Kültürel Hegemonya ve Gerçeklik: Taşacak mı Bu Deniz?
2025 Güz döneminin karasalda izlenme rekorları kıran, internet izlenme sayısı ise yüz milyonları bulan bir dizi Taşacak Bu Deniz. TGRT ve Yeni Şafak gibi platformlar bu rekorları bangır bangır haber yapıyor. Bir TRT dizisi nasıl bu kadar izleniyor? Acaba sayılarla mı oynanıyor? Altyazılı yayınlanması nedeniyle yabancılar tarafından da güncel olarak takip mi ediliyor? Veyahut yıllardır hülyası görülen AKP’nin kültürel hegemonyası sonunda kuruluyor mu?
Son yıllarda hiçbir dizinin ulaşamadığı bir reyting ve izlenme oranından söz ediyoruz. Burada dikkat çekici olan yalnızca rakamların yüksekliği değil, dizinin her klasmandan izleyiciye, farklı toplumsal kesimlere aynı anda hitap edebilmesi. Yakın dönemde Kızılcık Şerbeti’nin ilk sezonda yakaladığı geniş etkiyi hatırlatan, fakat onun da ötesine geçen bir karşılık bulmuş gibi görünüyor. Kısacası toplumun farklı katmanları dizide kendine ait bir şey, bir duygu, bir tanıdıklık bulabiliyor.
Bu ilginin arkasında biraz da içinde bulunduğumuz ruh hali yatıyor. Ülkede ve dünyada gidişatın umutsuzluk ve karamsarlık duygusunu derinleştirdiği, güvencesizlik, şiddet, korku ve kaygının gündelik hayatı kuşattığı bir dönemdeyiz. Etrafına baktığında suç, yolsuzluk, adaletsizlik ve anlamsızlık gören bir toplumdan söz ediyoruz. Siyasete müdahale edemeyen, hayatı kökten değiştirecek bir etki yaratamayan insanlar için acı ve ıstırabın artık neredeyse sıradanlaştığı bir eşik oluşmuş durumda. Bu yüzden belki de toplumun acıya ve trajediye ayırdığı kontenjan dolmuş gibi. Gibi dizisindeki Yılmaz’ın o meşhur cümlesiyle söylersek: “Yaşadığımız yetmiyor, bir de senden dinliyoruz hayatın acı gerçeklerini.”
İnsanlar artık dizilerde de bire bir yaşadıkları hayatın ağırlığını tekrar görmek istemiyor. Onun yerine şakaya, neşeye, hayatı olumlayan bir anlatıya yöneliyor. Özellikle ilk bölümlerde dizinin, acı ve şiddet içeren durumlarda bile muzipliği, mizahı ve sıcaklığı öne çıkarabilmesi bu nedenle önemli bir karşılık bulmuş gibi duruyor.
Hikâye Yunanistan’da başlıyor. Üstün zekâlı olması nedeniyle yirmi yaşında tıp okulunu bitiren Eleni, babasının zamansız ölümüyle evlatlık olduğunu öğrenir ve gerçek annesini babasını bulmak için Trabzon’da Furtuna köyüne gider. Bu esnada, Furtuna ile komşu köy Koçari arasında bir kan davası sürmektedir. Eleni köye geldiği anda Furtuna’nın muhtarı Esme’nin Koçari’nin reisi Adil’i vurduğuna tanıklık eder. Esme’yi ele vermeden Adil’i tedavi eder. İkisinin de sevgisini kazanır. Spoiler uyarısı: İlk bölümün sonunda izleyiciler olarak Esme’nin biyolojik anne, Adil’inse biyolojik baba olduğunu öğreniriz. Anne, baba ve çocuk dizinin izleyen bölümlerinde (başlarda hiçbir şey bilmeden) çok kez bir araya gelir. Bir yandan da bu bilginin açığa çıkmasını istemeyen fitneci yengeler, toksik âşık bir erkek ve aile bağlarıyla elleri kolları bağlanan insanlar vardır. İyiler ve kötüler arasında melodramın gerilim hatları kurulur. Ve tabii ki melodrama ele aldığı hikâyenin politik gerçekliğini (farklı şekillerde ve derecelerle) ıskalayan bir türdür.

Dizi yalnızca bir kaçış alanı sunmaz, aynı zamanda bir yas duygusu da taşır.
Taşacak Bu Deniz’i diğer dizilerden ayıran unsurların başında senaryonun merkezinde Yunanistan’da büyümüş bir yabancının olması geliyor. Naif ve insancıl bir doktor olan Eleni’nin gözünden Trabzon’a bakarken izleyiciler olarak ülke gerçekliğine bir dış göz üzerinden bakma imkânımız oluyor. İlk bölümlerde, Hıristiyan olduğu, köyde taytla jogging yaptığı ve düşman köyün reisinin hayatını kurtardığı için Furtuna köylüleri tarafından zorbalığa uğramasına rağmen, Eleni’nin son kertede Trabzon kırsalı gibi bir yerde kendini kabul ettirebilmesi bu coğrafyanın toplumsal ve politik gerçekliğini eğip bükerken milli ve yerli bir “misafirperverlik” mitini de ortaya çıkarıyor.
Dizi, köklere ve kökenlere dair bir hikâyeyi toplum için “kabul edilebilir” bir biçime sokuyor. Nitekim Eleni “özünde” –biyolojik olarak– bir Türk, Müslüman ve hatta Karadenizlidir. Yörenin adetlerini bilmeyen, Türkçeyi anadili gibi konuşamayan bir Yunan-Rum kadın, kan bağı üzerinden Türkiye ve Trabzon’un bir parçası haline gelir. Bu durum sadece unutulmak istenen bir tarihsel hafızaya değil, bugünkü Türklük sözleşmesinde de bir yere oturur. Yurtdışında doğan ve büyüyen milyonlarca “gurbetçi” genç insanı düşünelim mesela. Eleni’nin deneyiminde kendilerinden bir şey bulurlar. Türkiye’deki pek çok aile gibi.
Pek çok melodramda olduğu üzere, Eleni’nin biyolojik anne ve babası entrikalar ve yanlış anlamalar nedeniyle aile olma ve dolayısıyla saadet ihtimalleri elinden alınmış iki âşıktır. Sezercik, Ömercik gibi Yeşilçam filmlerinde anne ve babasını yıllar sonra buluşturan karakterlere benzer Eleni. Ama dizi burada ilginç bir şey daha yapar: Y ve Z kuşaklarını anne-baba-çocuk ilişkisinde buluşturur. Türkiye’nin ontolojik krizini deneyimleyen ilk ve ikinci kuşaklardır bunlar. Ufukta gördüğü ve arzuladığı geleceği çalınan Y kuşağı ile geleceksizlik içine uyanan Z kuşağı bir aile draması içinde birbirine bağlanır. Adil ile Esme’nin kaçırılmış hayatları bir yanda, Eleni’nin anlamlandıramadığı derecede şiddet ve kötülük dolu bir hayatın içinde kendini bulması diğer bir yanda. Trabzon’un iki köyünde boşa heba edilen yıllar ve kaçırılan hayatlar üzerinden bu ülkenin evlatlarından imtina ettiği mutlulukların hikâyesi anlatılıyor gibidir.
Peki TRT gibi bir kanal böyle bir diziyi niçin yayınlar? Çünkü Taşacak Bu Deniz’i farklı şekillerde izlemek ve yorumlamak mümkündür. Tüm sertliği ve şiddetinin arkasında iyi insanlar olarak temsil edilir Furtuna ve Koçari köylüleri. Son yıllarda giderek artan bir ivmeyle deneyimlediğimiz şiddet, sefalet, adaletsizlik, anlamsızlık, geleceksizlik ülkenin bu köşesine uğramamış gibidir. Ülkenin politik gerçekliği bu şekilde teğet geçilir. Dizi, toprağına el konmuş köylülerin, fabrika ve madenlerde kölelik koşullarında çalışan işçilerin, erkek şiddetine maruz kalan kadınların ve tacize uğrayan çocukların olmadığı bir memleket tahayyülünü mümkün kılar.
Dizi yalnızca bir kaçış alanı sunmaz, aynı zamanda bir yas duygusu da taşır. Bir yandan gerçeklikten uzaklaşma ihtiyacını karşılar, öte yandan hâlâ bir arada yaşama ihtimali olan bir toplum olamadığımızı (ama belki de olabileceğimizi) ima eder. Dizinin yarattığı güçlü karşılığın başlıca nedeni toplumun farklı kesimlerini herhangi bir yorumda uzlaşmadan etrafına toplayabilmesidir.
Peki üzerinde herhangi bir uzlaşma olmadan hikâyeler cemaatleri nasıl bir arada tutar? Freud’a göre, unutulmak istenen kurucu bir suçu ve suç ortaklığını tanınmaz hale getirerek anlatan hikâyeler cemaatlerin bir arada tutan tutkallardır. Musa ve Tektanrıcılık kitabında Freud, Yahudileri binlerce yıldır bir arada tutan kurucu hikâyeye odaklanır. Freud’a göre iki Musa vardır. İlki Yahudi değil, Mısırlıdır. Tarihte bilinen ilk tek-tanrılı din olan Aten inancının takipçisi olan bu ilk Musa, Firavun Akhanaten’in ölümünden sonra bu dinin eski ruhban sınıfı tarafından ortadan kaldırılmasına tanıklık eder. Tasfiyeye rağmen sağ kalan ve bu dini yaymak için Yahudileri seçen ilk Musa, Freud’un anlatısına göre, çölde Yahudiler tarafından öldürülecektir. Orijinal peygamberlerini katletmenin suçluluğunu yaşayan Yahudiler, yıllar sonra gelen ikinci Musa’ya (bu sefer Yahudi) peygamberlik statüsü vererek ilk cinayetlerinin bedelini öderler. Ve böylelikle Freud Museviliğin bastırılmış bir hakikate ve kolektif bir patolojiye dayandığını iddia eder.¹
Kurucu metinler ulusun çeşitli patolojilerini etrafında toplayan tutkallardır. Modern dönemde “ulusal alegori” adı verilen bu metinler kurucu hikâye olma özelliğini taşırlar. Her bakan farklı bir şey görür. Taşacak Bu Deniz gibi kitleselleşen kültürel ürünler (bilinçli veya bilinçsiz biçimde) illa ki buna benzer bir şey başarır.
Peki bu dizide ortaklaşamayan ama toplumu hâlâ birbirine bağlayan yorum nedir? Marksist tabirle soralım: Nedir buradaki temel çelişki? Dizide anlatılan dünyayı bir kısım “var olan” (sein) bir kısım ise “var olabilecek olan” veya “var olması gereken” (sollen) olarak izler. Dizinin bir versiyonu, tüm hatalarımıza rağmen özünde iyi insanlarız der. Diğer bir versiyonu, kaçırdıklarımızın, bizden çalınan hayatların neye benzeyebileceğini hayal ettirir. Dizi, inkârla beraber yası ve gelecek hayalini de çağırır. Popüler kültürel ürünler gerçekliğin üzerine toplumsal bir anlaşmanın olmadığı bir dönemde bu epistemolojik çatışmanın kendine yer bulabildiği alanlar haline gelir. Kültürel hegemonya, halihazırda olan ve olması gereken, olabilecekler ve olamayacaklar arasında bir düzenleme, güncel gerçeklik ve gelecek üzerinde bir tür kontrol üzerinden mümkün olabilir ancak.
On yılı aşkın süredir gerçeklik algısı darmadağın edilen bir toplum olarak bir kurucu hikâye veya ulusal alegori arzulasak da henüz bunu bulabilmiş değiliz.
Pek çok siyaset yorumcusunun tabiriyle “hikâyesi bitmiş olan” bugünkü iktidarın yıllardır arzuladığı kültürel hegemonya kurma projesi bu açıdan boşa düşer. Fakat alternatif bir kültürel hegemonyayı boşa düşürme konusunda da son derece mahir bir iktidarla karşı karşıya olduğumuz aşikâr. Kuramayan ama kurulmasına da izin vermeyen bir erk burada söz konusu olan.
On yılı aşkın süredir gerçeklik algısı darmadağın edilen bir toplum olarak bir kurucu hikâye veya ulusal alegori arzulasak da henüz bunu bulabilmiş değiliz. “Katı olan her şeyin buharlaştığı” bu dönemde diğer popüler kültür ürünleri gibi muhtemelen Taşacak Bu Deniz de zaman içinde anlamsızlaşacak, boşa düşecek, hatta çok fazla hatırlanmayacak muhtemelen. Fakat bu esnada gerçeklik algılarımıza ve kolektif arzularımıza dair bazı ipuçları bırakmış olacak. Esas soru bizim bununla ne yapacağımız.
¹ Bu bir yandan bir patricide (babayı öldürme) fantezisi olmakla beraber, aynı zamanda “bastırılmış olanın geri dönüşü”nün çok klişe bir örneğidir. İmparatorluğun merkezinde yenilen bir din önce merkezden göçecek (Exodus) sonrasında biçim değiştirerek dönerek (Hristiyanlık) emperyal merkeze hâkim olacaktır. Pagan çokluğundan Musevilerin “kıskanç” Tanrı’sına geçerken takipçileri de kıskançlaşır. Ve böylelikle tektanrıcılık tek bir kavimde sıkışıp kalır. Hristiyanlığın bulduğu çözüm ise pagan inanç biçimlerinin bir kısmının şekil değiştirerek devam ettiği evrensel (Latince ve antik Yunancada “Katolik”) bir tektanrıcılıktır. Bu tarz bir okuma esasında Hegelci diyalektiğin psikanalitik bir uyarlamasıdır (ki Slavoj Zizek ve bir ölçüde Frankfurt Okulu’nun psikanalize bakışının ilhamı buradan gelir).
