Borcun Bedeli, İtaat Sahnesi
Neden tiyatro yapıyorum?
Türkiye’de bağımsız ve kısıtlı imkanlarla tiyatro yapan hemen herkesin, çoğu zaman gece yarısı uykusunu bölen bir sorudur bu. Büyük yapım şirketlerinin bir yatırım kalemi olarak ya da belli bir sermaye grubunun sanata katkı başlığı altında konumlandırdığı bir alan değilse, tiyatronun manası nedir?
Özellikle derinleşen ekonomik krizle birlikte eğlence sektörünün dinamikleri de değişti. Film ve dizi üretim maliyetleri milyonlarla ifade edilirken tiyatro görece düşük maliyetli, hızlı nakit sağlayan bir endüstri olarak öne çıktı. Bu durum bazı şirketler için tiyatroyu cazip bir yatırım aracına dönüştürdü. Ama geri kalanlar için, yani bağımsız üreticiler için bu soru yakıcı, kişisel ve neredeyse bedene yerleşmiş bir soruya döndü.
Dayanışmayla, kolektif emekle üretim yapmaya çalışan bağımsız tiyatro ekipleri için koşullar giderek ağırlaşıyor. Mekân bulma zorlukları, artan kiralar, prodüksiyon maliyetleriyle oyun çıkarmak başlı başına bir mücadeleye döndü. Üstelik bu mücadele yalnızca üretim aşamasında değil, seyirciyle buluşma noktasında da sürüyor.
Sahne kiraları yüksek. Bu doğrudan bilet fiyatlarına yansıyor. Ama aynı ekonomik kriz seyirciyi de vuruyor; temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı bir dönemde tiyatroya ayrılacak bütçe giderek daralıyor. Bağımsız tiyatrolar bu koşullar altında yalnızca görünürlük mücadelesi vermiyor, hayatta kalma mücadelesi veriyor. Çoğu ekip borçlanarak üretiyor; çoğu zaman o borçların altında ezilerek dağılıyor, yok oluyor.
Veronica Gago ve Luci Cavallero, Borcun Feminist Reddi* adlı kitaplarında borcun yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını, aynı zamanda yeni itaat ve sömürü biçimleri ürettiğini, emeği güvencesiz ve esnek koşullara mahkûm ettiğini gösteriyorlar. Borç, kriz yönetiminin bir aracına dönüşüyor; çatışmayı içe, yaşam alanlarına ve bedenlere doğru yönlendiriyor. Buna finansal şiddet diyorlar. Tiyatroda yaşadığımız tam da bu: kira ve borç yükü altında ezilen ekipler, er ya da geç kimlerle iş yapacaklarını seçerken finansal baskının belirlediği yola giriyor. Borç, tercihlerimizi daraltıyor. Ve daralan tercihler, itaatin zeminini döşüyor.
Bir failin sahnede yer almaya devam etmesi, onun görünürlüğünün yeniden üretilmesi, meşrulaştırılması ve dolaylı olarak ödüllendirilmesidir.
Peki bu sırada sahne kimlere açılıyor?
Geçtiğimiz yaz, birbiri ardına şiddet faillerinin ifşası gündeme geldi. İfşaların büyük kısmı kültür-sanat alanında çalışan kadınlar tarafından yapıldı; yine bu alanda varlığını sürdüren faillere karşı. Haberleri takip ederken ortaya çıkanların sadece buzdağının görünen yüzü olduğunu biliyorduk. Sektörde maddi manevi hayatta kalma mücadelesi verirken varlığımızın üzerinden geçip giden faillerin alkışlanmasını izledik. Ve ardından, kadına şiddet suçuyla yargılanan, zor işleyen adalet mekanizmasında bile mahkûm olan bir oyuncunun yeniden sahnelere döndüğünü öğrendik.
Bir failin sahnede yer almaya devam etmesi, onun görünürlüğünün yeniden üretilmesi, meşrulaştırılması ve dolaylı olarak ödüllendirilmesidir. Çünkü sahne yalnızca bir performans alanı değildir, aynı zamanda bir temsil alanıdır. Kimin sahnede olduğu, kimin sözünün duyulduğu, kimin hikâyesinin anlatıldığı politik bir tercihtir.

Hayatta kalmak için kabul edilen mekân, aynı zamanda kent suçlarının aklanmasına katkı sunulan mekân oluyor.
Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadelede en çok tartışılan başlıklardan biri, cezasızlık politikası. Şiddet uygulayan erkeklerin ya hiç ceza almaması ya da sembolik cezalarla korunması, yalnızca hukukta değil, toplumsal yaşamın her alanında etkisini gösteriyor. Kültür-sanat alanı da bu etkiden bağımsız değil. Aksine, bu politikanın çoğu zaman en görünür biçimde yeniden üretildiği yerlerden biri burası. Cavallero ve Gago’nun gösterdiği o bağ burada da karşımıza çıkıyor: cinsel şiddet ile finansal şiddet birbirini besleyen, birbirini mümkün kılan mekanizmalar. Sektörde ekonomik olarak ayakta durmak için borçlananlar, borçlarının bedelini çoğu zaman bu uzlaşmalarla ödüyor. Yine de pek çok ekip, yok olmayı göze alarak mücadeleye devam ediyor.
İfşaların gündem olduğu süreçte, kişiler kurumlardan faillerin ödüllendirilmemesi talebinde bulundu. Bir itibar meselesi olarak bunu yapan kurumlar oldu ama pek çoğu sessizliğe büründü. Ardından mücadele sessiz bir biçimde devam etti. Pek çok ekip, faillerle ilişiği olan mekânlarla işbirliklerini sonlandırdı, alternatif mekân arayışına girdi.
Ama bu süreçte bir başka sınav daha karşımıza çıkıyor.
Fail aklayan kurumlara karşı mücadele eden ekipler, alternatif mekân aradıklarında kendilerini “artwashing” sınavında buluyor. Etik dışı sermaye birikimiyle, bir kent suçu olarak inşa edilen sahneler bugün bağımsız sanatçılara alan açarak kendilerini aklamaya çalışıyor. Ve burada borç yeniden devreye giriyor: ekonomik baskı altındaki ekip, vicdanıyla hesaplaşırken cüzdanıyla da hesaplaşmak zorunda kalıyor. Borç bu kez doğrudan bir itaat aracına dönüşüyor. Hayatta kalmak için kabul edilen mekân, aynı zamanda kent suçlarının aklanmasına katkı sunulan mekân oluyor.
Satıcının Ölümü geçenlerde gündem olmuştu, hatırlarsınız. Bir kent suçu olan Zorlu Center’da, anlatının öznesi olanın karşılamasının mümkün olmayacağı bir bilet fiyatıyla sahnelenen bu oyun, kapitalizmin kimlere ve hangi koşulda anlatıldığı sorusunu yeniden gündeme getirdi. Meselenin münferit olmadığını, sessizce kılcal damarlarımızda ilerlediğini gösteren bir örnek daha var: Terminal Kadıköy. Mesele orada çok daha keskin bir hal alıyor. Özellikle bağımsız politik sanatçılara ev sahibi olan bu mekân aynı zamanda muhalif kitleye de “fare parkı” sunuyor. Ekipleri içeri çekiyor; içeri giren ekip o mekânın meşruiyetine ortak oluyor, direniş farkında olmadan sponsor buluyor.
Tiyatro yaptığımız için borçlandırılarak cezalandırıldığımız, ardından şiddete ya da sermaye vitrini olmaya itaat etmek zorunda bırakıldığımız bir ekosistemin içindeyiz.
Tiyatronun manası nedir diye sormuştum. Sanatın ve kurmacanın bir alanı olarak tiyatronun birincil işlevi hayata başka bir yerden, birlikte bakabilmektir. Dünyanın mevcut haliyle yetersiz ve değiştirilebilir olduğunu kavramak; hayatı kolektif bir biçimde anlamak, dünyayı yeniden kurmanın yollarını düşünmek.
Geldiğimiz noktadaysa kadınların mücadelesini anlattığımız sahnede ertesi gün bir failin gösteriyle karşılaşıyoruz ya da sermayenin iki yüzlülüğünü, tam da o suçun işlendiği mekânda düşünmeye çalışıyoruz.
Tiyatro yaptığımız için borçlandırılarak cezalandırıldığımız, ardından şiddete ya da sermaye vitrini olmaya itaat etmek zorunda bırakıldığımız bir ekosistemin içindeyiz. Bu mücadele hattında etik gerekçelerle sahneden çekilme pratiğiyse bir noktada kendini yok etme mekanizmasına dönüşüyor. Var olma mücadelesi yok olmakla sonuçlanıyor.
Gago ve Cavarello bu çifte baskıya karşı kolektif bir reddiye öneriyor Hayatta kalmak ve borçsuz olmak sloganıyla yaşamı yeniden kurmanın yollarını arıyorlar. Hayatı yeniden kurduğumuz sahneleri, sermaye-ataerki işbirliğinden geri almaktan başka şansımız yok. Neden tiyatro yapıyorum sorusunu da bu bağlamda genişletmek gerek. Bu biçimde ve koşullarda tiyatro yapmamız şart mı? İtaat borcumuz mu var? Bizim sahnemiz neresi?
Bizi önce yoksullaştıran ve ardından yoksulluğumuzu itaat için kullanan bu sisteme başkaldırı için bu soruların cevaplarını uykusuz gecelerde bulmamız çok zor. Parçalanmış zihinlerimiz birbirini bulduğunda, yerin altında ya da üzerinde yan yana geleceğiz ve birlikte alan talep edeceğiz. Gago ve Caravello’ya atıfla: Bizim sermayeye alkış borcumuz yok.
