Kültürel İktidar Mümkün müdür, Marifet midir?
Kültürel iktidar olgusu AKP iktidarı dolayımıyla uzun zamandır tartışılan, şu ya da bu vesileyle gündeme gelen-getirilen bir konu. AKP kültürel iktidarını inşa etmeye çalışıyor mu, bunun için ne yapıyor, karşısında direnç var mı, varsa cirmi ne kadar, iktidar başardı mı, başarabilir mi? Biraz deneyim, biraz tespit, biraz varsayım, bolca endişe içeren sorular. Endişeye telaş eşlik ediyor. İki taraflı bir telaş. İktidar kültürel iktidarını kuramama, muhalifler ise kaybetme endişesi yaşıyor. Muhalifler, söz konusu iktidara sahip oldukları iddiasındalar ki, bana kalırsa hem doğru hem de eksik ve sorunlu bir iddia bu.
Semih (Gümüş) Hoca bana okuduğunuz dosya için yazıp yazamayacağımı sorduğunda tereddüt ederek kabul ettim. Tereddütümün birkaç nedeni vardı. Öncelikle, çok boyutlu, dalı budağı ayrı derinlik gerektiren bir alan. ‘Kültür’ kavramı gündelik yaşamda kullanılageldiği kadar esnek, her tartışmanın ya da zihniyetin şeklini alabilecek bir sözcük değil. Buna mukabil, bu kadar çok sarf edildiğine göre, demek ki kullanışlı, anlatmayı ve anlamayı kolaylaştırıcı bir yanı da var. İkinci tereddütüm, kendimi tekrarlama endişesiydi. Ayının kırk türküsü varmış, kırkı da ahlat üstüne; kültürel konularda yazıp çizdiklerim genellikle büyüdüğüm kenar mahallenin alışkanlıkları ve oradaki dindar-muhafazakâr insanların yaşam tarzları, tepkileri, düşünceleri üzerineydi. Çünkü ikiye bölünmüş bir hayatım oldu, bir yarısı mütedeyyin diğer yarısı sol mahallede geçen. İkisinin de katı, sıvı ve gaz hallerine tanıklık ettim. Bu bir avantaj mıdır, bilmiyorum. Ölçüp biçerek verdiğim kararların sonucu değildi, biri için yapabileceğim bir şey yoktu, diğerini ben seçtim. Seçimlerimiz ne ölçüde seçimdir, bu başka mesele. İkisinden de şikâyetçi olmadım. Görmenin, temas etmenin çok önemli olduğunu düşündüğüm için, evet, ikili yaşantının bazı yararları oldu sanırım.
2018-19 civarlarında Gazete Duvar’da yoksul kenar mahalle dindarlığı üzerine yazılar kaleme aldım. Yalnızca kişisel deneyim ve gözlemlerden çıkan, iddialı sözlerden kaçınan yazılardı. Bir muhitin yaşama nasıl baktığını anlatmaya çalıştım. Bu yıllarda kültür mücadelesine farklı açılardan değinen kitaplar arka arkaya yayınlanıyordu. Beğendiğim ve tanıtım yazısı yazdığım çalışmalardan biri 2022’de İletişim Yayınları’ndan çıkan, İrfan Özet’in “İzmir Duvarı: Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı” kitabıydı. Bir diğeri, 2024 yılında yine İletişim’den, Tuğba Tekerek’in “Taşra Üniversiteleri” başlıklı sarsıcı çalışması. Gazete yazılarında betimlemeye çalıştığım muhafazakâr yurttaşın, uzun süre laik-sol cenahın kaleleri olarak görülen alanlardaki mücadelesini anlatan çalışmalar benim açımdan özellikle ilgi çekiciydi. Değişim kaçınılmazdır, ancak değişimin hangi yönde olacağını sınıf mücadelesi, toplumsal-siyasal koşullar belirler. Ne oldu da ‘bir lokma bir hırka’ düsturunu sloganlaştırmış, on yıllarca türlü mağduriyetler yaşadığı anlatısına sığınmış bir halk kesiminin muhtelif temsilcileri iktidarını mutlaklaştırdıkça manevi-maddi bir doyumsuzluğa savruldu ve eşit yurttaşlık talebinin yerini, her alanda yürütülen bir fetih iştahı aldı? Ya da mağduriyet ve mahrumiyet devrinde o mahallenin talebi hakikaten eşit yurttaşlık mıydı? Muhatabın asıl amacı üzerine yapılacak tespitlerin doğruluk (ya da makullük) derecesinin, bundan sonra yaşanacaklara yön verilebilmesi ve mücadele için hayati olduğu kanısındayım.

Siyasal İslam ideolojisi, her koşulda neoliberal ekonomi programına sadakat, pragmatizm ve liderin siyasi istikbali.
Türkiye’de hiçbir ‘güncel’ tartışma tarihin yükünden masun değildir. 19.yüzyılda, Tanzimat aydınlarının, Genç Osmanlıların, İttihatçıların vs. dert edindiği konulara ve ayrı düştükleri yerlere bakalım, kullanılan terminoloji dahi çok tanıdıktır. 20. yüzyıl başında Ahmet Rızacılar ile Prens Sabahattinciler arasındaki temel görüş farklılıklarının izini bugüne dek sürmek mümkün. Balkan Savaşları ile birlikte yükselen Türkçülük ideolojisinin yaratıcıları arasındaki farklar, topluma dair tespitleri canlılığını koruyor. Cumhuriyet’in tercihleri ya da zorunlulukları yüz yıl sonra gündemde değil mi? İslamcılık, geç Osmanlı erken Cumhuriyet’in hararetli konularından biri olarak kalmadı mı? Laiklik kaygısının kökeni nerede, kavga AKP ile mi başladı? Şimdinin kültürel iktidar tartışması bugüne mi dair?
Yukarıda söz ettiğim İzmir Duvarı’nın başındaki yazıdan bir alıntı yapmak istiyorum. Reyhan Ünal Çınar ve Tanıl Bora’nın, “Kulturkampf/Kültür Savaşı ve AKP İktidarı” başlıklı makalesinden. Yazarlar, Kulturkampf’ın Bismarck’la anılan bir kavram olduğunu hatırlatıp ‘birliğin’ sağlandığı 1871 yılına, devlet ve tebayı Katolik Kilisesi’nin etki alanından çıkarmayı hedefleyen siyasete vurgu yapmış: “… kilisenin ve dinin kamusal alandan tasfiyesine ve rıza üretiminde devlet tekelini tesis etmeye dönük bir harekâttı. Devlet işleriyle ilgili kanaat serdetmesi halinde rahiplere hapis cezası kondu. Rahiplerin atanmasında devlet onayı koşulu ve rahip olabilmek için bir üniversite bitirme zorunluluğu getirildi. Eğitimde kilise denetimi kaldırıldı. Kiliseden çıkmak kolaylaştırıldı. Medeni nikah ihdas edildi.” Görüldüğü üzere kavramın kökünde laikleşme var. Türkiye için de aynı saptamanın yapılabileceği kanısındayım. “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” seçeneklerini ve sonunda yapılan tercihi, o tercihin yaşama geçirilmesi için onlarca yıl sergilenen çabayı, başvurulan araçları, devlet ‘siyasetini’ ve o siyasete karşı çıkışları düşünelim.
Hal böyleyken günümüzdeki çatışma ve iktidarın kültürel iktidar kurma arzusunun bu toprağın tarihinde mayalandığını, odakta ise çoğunlukla laiklik meselesinin bulunduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. Dolayısıyla AKP’nin kültürel iktidar mücadelesinin, siyasal İslamcı ideolojinin Cumhuriyet’in laik niteliğiyle mücadele tarihinin izdüşümü olduğu ve bu varsayımın olup biteni düşünmeyi kolaylaştırdığı kanısındayım. AKP o mücadelenin tarihinde, tüm kendine özgülükleriyle ve şedit neoliberalizmiyle bir durak. Bu nedenle AKP’de bir gün şair Mehmet Akif’i, bir gün Ali Fuat Başgil’i, bir gün Dünya Savaşı sonrası Sebilürreşad Dergisini, bir gün ve hatta birden fazla gün Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü’ndeki hayalini, hırçın dilini ve öfkesini, bir gün Celal Bayar’ın milli iradeciliğini, bir gün Erbakan’ın MNP’sini, bir gün Ahmet Kabaklı’yı, bir gün İsmet Özel’i, bir gün Özal’ı görüyoruz. Tümünü içeren ve hiçbiri olmayan bir İslamcı iktidarın kültürel iktidar kavgası.
AKP’den söz ederken ‘eski’ ve ‘yeni’ ayrımı yapmak âdetten, ben de yapacağım. Bu kadar uzun süre iktidarda kalan bir parti ‘hep aynıydı’ inadıyla ele alınamaz. Kuşkusuz ‘hep aynı’ değildi ve böyle olması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Son çeyrek yüzyılı üç-dört döneme ayırmak ve her biri için ayırt edici nitelikler bulmak mümkün. Buna mukabil, partinin değişmeyen yanları da vardı ki, bizi ilgilendiren bunlar: Siyasal İslam ideolojisi, her koşulda neoliberal ekonomi programına sadakat, pragmatizm ve liderin siyasi istikbali. Söz konusu sac ayaklarının selameti için kiminle ittifak kurması gerekiyorsa onunla kurdu, kimin elini bırakması gerekiyorsa onun elini bıraktı. Bunlar, açmazların niteliğine göre, muhalefetin muhtelif bileşenleriyle bazen ittifak, çoğunlukla tepki biçiminde beliren ilişkiler içinde gerçekleşti ki, tamamı bir arada düşünülmeden yapılacak değerlendirmenin eksik kalacağını düşünüyorum. Bu bağlamda, AKP için kültürel iktidar mücadelesi onca siyasi ‘zaferin’ ve sonu gelmez iktidar yıllarının kreması değil, İslamcılık ideolojisi nedeniyle hareketin harcında bulunan bir gereklilik.

Çeyrek yüzyıl yeni bir şey kurmak için kısa olsa da var olanı yıkmak ve yozlaştırmak için yeterli bir zaman.
Bir partinin destekçileri, milyonlarca yurttaş-seçmen, o partinin her tercihini benimsemez kuşkusuz. Partilerde, özellikle iktidarlar olabilmiş ve orada kalabilmiş partilerde herkesi ‘tavlayan’ başka şeyler olabilir. Bu, AKP seçmeni için de geçerli. Herhangi bir topluluk birörnek değildir. AKP ilk on yılında her seçimde eski merkez-sağı tüketerek, büyük ölçüde içererek ilerledi. Onlara ‘da’ hitap eden bir dil, üslup ve siyaset benimsedi. Oyların yarısını aldığı 2011 seçimlerinden sonra dümeni ‘aslına’ kırmaya başladı. Görünen o ki 2013’teki Gezi eylemleri ve hemen ardından Gülencilerle yaşanan çatışma pek çok bakımdan kritik aşamalardı. Yeri gelmişken, 2025’in sonunda yayımlanan (İletişim), Şenay Aydemir’in “AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat” adlı kitabını önermek isterim. Aydemir’in çalışmasında AKP’nin ‘uzun’ iktidarının kültürel alanda yapıp ettiklerinin dökümünü bulmak mümkün.
Genel kanı, iktidarın 2013 yazında ‘kültürel iktidar’ konusundaki zafiyetinin farkına vardığı yönünde. Benim de görüşüm bu yönde. Sanırım o tarihe dek el ele yürünen ve kültürel konularda iktidara yakıt sağlayan kesimlerle ‘bozuşmuş’ olmak AKP bakımından bir yanılsamanın sona ermesine neden oldu. Sonrasında, giderek artan biçimde işitir olduğumuz ‘kültürel iktidar’ kurma kaygısının açıkça dile getirilmesinde bir ‘hikmet’ olmalı. 2017’de kabul edilen yeni rejimle birlikte çok daha görünür hale gelen bir kaygı bu.
Çeyrek yüzyıl demokratik sistemlerde iktidarlar için çok uzun, pek örneği olmayan bir süre. Öyle ki, yeni bir şey kurmak için kısa olsa da var olanı yıkmak ve yozlaştırmak için yeterli bir zaman. Ne yaptı AKP iktidarı? Kültürel iktidarını kurabildi mi? AKP’ye kadar kültür alanında hâkim olduğunu iddia edenlerin iktidarının niteliği neydi? Bunlar yanıtı çok uzun ve çokça tahmin gerektiren sorular bana kalırsa.
“AKP kültürel iktidarını kuramadı” diyenlerin haklı bir yanı var kuşkusuz. Ancak bu haklılığı büyütmemek gerekir. Yıkmak, sona erdirmek, dönüştürmek, kişiliksizleştirmek için de iktidara gereksinim var. Birkaç ‘transferi’ saymazsak, AKP çevresinden evrensel ölçütlerde iş üreten bir sinemacı, romancı, ressam, tiyatrocu, yazıp çizdiği kamuoyunca benimsenen bilim insanı vb. çıkmadı bugüne dek. Ama aynı parti, söz konusu alanların tamamını çoraklaştıran bir siyaseti yaşama geçirebildi. Bugün söz konusu alanlarda eser veren hiç kimse, cezalandırma ve linç ihtimallerini göze almadan, iktidarı ve başta dînî olmak üzere sayısız hassasiyete sahip olduğu varsayılan sempatizanlarını rahatsız etme ihtimali olan bir işe girişemez. Evet, çok iyi bir romancınız olmayabilir, ancak çok iyi bir romancıya hayatı zehir edecek kudrete sahip olabilirsiniz. Ya da, muteber bir akademiden yoksun olmanın öfkesini, hazzetmediğiniz akademisyenleri işten atarak, üniversite yönetimlerini belirleyerek çıkarabilirsiniz. Yasaklama, baskı, her faaliyetin sınırlarını çizme şevk ve teçhizatına sahip olmak, kültürel alanı bildiğinizce idare etmenizi sağlayabilir ki, herhalde bu da bir iktidar kurma şeklidir. Yapma değil, yaptırmama gücüne sahip olmak. İktidarın kültür mücadelesindeki büyük marifeti, elindeki kültür kurumları, hukuk ve sosyal medya aracılığıyla belirleme, mecbur bırakma ve yasaklama oldu. Bu ‘başarının’ gelecek birkaç kuşağın yaşamını etkileyeceği kanısındayım. Bir gün sona erecek olan AKP iktidarı ardından bu ülkede özgürlüğün ne anlama geldiğini anlatmak, geniş yurttaş kesimlerine yerlilik dışında da değerler olabileceğini hatırlatmak büyük emek ve zaman harcanmasını gerektirecek.
İktidarın yıllar içinde bir şeyleri yıktığını, bazı şeyleri yozlaştırdığını, hiçbir şeyin yerine daha iyisini ve niteliklisini kuramadığını hemen herkes gibi görüyorum. Bunun sayısız nedeni olabilir. Kanımca en önemlisi, temelinde yine laiklik karşıtlığı olan, gerçek bir özgürlük idealine mesafeleri. O mesafeden, diğerleriyle iletişim halinde bir kültürel birikim doğmuyor ve doğmayacak. Oysa her kültür, ancak bir diğeriyle karşılaştığında ve onunla saygılı bir ilişki kurduğunda saygınlığa kavuşur. Nitekim İslamcıların/AKP’nin ilk kadrolarının ve düşünce insanlarının bir özelliği, solun farklı tonlarıyla ilişki kurmalarıydı. Bu yararlı teması kaybettiler ve bunun kendi dünyalarında nasıl bir çoraklığa yol açtığının farkına varamayacak haldeler. Farklı muhitlerle hemhal olmak, yekdiğerini görmek ve eşit ilişki kurmak, saygınlığını bu yolla dönüşerek inşa etmek bir tercihti ve doğru olan buydu. Buna mukabil çok kısa sürede aslına dönerek –eşitlikten hiç hazzetmeyen– İslamcılığa ve biraz kazındığında beliren milliyetçiliğe yönelip muhataplarını ezmeyi seçtiler. Bu yordamdan muteber bir kültür değil, ezilen bakımından çokça mağduriyet ve siyasi hareket bakımından kopkoyu bir ’hüzün’ doğacağını düşünüyorum.
Asıl etkileri bir süre sonra görülecek olsa da son yılların en yakıcı gelişmelerinden biri, beyin göçü… Kültürel iktidarın temsilcileri üzerindeki yoğun devlet baskısının AKP öncesi yıllarda da inkâr edilemez varlığı, bir başka söyleyişle bugün şahbaz olanın dün şah oluşu… Kültürel iktidar tartışmalarında muhalif dilin zaman zaman gizlemekte zorlandığı kibri… Konuşacak çok şey var, fakat bir yerde kesmek gerekiyor.
İktidarın kültürel alanda görünür olma telaşı, Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılanlarla, kendisini ülkenin kültürel yaşamına adamış Osman Kavala’ya çektirilenle özdeşleştirilecek, öyle hatırlanacak, yazılıp çizilecek. Ülkenin gözbebeği üniversitesine bunları yapabildiler, Osman Kavala’ya ve diğer Gezi mahkumlarına gün yüzü göstermediler, beğenmedikleri programlar nedeniyle kanallara ceza yağdırabildiler, istemedikleri kanalları kapatabildiler, sahne insanlarını karakola çektirebildiler, şarkıcıları, karikatüristleri ve komedyenleri korkutabildiler vs… Hepsi bu. Böyle olmak zorunda mıydı, emin değilim. Ancak, sonunda böyle oldu.
Tarihte parantezler olduğu, onların bir yerde açılıp bir yerde kapandığı ve kalınan yerden devam edildiği varsayımı bana pek sorunlu görünüyor. Olup biten her şey, olacağın bir parçası. Bugün yaşananların kökenini bir asır öncesinin düşüncesinde buluyoruz, gelecekte yaşanacaklarda da şimdiki tanıklıklarımızın izi olacak. Ancak her ne kurulacaksa bu ancak bugünün mücadelesiyle olacak, kendiliğinden değil.
