Eleştiri Kuramları Bize Ne Söyler?

Sevdiğimiz bir kitap veya bir film hakkında konuşmak çoğu zaman o eseri okuma/izleme deneyimi kadar keyif verici ve öğretici olabilir, çünkü bunu yaparken artık yalnızca o eser değil, onun üzerinden başka bir sürü şey hakkında da konuşuruz.

“Eleştiri” denince akıllara ilk olarak kusur bulmak ya da hatalara işaret etmek gibi daha çok olumsuz fiiller gelse de, edebiyat eleştirisi esas olarak okuduğumuz metinleri yorumlamak, çözümlemek ve onlar hakkında tercihen iyi gerekçelendirilmiş bir yargıya ulaşmayı amaçlayan bir okuma ve yazma pratiğidir.  Bu açıdan eleştiri bir eser üzerine gelişigüzel ya da gelişkin bir görüş bildiren her okurun çeşitli düzeylerde katıldığı bir eylem olmanın yanı sıra, akademik bir alan olarak da edebiyat üzerine daha derinlikli ve sistematik okumaların oluşturduğu bir külliyata ve geleneğe sahip bir disiplindir. Peki, edebiyat eleştirmeni olmayı, edebiyat üzerine makale ya da kitap yazmayı amaçlamayan bir edebiyat okuru için edebiyat eleştirisiyle ve eleştirinin beslendiği kuramlarla ilgilenmenin bir anlamı, bir yararı var mıdır? Bu yazının konusu bu soru olacak.

Öncelikle akademik ya da kısıtlı bir çevre için özel ilgi alanı olmasının ötesinde, edebiyat eleştirisini aynı zamanda “okuma oyununda” nasıl daha ustalaşabileceğimiz konusunda bize yol gösterebilecek ve bu alanda becerilerimizi geliştirecek bir araç olarak da düşünebiliriz. Oyun diyorum, çünkü “edebiyat okuru” olmayı örneğin futbol izleyicisi olmaya benzetebiliriz. Futbol hakkında hiçbir şey bilmeden bir maçı izleyip keyif alabiliriz ama oyunun kuralları, bir maçta sahada gördüğümüz ince taktik ve stratejilerin arka planı hakkında bir şeyler bildiğimizde ve Real Madrid’i bir mahalle takımından farklı kılan şeyin ne olduğunu analiz edebilecek bilgiye sahip olduğumuzda, artık oyunu farklı okumaya başlarız. Böylece genel anlamda “edebiyat oyunu” üzerine bilgilenmenin yanı sıra, bir şair veya romancının eserinde attığı çalımlardaki ustalığı, topu nasıl doksana taktığını, nerede ofsayta düşüp, topu nerede taca attığını görebiliriz. Ayrıca, yine izlediğimiz bir maç hakkında konuşurken olduğu gibi, sevdiğimiz bir kitap veya bir film hakkında konuşmak çoğu zaman o eseri okuma/izleme deneyimi kadar keyif verici ve öğretici olabilir, çünkü bunu yaparken artık yalnızca o eser değil, onun üzerinden başka bir sürü şey hakkında da konuşuruz. Hatta şunu bile rahatlıkla söyleyebiliriz: hiç beğenmediğimiz ya da yetersiz bulduğumuz bir eser hakkında konuşmak/yazmak, bazen eserin doğrudan kendisiyle olan deneyiminizden çok daha keyif verici olabilir.

Terry Eagleton: “Belli bir kuramımız olmasaydı, bir ‘edebiyat yapıtının’ ne olduğunu bilemezdik.

Edebiyat eleştirisi metinleri yorumlama, çözümleme ve değerlendirme eylemiyse, “eleştiri kuramları” olarak anılan yaklaşımlar da eleştiride kullandığımız yöntemler, varsayımlar, ilkeler, yani kısacası bizim araçlarımızdır. Bu kuramsal araçların hepsinin doğrudan ya da sadece edebiyatla ilgili olmadığını, bunların sosyoloji, tarih, felsefe, psikanaliz, dilbilim, antropoloji, siyaset bilimi gibi disiplinlere ait olduğunu eklemeliyiz.

Eleştirinin kullandığı kuramlara aşina olmak eleştirel okuma becerilerimizi geliştirir ve bakış açımızı genişletirken, bize metinler üzerinde konuşmak için kullanabileceğimiz bir “dil” de sağlar. Burada haklı olarak şöyle bir soru sorulabilir: Bu kuramlar hakkında hiçbir şey bilmeden edebiyat okuyamaz ya da ondan keyif alamaz mıyız? Elbette okuruz ve keyif alırız, hatta edebiyat eleştirisi de yapabiliriz. Ama unutmayalım ki kuramdan hiçbir şekilde kaçamayız. Bir kuramı dünyaya, bir meseleye, bir olguya bakma biçimi, onun hakkında bir varsayım, temel aldığımız bilgi ve ilkeler toplamı olarak kabul edersek, hepimiz okuma eylemine bazı ön kabullerle, alışkanlıklarla, varsayımlarla geliriz. Bunların adlarını koysak da koymasak da, bunların bilincinde olsak da olmasak da, onlar hep oradadır ve bizim her yorumsal eylemimizde alttan alta işlemeye devam ederler.

Bu kuramdan kaçamama hali üzerine ünlü eleştirmen Terry Eagleton, “örtük de olsa belli bir kuramımız olmasaydı, bir ‘edebiyat yapıtının’ ne olduğunu veya bunu nasıl okuyacağımızı bile bilemezdik. Kurama gösterilen düşmanlık genellikle, başkalarının kuramlarına gösterilen düşmanlık ve kendininkini unutma anlamına gelir”¹ der. Dolayısıyla kuramdan azade olmak, ya da masum bir biçimde okumak diye bir şey söz konusu değildir. Kısacası okuma sürecinde de o şarkı sözünde olduğu gibi, “masum değiliz hiçbirimiz” diyebiliriz.

Kuramlar hakkında bilgi sahibi olmak aynı zamanda kendi tepkilerimiz, düşüncelerimiz, varsayımlarımız hakkında da bize bir şey öğretir; onları otomatik olmaktan bilinç düzeyine çıkararak bir tarihi ve nedenleri olan, üzerinde düşünebileceğimiz, inceleyebileceğimiz, eleştirip dönüştürebileceğimiz ya da pekiştirebileceğimiz yargılar olduğunu gösterir. Bu işleviyle kuramın bizi konfor alanımızdan çıkmaya zorlayan, rahatımızı kaçıran bir işlevi olduğu söylenebilir.

Jonathan Culler’ın sözleriyle, “kuram …. bizim ‘sağduyu’ diyerek sorgulamadan kabul ettiğimiz şeyin aslında tarihsel bir yapı, bize artık çok doğal geldiği için bir kuram biçiminde göremediğimiz belirli bir kuram olduğunu göstermeye çabalar.”² Peki, bize doğal gelen, değişmez kabul ettiğimiz varsayımların aslında tarihsel yapılar olması ve bu gerçeğin farkına varmak ne anlama gelir? Bunu iki somut örnekle açıklamaya çalışalım.

Yoldan beş kişi çevirip kendilerine, “şair kimdir, şairi nasıl tanımlarsınız?” diye soracak olsak, bunlardan en az dördünün şairi biraz bohem, biraz dalgın, epeyce duygulu ve hassas, coşkulu, ilham perileri bol bir insan gibi nitelemelerle tanımlayacağından emin olabilirsiniz. Ama biliyoruz ki, bu şair imgesi aslında bize ağırlıklı olarak 19. yüzyıldan, romantik dönemden miras kalmış ve popüler kültürün de etkisiyle pekiştirilmiş bir imgedir. Yani şairin ve yaptığı işin bu şekilde tanımlanmaya başlamasının toplumsal ve kültürel bir arka planı, bir tarihi vardır. Bu romantik anlayışa göre şair karakteri ve duyarlıkları bakımından çoğunluktan daha farklı ve bir ölçüde soyutlanmış, sanatına ilham veren kaynağı esas olarak kendi içinde arayıp bulup onu dışarı aktaran, özerk ve özgür bir öznedir. Tarihsel bağlamına yerleştirdiğimizde, bu şair tipolojisi yükselmekte olan yeni bir ekonomik ve toplumsal düzenin (yani kapitalizmin) ve onun ideolojisi olan liberalizmin ideal öznesinin edebiyattaki karşılığıdır. Nasıl tek başına çabası ve faaliyetleriyle bir adada sıfırdan bir yaşam kuran Robinson Crusoe, liberal ideolojinin ideal öznesi olan ekonomik insan/homo economicus ise, romantik şair de (belki ona da homo poeticus diyebiliriz) para ve pulla işi olmayan, bu yeni dünya karşısında biraz şaşkın ve çokça isyankâr, ama en az Robinson kadar özgür ve özerk bir birey olarak tanımlanan, hani neredeyse onun ikiz kardeşidir.

Burada, “şairin nasıl tanımlandığı okuru neden ilgilendirsin ki?” şeklinde bir itiraz gelebilir. Ama şunu unutmayalım ki, şair ve onun üretimine bu romantik bakış, aynı zamanda şiirin ne olduğu, nasıl yazılması ve nasıl okunması gerektiği üzerine bizim bakışımızı da biçimlendirir. Ne demektir bu? Farkında olarak ya da olmayarak, bu romantik varsayımlarla okuduğumuzda düştüğümüz yanılgılardan bir tanesi, örneğin bir şiirde (ki lirik şiir romantik edebiyatın ana mecrasıdır) konuşan sesi, o sesin ait olduğunu düşündüğümüz karakteri, o şiiri yazan şairin gerçek hayattaki etten, kemikten kişiliğiyle özdeşleştirme eğilimidir. O sesten yola çıkarak kurduğumuz imgeyi, şairle ilgili biyografik bilgilerden çıkardıklarımızla bütünlemeye, eksik gedikleri doldurmaya çalışırız. O imgeyle şairin özel ve kamusal alandaki kişiliği bazen örtüşür, bazen örtüşmez, zaman zaman hayal kırıklığına uğrarız. Oysa hatırlamamız gereken şey, şairin yazma eyleminde yarattığı o kurgusal benlikle gerçek hayattaki benliğinin özdeş olmadığıdır. Hatta daha sonra psikanalizden öğreneceğimiz ve elbette Freud’un da bir ölçüde edebiyat ve sanattan öğrendiği üzere, gerçek hayatta da her zaman kendine özdeş, yekpare, çatışmasız ve çelişkisiz bir benlik anlayışı da bir kurgudan ibarettir; hani Yunus Emre’nin dediği gibi, “bir ben vardır benden içeri.” Tüm bunların farkında olmak edebiyat eserlerini nasıl okuduğumuzu etkileyecektir.

Türk televizyon dizilerinde o yapımların içsel formunun bir parçası haline gelmiş o anlamsız bakışmaların ve bunlara eşlik eden bitmek bilmez baygın ve bayıltıcı müziklerin esas olarak her bir bölümün süresini, dolayısıyla araya alınan reklam süresini uzatmayı amaçladığını da bu bağlamda anabiliriz.

Benzer bir romantik yanılsamaya bir başka örnek olarak yakın geçmişte sosyal medyada rastladığım bir okur tepkisini verebilirim. İnternet üzerinden kitap satan bir site, bir kampanya düzenlemiş ve belli bir tutarın üzerinde alışveriş yapan okurların/müşterilerin (unutmayalım ki özellikle roman türünün ortaya çıkışından beri okur aynı zamanda bir müşteridir) Orhan Pamuk’un o günlerde yeni çıkan Veba Geceleri romanını dörtte bir fiyatına “sepete ekleyebileceklerini” duyurmuş. Söz konusu okur da Orhan Pamuk gibi bir yazarın romanının bir promosyon nesnesi olarak kullanılamayacağını söyleyerek protesto ediyordu. Bu okurun edebiyat ürününe, yazarın yaptığı işe vs. bakışının yukarıda sözü edilen romantik bakışın bir uzantısı olduğu söylenebilir. Aslında epeyce yaygın olan bu bakış, sanat/edebiyat ürününün ve onun yaratıcısının başının üstüne bir hâle yerleştirerek, onları toplumsal bağlamından, içinde bulunduğu üretim ilişkilerinden bağımsız, neredeyse kutsal varlıklar olarak görme eğilimindedir. Ama örneğin Marksist kuram böylesi bir romantik bakışa eleştirel yaklaşır ve “kitap” denen ürünün üretim ve tüketim süreçleriyle piyasadaki herhangi bir metadan farklı olmadığını savunur. O kadar farklı değildir ki, sanatın/edebiyatın yalnızca iç meselesi olduğunu düşündüğümüz doğrudan biçimle ilgili çok teknik konular bile gayet maddi toplumsal gerçekliklerle sıkı sıkıya bağlantılıdır.

Romanlarını öncelikle gazetelerde tefrika olarak yayımlayıp, bölüm başına ücret aldığı için hikâyesini uzattıkça uzatan ve her bir bölümü okuru merakta bırakacak biçimde bitiren Charles Dickens, Alexandre Dumas gibi yazarların yapıtları ve tefrika roman türü buna iyi bir örnektir. Benzer bir mantığın televizyonda ve dizilerde nasıl kullanıldığını, özellikle Türk televizyon dizilerinde o yapımların içsel formunun bir parçası haline gelmiş o anlamsız bakışmaların ve bunlara eşlik eden bitmek bilmez baygın ve bayıltıcı müziklerin esas olarak her bir bölümün süresini, dolayısıyla araya alınan reklam süresini uzatmayı amaçladığını da bu bağlamda anabiliriz.

Bu örneklerle şunu göstermeyi amaçlıyorum: bizim doğal, sabit, değişmez kabul ettiğimiz ama aslında belli bir tarihi olan bir kuramsal yaklaşımın, örneğin sanat ve sanatçının özerkliği konusundaki görüşünü başka bir kuramsal yaklaşımla sorgulayabilir, geliştirebilir ya da çürütebiliriz. Edebiyatın konu edindiği herhangi bir meseleye ve onun işin biçimsel boyutu da dahil olmak üzere nasıl ele alındığına daha önce hiç aklımıza gelmemiş bir perspektiften bakmaya başlayabiliriz. Bunun için de, öncelikle o “sağduyu” kabul ettiğimiz şeyin, başka görüşlerle sınanması gereken herhangi bir kuram olduğunu fark etmemiz gerekir. Bunun ayırdına vardıktan sonra, farklı kuramlarla ve onların edebiyat eleştirisi tarafından kullanılma biçimleriyle tanışmak metinlerin eleştirel okuması açısından okura yeni ufuklar açacaktır.

Bu kadar sözün üstüne, konuya ilgi duyan ama nereden başlayacağını bilemeyenler için birkaç okuma önerisiyle bitireyim: Terry Eagleton’ın Edebiyat Kuramı ve Berna Moran’ın Edebiyat Kuramları ve Eleştiri yapıtları konuya giriş için kolay okunur ve anlaşılır kitaplardır. Yine Eagleton’ın Edebiyat Nasıl Okunur ve Şiir Nasıl Okunur kitaplarını, yazarın tüm yapıtlarına rengini veren eğlendirici üslubuyla ilk bakışta zor ve sıkıcı görünebilecek konuları keyifle okunur hale getirmesi bakımından da öneririm.

¹ Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı, Çev. Esen Tarım. İstanbul: Ayrıntı, 1990. s. 24

² Jonathan Culler, Yazın Kuramı, Çev. Hakan Gür. Ankara: Dost Yayınları, 2007, ss. 15-16.