Mesafe, Telafi ve Şiir

Mesafe, yalnızca estetik bir sorun değildir. Aynı zamanda etik bir sorundur. Şairin yaşantısıyla kurduğu ilişkinin niteliği, kurduğu biçimin niteliğini belirler.

Şiirden söz ederken çoğu zaman ona eşlik eden birtakım bilinç hallerine başvururuz. Estetik beğeni deriz, sanatsal üretim deriz, duyarlık deriz. Bunlar şiiri çevreleyen alanlardır ama şiirin aslında ne olduğunu her zaman ele vermezler. Şiirin var oluşunu sağlayan şey, çoğu zaman bu kavramların arasında, adı tam konulamamış bir yerde durur: O, yaşantıyla kurduğumuz özel bir bilinç halidir. Ne yalnızca sezgisel ne bütünüyle bilişsel; ikisinin arasında ama ikisine de indirgenemeyen bir bilme halidir.

Şiirsel bilinç olarak adlandırdığımız bu hal, şiiri bir nesne ya da ürün olarak değil, dünya ile kurduğumuz bir ilişki biçimi olarak düşünmemize olanak verir. Şiirsel olan, yaşantının kendisinde değil, onunla aramızda kurduğumuz ‘mesafede’ kendini gösterir. Bu mesafe duygunun soğutulması ya da bir deneyimin dışarıdan seyredilmesi değildir. Tam tersine, yaşantının yoğunluğunu koruyarak onu ifade edilebilir kılan özel bir aralıktır. Bu aralıktan kurulan ilişkide şiir, yaşantıyı boşaltmaz, onu kendine özgü bir biçim içinde tutar.

*

Bununla birlikte yaşantımızla aramıza yalnızca estetik nedenlerle mesafe koymayız. Bu aralık, kimi zaman kendini düzenleme, dengeleme, katlanılabilir kılma gibi temel psikolojik ihtiyaçlardan doğar: Bu durumda mesafe, bir ifade değil, bir savunma biçimidir ve şiirle karışması da buradan başlar. Çünkü şiirsel mesafe ile bu tür bir mesafe arasındaki fark, dışarıdan bakıldığında her zaman belirgin değildir. Her ikisi de yoğun yaşantıyı doğrudan dile bırakmaz; her ikisi de bir biçim kurar. Ama yönelimleri ayrıdır: Şiir yaşantıyı dönüştürür; öteki onu taşınabilir kılar. Biri kurar, diğeri düzenler.

*

Bu noktada sıkça dile getirilen bir itiraz vardır: Şiirin zaten iyileştirici bir etkisi yok mudur? Yoğun bir yaşantının dile gelmesi, onunla kurulan ilişkiyi değiştirmez mi? Kuşkusuz değiştirir. Ama bu etki, şiirin amacı değil, sonucudur. Amaç haline geldiğinde, şiir yön değiştirir. Yazılan şey bir ifade olmaktan çok bir rahatlama aracına dönüşür. Şiir iyileştirebilir ama iyileştirmek için yazıldığında şiir olmaktan uzaklaşır.

*

Bu ayrım en açık biçimde çocuklukla kurulan ilişkide görünür. Çocukluk çoğu zaman kaybedilmiş bir bütünlük olarak hatırlanır: dünya ile ben arasındaki ayrımın henüz sertleşmediği, deneyimin parçalanmadığı bir hal. Şiirin bu hale yakın olduğu söylenir. Oysa şiir çocukluğa benzediği ölçüde değil, ondan uzaklaştığı ölçüde mümkündür. Çünkü çocukluk geri dönmez. Onu geri getirmeye çalışan her girişim, onun yerine bir şey koyar. Şiir de bundan muaf değildir. Telafi edilen şey, artık yaşantı değildir; onun yerine geçirilmiş bir kurgu olur. Bu durumda da yazılan şey şiire benzeyebilir ama şiire ulaşamaz.

Benzer bir karışma, yoğun ve kırılgan yaşantıların dile gelişinde ortaya çıkar. Parçalanmış imgeler, kopuk çağrışımlar, dağınık bir dil – bunların hepsi şiirde de bulunabilir. Bu yüzden çoğu zaman şu varsayım sessizce kabul edilir: yoğunluk, kendi başına bir değerdir. Oysa yoğunluk, şiirin değil, yaşantının niteliğidir. Şiirin değeri, ne kadar yoğun olduğunda değil, o yoğunluğu nasıl kurduğunda ortaya çıkar.

O halde şiir ile patolojik ifadenin yüzeyde birbirine benzediği durumlar yanıltıcıdır. Şiirde kırılma biçimin bir parçasıdır; başka bir durumda ise biçim kırılmayı örtmenin aracına dönüşür. Aynı kırılma bir yerde biçimdir, başka bir yerde semptomdur. Bu fark her zaman kolayca ayırt edilemez. Hatta kimi zaman, en güçlü şiirler bile bu sınırda dolaşır. Ama onları şiir yapan şey, bu sınırı ortadan kaldırmaları değil, onun üzerinde durabilmeleridir.

Şiirin mistik ya da dinsel deneyimlerle kurduğu yakınlık da benzer bir belirsizlik içerir. Öznenin kendisini aşan bir bütünlük içinde erime arzusu modern dünyada çoğu zaman karşılıksız kalır. Bu boşluk kimi zaman şiir aracılığıyla doldurulmaya çalışılır. Şiir burada kaybedilmiş olanın yerine geçen bir alan gibi işlemeye başlar. Ancak şiir bu tür bir bütünlüğü ne yeniden kurabilir ne de onun yerini tutabilir. Böyle bir işlev yüklendiğinde, şiir kendi sınırını aşmaz; onu kaybeder. Şiirin gücü bir şeyi yerine koymasında değil, yerine konulamayacak olanla kurduğu ilişkidedir.

*

Bu yüzden mesafe, yalnızca estetik bir sorun değildir. Aynı zamanda etik bir sorundur. Şairin yaşantısıyla kurduğu ilişkinin niteliği, kurduğu biçimin niteliğini belirler. Mesafe yaşantıyı dönüştüren bir dikkat biçimi mi, yoksa onu katlanılabilir kılan bir düzenleme mi? Şiirin başladığı ve bittiği yer, bu soruya verilen cevapta belirir. Şiir, yaşantıyı sonuca bağlamaz. Onu ortadan kaldırmaz. Onu daha katlanılabilir hale getirmeye de çalışmaz. Şiir yaşantının geri alınamaz olduğunu kabul ederek başlar. Bu kabul şiiri sınırlamaz, onu mümkün kılar. Çünkü şiir kaybı telafi etmez. Onun yerine geçmez. Onu anlamla doldurmaz. Onu olduğu gibi bırakır – ama bugünden geleceğe devredebilecek bir biçim kurar.

Şiir insanın kendini iyileştirdiği yer değildir.

Kendisiyle arasına bakabildiği yerdir.

Ve bazen bu ikisi aynı şey değildir.