elbette her şeyin aslını bozmaya çalışır. Ağır ağır ilerlerken içine girmekte sakınca görmediğiniz piyasa kültürü sonra adım adım sizi anaforun içine çeker. Böyle de olmaya başlamadı mı?

Tüketim kültürüne bazen istemeden kapılırsın, bazen suç ortaklığı yaparak. Bir hegemonya tartışmasından, yani iki karşıt kültür arasındaki savaştan söz ediliyorsa, ona odaklanacağımız yer burası olmalı. Artık orada halatın iki ucunda kim güçlüyse karşı taraftakileri sürekli kendi yanına çekmeye başlar, ayakta kalanlar çoğunluğu oluşturur.

Son çeyrek yüzyılda televizyon dizileri apayrı bir sektöre dönüştürüldü; orada dizinin içeriği önce yayınlandığı medyanın taleplerine göre ayarlanmaya başladı; sinema iktidarın ideolojisiyle uyumlu olduğu sürece desteklendi; popüler müziğin önüne açılan alanlar gene gücü elinde bulunduranlara göre belirlendi. AKP iktidarının başlangıçta bunları bilerek ve anlayarak yapmadığından kuşkum yok ama aradan geçen uzun yılların onu değiştirdiği, giderek daha deneyimli bir güç odağına dönüştürdüğü de belli. Onların bütün amacı kültür ürünlerinin baştan tasarladıkları düzene uyumlu metalara dönüştürülmesiydi. Arkasına medyanın ezici çoğunluğunu ve sermayenin gücünü de alınca onunla baş etmek elbette zorlaşacaktı. Kültür endüstrisi başka nasıl oluşturulabilirdi, öyle de oldu.

Evet, bu açıkça ilan edilmemiş bir hegemonya, dolayısıyla etki alanlarını büyütme savaşıydı ve kapitalizmin bütün dünyada, özellikle Batı’da yürütülen ideolojik vur kaçların parçası olacaktı.

Her zaman vurgusunu yapmak istediğim: Kültür endüstrisinin en son etkileyeceği alan bana kalırsa edebiyattır. Çünkü sözü yakalayamazsın, ona hükmetmek en zorudur, yaratıldığı dört duvar arasında sen yoksun.

Gelgelelim artık sosyal medyanın varlığı, geçen edebiyat kuşaklarıyla, dolayısıyla edebiyatımızın birikimiyle araya bir belirsizlik örtüsü çekilmesine, edebiyat ile piyasa arasında önceden pek de bilinmeyen bir ilişki ağı kurulmasına yol açtı. Bunun en belirgin göstergesi, artık yazarın da yayıncının da okurun da eleştiri beklentisinin kalmaması. Gerçekten böyle mi? Tersini hissetmek bile zor. Bunun sonuçlarını durup düşünelim.

Medyanın ve sosyal medyanın kendiliğinden açtığı alanlarda önceden sahip olunması düşünülmeyen yeni değerler tanımlanıyor.

Önce gücü, sonra muhalif kimliği erozyona uğramaya başlamışsa orada edebiyat güçlü bir özne olmaktan çıkmaya, hatta kültür endüstrisinin nesnesi olmaya başlar. Bizim edebiyatımız böyle mi oldu? Elbette öyle olmadı ama bir değer yitimine uğradıysa bunun nedenlerini –ve sonuçlarını– düşünmek gerekir.

Asıl amaç neydi: Nitelikli kültür yerine geçen bir kitle kültürü yaratmak. Bunda epeyce yol alındığını kabul edebiliriz. Adı öyle konmasa da postmodernizmin yapmak istediği de budur ve bu yapılmaktadır. Böylece sanatçıya, yazara yeni yaşam alanları yaratılıyor ve ortalama öne çıkarılıyor. Medyanın ve sosyal medyanın kendiliğinden açtığı alanlarda önceden sahip olunması düşünülmeyen yeni ölçütler ve değerler tanımlanıyor. Kültür üreticisi bu yeni dünyanın parçasına dönüşürken kültür ürünlerinin alımlayıcıları, okurlar, izleyiciler, dinleyiciler bir yandan parçası olmadıkları sanatı artık anlayabileceklerini, paylaşabileceklerini görürken öbür yandan kendilerinin de pekâlâ üretici olabileceği bir düzeyle karşılaşıyor. Ve bunlar soyut bir dünyada yaşanmıyor: arkada bir sistem var. Orada bu toplumun parçası olan insanlar –bireyler– kendilerine yeni kimlikler edinebilecekleri alanlar buluyor. Peki orada kimliklerini kendileri mi üretiyor, yoksa kimlikleri onlara sistemin, piyasa kültürünün istediği gibi mi giydiriliyor? Yanıtı düşünülebilir ama orada artık sanatla ilişki kurmak kolaylaşmış, hatta sanat sanat olmaktan çıkarılmaya başlanmıştır. Kaldırım taşının galeride sergilendiğinde sanat sayıldığı bir kültür, yalanı gerçek olarak benimsetmek isteyenlerin işine gelmektedir.

Katı bir gerçeklikten mi söz ediyorum ya da onu kurguluyor muyum acaba diye de bir an düşünüyorum. Öte yandan, insanların kültür ürünleriyle, sanatla ilişkisinin kolaylaşmaya başlaması niçin olumsuz olsun, da denebilir. Aradaki farkı görmek zor olmasa.

Sanata erişimin kolaylaştırılmasından söz ediyorsak, hem onun araçlarının topluma mal edilmesinden söz ediyoruz –bugün bu ülkede bu araçların, sinemanın, tiyatronun, kütüphanelerin, kültür alanlarının çoğaldığından değil, azaldığından söz edilebilir– hem de nitelikli kültürün öne çıkarılmasından ve onunla ilişki kurmanın yollarının yaratılmasından.

Öte yandan şunun da yeri burası: Eğitimin niteliği yükseltilmeden nitelikli kültür üretiminden de nitelikli kültüre erişimin toplumsallaştırılmasından da söz edilemez. Şimdi egemen kılınmaya çalışılan kültür ideolojisi, kültür erişimini kısıtladığı, eğitimi dibe vurdurduğu için, onun kültürü toplumsallaştırabileceğinden söz edilemez.

Öte yandan iktidar gücünün bir kültür kurgusu tasarladığı görülüyor. Başlangıçta el yordamıyla yapmak istediklerini artık düşüne taşına yürütüyorlar. Orada kendinden olmayanı hem yabancı gösterme ve yok sayma hem baskı altına alma düzenekleri işliyor: üretim yollarını kısıtlama, işsiz bırakma, gerekirse yargı sopası.

Milyonların izlediği televizyonlar ve okuduğu gazeteler tek sesli olduysa Goebbels’vari propagandanın gereklerindendir.

Bu tehlikeli sürecin içinde her şey kabalıkla halledilmez. Postmodernizmin gerçekliği ve işlevi bu. Yüksek demek yerine nitelikli diyelim, o nitelikli kültür bütün verimiyle birlikte aşağı çekilirken niteliksiz olanla bir yerde eşitlenmeye çalışılır. Bu aşamada bir yanılsama her şeyin üstüne gri bir örtü çeker ve denir ki: Kültür, sanat, edebiyat halka mal oluyor, dolayısıyla demokratik bir değişim yaşanıyor. İşte o değişim denen şey hayatın bütün alanlarının artık kültür endüstrisiyle kuşatılmaya, acı söz ama, şeyleşmeye başlamasıdır. Bana kalırsa bu aşamaya geliş, bir toplumun geleceği için gerçek bir dramdır.

Nesnel olgulara dayanıyor olsa da bir soyutlama yaptığımın farkındayım. O zaman somutlayarak soralım: Bu ülkede aradan geçen kırk beş yılın, bu arada son bir çeyrek yüzyıl içinde daha da derinleştirilen bu sürecin neresindeyiz? Nitelikli kültür dünyamız (doğadan ilericidir o) bir trajedi yaşamadı ama dramatik bir tutunma, korunma, arada küçük mevziler kazanma uğraşı içindeyiz.

Adorno’nun en sevdiğim sözlerinden, sevimsiz bir durumu anlatıyor: “Günümüzde kültür her şeye benzerlik bulaştırır.” AKP’nin bu hegemonya çatışması içindeki kazanımlarından söz edildiğinde hemen medyayı ele geçirerek pompaladığı kültür örnek verilir. Neredeyse birörneklikten aldığı donanımla insanların beynini uyuşturan televizyon dizileri, uyduruk tarih filmleri ve dizileri, hayal satan yarışma programları, insan onurunu çiğneyen sabah programları, kırk yıldır değişmeyen eğlence programları, bu arada elbette ana akım medya, kendilerine verilmiş manşeti aynı gün hep birlikte kullanmaktan utanmayan gazeteler, büyük fonlanan dijital medya devletin sınırsız olanaklarıyla kurdukları bağlarla adeta bir ağ örmüş durumda.

Medyayı ele geçirmek, gerçekliği eline geçirmek demekti. Bu güç elbette toplumu etkilemekte, toplam kültürü değiştirmektedir.

Ve bütün bunları yapabilmek için –adını öyle koyalım– para gerekir, ölçüyü kontrol ederek bir yerlere gider o para. Öte yanda bu çarkın içine girmeyen kültür ve sanat insanları adım adım kurulan düzende yabancı statüsüne sokulur.

Milyonların izlediği televizyonlar ve okuduğu gazeteler tek sesli olduysa bunun düpedüz Goebbels’vari propagandanın gereklerinden olduğu öğrenilmiştir. Toplumun yarısından daha büyük bir bölümü gerçeğin gerçekten ne olduğunu anlayamayacağı bir perdenin önünde durakalmıştır. AKP iktidarı böylece medyayı kontrol ederek gerçeğe hükmetmeye çalışıyor. Medyayı ele geçirmek, gerçekliği eline geçirmek demekti. Bu güç elbette toplumu etkilemekte, toplam kültürü değiştirmektedir. Üstelik böylece gerçekle yalanın belirsizleştirildiği bir güvensizlik ortamı yaratılır ki bu yalnızca yönetenlerin işine yarar. Artık hakikat arayışı zorlaşmıştır. Bu bir hegemonya savaşı değil miydi.

AKP 2002’de seçimi kazanmış bir hükümet olmanın çok ötesine geçti, birkaç dönüm noktasını ustalıkla kullanarak devleti de ele geçirmiş bir iktidar kurdu, dolayısıyla aradığı kültürün hegemonyasına da zorunluydu.

Peki içine oturacakları bir kültür birikimini devralabildiler mi: Sözgelimi yokluktan önemli şair sıfatı verilen Necip Fazıl ile ne kadar barışıktı siyasal İslamcılar, onu tanıyorlar mıydı, kolayca ırkçılığa sıçramış İsmet Özel var mıydı o birikimin içinde, otoriteden uzak durmaya çalışmış Sezai Karakoç onlara gerçekten yakın mıydı, uzanamadıkları Tarık Buğra’dan söz etmiyorum, ne vardı AKP’nin yaratmaya çalıştığı kültürün ardında… Nasıl bir kültür yaratmaya çalışıyordu, kendisi biliyor muydu, Osmanlıcı mı, İslamcı mı, sağcı mı, muhafazakâr mı, faşizan mı…

Kültürün sanat kültüründen çok daha kapsamlı bir alanı kuşattığını biliyoruz, örnekse kent kültürü belki de bizim ona verdiğimiz değerden fazlasıyla siyasal iktidarın egemenlik kurmaya çalıştığı alan. Gezi Direnişi’nin kalkış noktası. Elbette pek çok meslekten uzmanımız kent kültürü için de teyakkuz halinde duruyor. Ama somut müdahalede yeterli olduğumuzu söyleyemeyiz. Sivil bir hak olarak bu müdahaleyi yapma ehliyetimiz var ama nesnel koşullarımız yeterince yok. Kentsel dönüşüm zoruyla birlikte büyük şehirlerin önemli mekânları kenti kent yapan alanlar geleneksel hallerinden çıkarılıyor, yüksek binalar, gökdelenler, TOKİ konutlarıyla, iş merkezleriyle donatılıyor, bu arada oraların sakinlerinden alınıp demografik bir dönüşüm de yaratılıyor. Önemli mi önemli.

Artık dünyada hemen hiç kimse bir başına kalmıyor, hatta bir başına kalmasına izin verilmiyor da denebilir. Hayatımıza girdiği o ilk günleri yaşayanlar İnternetin başlangıçta yadırgandığını da hatırlar. Sonra onun hayatımızı değiştirmeye başladığını gördük, sonra medyanın üçüncü büyük iktidar odağı olarak insana düşmanlık ettiği yerde sosyal medyanın demokratik bir dünya olarak yaşanabileceğini düşündük.

Sosyal medya ortalamanın alkış sahnesi. Burada edebiyat ve sanat daha çok kişinin ilgi alanına girer ve daha çok üretilirken yapılanların niteliğini yukarıya çekmek olanaksızlaşıyor.

Gelgelelim sosyal medyanın iki yüzü vardı. İlkinde kuşkusuz milyonlarca insanın söz söyleme özgürlüğünü kullandığı bir alan, öbüründe dünyada ne kadar olumsuzluk yaşanıyorsa onların ucundan ya da içinden parçası olmuş dev şirketler. Google, Facebook, Twitter, Spotify ya da öbürlerinin arkadaki çirkin yüzü. Bugün kültür endüstrisi onlarla birlikte oluşuyor, onların insan-aldatan algoritmalarına mahkûm edilmeye çalışılıyor. Bu yeni medya günlük hayatımızın parçası olurken siyasal hayata de etki edecek güce sahip. Her şeyden önce, insan davranışına, düşünme biçimine etkilerini düşününce… Örnekse, Bill Gates’in geliri bütün Amerikan hane halklarının en altındaki yüzde 45’inin gelirinden fazla. Gene Gates’in geliri, Orta Amerika ülkelerinin –Nikaragua, Guatemala, El Salvador, Panama, Honduras, Belize’nin– ve Jamaika ile Bolivya’nın toplamının gayri safi hasılasından fazla.

Sonuçları ortada. Dahası sosyal medya aygıtları kültürün bütün olumlu değerlerini bozuştururken sanatı sürekli aşağı çekmenin manivelası işlevini görüyor. Görüyor mu, diye soralım kendimize, biz ne görüyoruz. Sosyal medya ortalamanın alkış sahnesi. Burada edebiyat ve sanat daha çok kişinin ilgi alanına girer ve daha çok üretilirken yapılanların niteliğini yukarıya çekmek olanaksızlaşıyor.

Sonunda kültür ile bellek arasında doğrusal bir ilişki var. Belleksiz bir toplum varsayımı, o toplumun kültür zincirinin bir halkasında kalakaldığını gösterir mi? Toplumların gelişmesi belleklerini korumakla olası. Belleğini yitirmiş ya da onu kullanamayan bir toplum kolayca savrulmaya başlar. Demek ki toplumsal belleği, kültürü içine alan bir dünya olarak düşünmeliyiz. Dünyada büyük bir hızla kaybolan kültürlere bakılırsa hiç de az değiller. Ve onların yok oluş süreci her şeyden önce dile bağlı. Dilsiz bir toplum düşünülemeyeceğine göre… Bazen düşünüyorum: 1920’lerin başında ülke nüfusunun yüzde 20’sinden fazlası Hıristiyanmış. Sözgelimi Ermeni, Rum, Süryani kültürleri aynıyla korunup gelseydi bugüne, biz acaba nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk. Üzücü bir projeksiyon. Bu arada dünyada pek çok yerel dil korunamadı, kayboldu, bunda politik gericiliğin, farklı kültürlere düşmanlığın payı büyük. Bu ülkede de üç dil bütün bütüne kayboldu: Karamanlıca, Mlahso, Ubıhça. On beş dil de tehlikede: Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Çingene dilleri, Süryaniceye benzeyen Suret, Batı Ermenicesi, Gagavuzca, Ladino, Turoyo, Hertevin (bu bilgiye ulaştığım günden sonra bunlardan kaybolan var mı, ona da ayrıca bakılmalı).

Düşünsel bakımdan ezilmekten kurtulmaya çalışan halkın yoksullukla sindirilmeye çalışıldığı yerde, adeta örtük bir savaş halinde, her şeyin boşuna olduğu duygusu içinde yaşayan insanların kendileri için taşıdığı umutlar tükenmenin eşiğindeyken hayatın, dolayısıyla insan olarak bu hayatta var olmanın boşunalığı düşüncesi güçlenirken kültürün çöküntüye uğramaya başlaması kaçınılmaz olur.

Bu arada denebilir ki sonunda aynı toplumun içinden çıkıyoruz, o zaman içinden çıktığımız toplumun kültürü herkesi bir araya getirmeyecek mi? Her kültür bir topluluğa karşılık gelir, dolayısıyla o topluluğun kültüründe eştürdenlik aranır belki ama bugünün dünyasında toplumların eştürden kültürlere sahip olduklarının belki de tek bir örneği kalmamıştır. Dolayısıyla zaman zaman öne çıkarılan ortak kültür önermesi popülist iktidarların ideolojisidir ve düpedüz sakıncalıdır. Farklılıkları ortadan kaldırmak ya da üstünü örtmek, otoriter yönetimlerce savunulan ulus-devlet tasarımına bağlıdır.

Kesintisiz bir değişim içinde yaşayan kültürün eskiyen yanları erimeye başlarken var oluş biçimini yadsıyarak kendini yenileyen yaşamayı sürdürecekse, hegemonya savaşı da bu köprüden geçecek.

Evet, aynı toplumun içine doğmuş görünüyoruz ama bu da bir yanılsama, oysa aynı toplumun içinde farklı kültürlerin içinden geliyoruz. Bilişsel donanımımız, insan olarak her düzeydeki etkinliklerimiz bizi başkalarından ayırıyor. Yüzyıllar önceki hayatı yaşamıyoruz. Artık her topluluğun kendi kültürü var ve onu yaşatmak için bazı zorunlu araçlara, maddi dayanaklara sahip olmak isteniyor. Sorun da bunlara sahip olma ayrıcalığının bir yerlere devlet tarafından ölçüsüzce tanınırken başka yerlerde baskı altına alınması. Hegemonyanın araçları ve maddi dayanakları olmalı. Siyasal iktidarın üstelik bütün devlet olanaklarını kullandığı yerde, kültür çatışması başka bir boyut kazanır. Şimdi burada yaşanan da bu. Kesintisiz bir değişim içinde yaşayan kültürün eskiyen yanları erimeye başlarken var oluş biçimini yadsıyarak kendini yenileyen yaşamayı sürdürecekse, hegemonya savaşı da bu köprüden geçecek. Dolayısıyla AKP’nin kültürel hegemonyasının yüzü geçmişe dönüktür, kazandığı mevzilerin kalıcı olması mümkün değildir de diyebiliriz. Kuşaklar üst üste geldikçe eskimeye yüz tutmuş kültürü sürgit yaşatamazsınız. Nitelikli kültür dünyamız rengârenk kıvılcımlar saçmaya devam ediyor.