Alamut Kalesi’nden Modern Plazalara Adanma ve Cennet Vaadi
Kendini işe adamanın övüldüğü bir söylem ilerleme, verimlilik, vatan gibi kavramları dillendirmekten geri kalmıyor. Kendini adama, bireye bir aidiyet sunarken bir tükenişe de sürükleyebilir, iki yanı keskin bir bıçaktır. Artık bir fıkraya başlama hissi verse de “hepimiz bir aileyiz” cümlesini de ara ara duyarız. Bir aile mi istiyorsun? Kendini adaman gerek. Bir İngiliz, bir Fransız ve Temel barda oturmuş muhabbet ediyorlarmış… Hepimiz bir aileyiz. Bu rekabetçi söylemin belli bir psiko-ekonomik zeminde satıcısı ve alıcısı var gibi duruyor. Bu durum yeni değil. Her ne kadar güncel dünyada cam kaplı plaza binalarıyla, setup’larla, sabahın 5’inde uyanıp buzlu su dolu küvete giren, meditasyonunu aksatmayan CEO’larla özdeşleşse de, öznenin bir aşkın değere adanması tabii ki yeni bir konu değil.
Bugünün plazaları tarihteki Alamut Kalesi’ne benziyor. Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nde fedailerine dair hikâyeler belli ki galip gelen düşmanları tarafından karalanmış, abartılmış, karikatürize edilmiş ve gittikçe gerçeği kimsenin bilmediği egzotik bir hikâye haline gelmiş. Hikâye meşhur; Alamut Kalesi’nin gizli bahçelerinde haşhaşla kendinden geçen fedailer cenneti gördüklerine inandırılırlar. Olağanüstü sofralar, güzel kadınlar, müzik, haşhaş… Haşhaş etkisinden çıktıklarında tekrar cennete dönmek istiyorlarsa davaları uğruna şehit olmaları gerektiği söylenir. Sonuçta neredeyse robotlaşmış, fanatik fedailerin gözlerini kırpmadan ölümcül suikastler düzenledikleri anlatılır. Fedailerin gözü karalığı, adanmışlığı kısmen gerçek, kısmen abartılmış hikâyelerle süslenir.
Bugünün cam kaplı gri plaza binaları hakkında da içlerinde barındırdıkları kahve dükkânları, gym salonları ve İtalyan restoranları vs. ile Alamut Kalesi’nin sahte cennet bahçelerine ne kadar benzediklerini sorgulayabiliriz.
Bugün daha sakin bakıldığında Hasan Sabbah’ın acımasız ve dahi bir taktisyen olduğu, çok başarılı bir örgütçü olduğuna şüphe yok. Disiplinli ve adanmış küçük bir insan grubuyla birçok devleti çaresiz bıraktığı açık ama atla deyince atlayan gözü kara fedai tiplemesi de çokça köpürtüldü muhtemelen. Bu gruba dair olumlu veya olumsuz görülebilecek bilgiler tartışmalı ve tarihin kazananları tarafından anlatılsa da bir kale ve adanma hikâyesi efsaneleşmiş durumda.
Bugünün cam kaplı gri plaza binaları hakkında da içlerinde barındırdıkları kahve dükkânları, gym salonları ve İtalyan restoranları vs. ile Alamut Kalesi’nin sahte cennet bahçelerine ne kadar benzediklerini sorgulayabiliriz. Aynı zamanda şimdilerde herkesin öfkeyle ve alayla, biraz da aşağılayarak bahsettiği beyaz yakalıların da ne kadar cennet vaadiyle hayatından vazgeçmiş haşhaşiler olduklarını sorabiliriz. İşyerine ısmarlanan suşi, baklava servisleri, hafta sonu kampları, bir gün zenginlik denen cennete kalıcı olarak girilecekse ne menem bir şey olduğunun ucundan tattırılması mı? Güncel hayatta da gerçek ve efsane, tarafgirlik ve düşmanlık anlatının içine karışıyor muhakkak. Uyuşturucu, seks ve lüks birlikteliği plaza ortamlarında da kulaktan kulağa fısıldanıyor. Bir yandan gece, gündüz, hatta “7 gün 18 saat” çalışması beklenebiliyor insanlardan. “Vatan için”, “biz gençken hep ofiste sabahladık” tarzı bir paylama, “yoksa kapat dükkânı Kore’de açalım” tarzı tehditlere karışıyor. Gerçekliği Sabbah’ın efsanesi gibi kısmen doğru, kim ne kadar inanıyor, yine şüpheli. Ancak hikâyenin Ortaçağ’dan, hatta çok daha eski çağlardan kalma bildik bir hikâye olduğu açık. Kısa insan ömrü ne için feda edilebilir? Daha yüksek bir bedel var mı? Bu evrensel soruların cevabı toplumsal aidiyet ile psikopatolojinin kesişim alanına girebiliyor.

Adanmışlığın gurur ve hazzı…
Tarih boyunca bireyden kendini adaması beklenmiş. Bir aidiyet geliştirmek, öznenin en üst mahareti olabilir gerçekten. Adanma ise bir aidiyet biçimi sonuçta. Adarken aşkın bir bütünle kaynaşmanın haz ve onuru vaadedilmiş. Bunun Doğu’daki tipik anlatısı ateşe uçan pervanelerdir. Modern öncesi özne için, kendini aşan bir hakikate kendini adamak yüksek bir idealdir. Adanmışlığın gurur ve hazzını yaşar. Kendini aşkın bir değere adarken yaşanacak tükenme ise söylemin daha modern yarısı. Modern öncesi anlatı daima ateşe uçan pervaneleri anlatır, bir harmoni ve estetik bir zevk içinde akar hikâye. Yeniçeride de görülen, Prusya askeri eğitimine, yatılı astsubay okullarına kadar varan klasik bir silsilede çocuğun kendini adaması, bazen dini bazen daha seküler bir söylem içinde şehitlik öğretisi vaaz edilir. Söylem modern dönemle yok olmaz, değişerek tekrar üretilir. Gündelik hayatta ise kamu otoritesini direkt karşısına almadan adanmanın etrafını dolaşır modern insan.
Modern döneme değin Doğu, Batı, Budist, Hristiyan, nereye bakarsanız bakın, anlatı adanmışlığı över. Arzunun bir tutkuya dönüşmesini, kişiyi gerekirse yok olmaya sürükleyişini dinleriz.
Dostoyevski’yle ilintili bir tabloyu yazının başına yerleştirmem bundan kaynaklanıyor. Dostoyevski’nin aşkınlık arayan, kendini adayan karakterleri, adama esnasında tükenir. Dostoyevski romanlar boyunca bu konuyu tartışır; özne ne tip bir gerilim yaşar, gerçekten kendini adamaya yönelirse? Dostoyevski’nin anlatısında modern öncesi özneye en ağır itirazlardan birini duyar gibiyiz. Dostoyevski’nin Raskolnikov’u üst insana dönüşmeyi hayal etse de sadece ateşe uçan bir pervane değildir; parçalanır, bölünür, acı çeker. Acı içinde farkeder ki çarmıha gerilmek Tanrı olmaya yetmez. Özne eridikçe, özneden sonraya kalan bir aşkın değer olmadığı gerçeğiyle yüzleşir. Dostoyevski karakterleri bu beklenmedik nihilist krizin verdiği acıyla adeta işkence çeker, özne aslında kendini yok olma noktasına taşıyamaz. Dostoyevski özneye aşkın bir adanmanın imkansızlığını tartışır, anlamı kuranın öznenin kendisi olduğu fikrine istemesek de yaklaşırız. Bu noktada modern öznenin ilk habercilerinden biridir Dostoyevski. Yazının başına resmini koyduğum tablo, Hans Holbein’ın The Body of the dead Christ in the Tomb adlı eseri. Tabloyu ilk gördüğünde Dostoyevski’nin donup kaldığı, uzun süre ondan gözünü alamadığı ve bir çeşit epilepsi krizi geçirdiği anlatılır. Kanımca tablo Dostoyevski’nin eserlerinde yoğun biçimde tartıştığı ana meselelerden biriyle doğrudan ilgili de ondan. Eşi Anna anılarında Dostoyevski’yi tablonun başından zor ayırdığını anlatır. Budala adlı romanında Prens Mişkin tabloyu görür ve Dostoyevski’nin dehşetini dile getirir: “Bu tablo karşısında bir insan inancını yitirebilir.”
Modern döneme değin Doğu, Batı, Budist, Hristiyan, nereye bakarsanız bakın, anlatı adanmışlığı över. Arzunun bir tutkuya dönüşmesini, kişiyi gerekirse yok olmaya sürükleyişini dinleriz. Dostoyevski ise tükenmeyi anlatır. Karakterler pervane ise, yanacak pervane kalmadığında ateşin de söneceği gerçeğiyle pazarlığa otururlar. Ateş, pervane varsa yanmaya devam eder. Oysa adanma kendini aşan bir değer vaaz etmişti. Dostoyevski, tıpkı sufilerin pervanesi gibi kendini adamış olan Hz. İsa ve Hristiyan ahlakını bol bol tartışır. Sonra bir gün yıllarca ve sayfalarca tartıştığı konu üzerine bir resimle karşılaşınca epilepsi nöbeti geçirecek kadar derin sarsılır. Resimdeki Hz. İsa sıradan bir ölümlü bedeninde, tükenmiş bir insandır. Tıpkı kendini kadınlara, aşka, dine, aşkın değerlere adayan Dostoyevski karakterlerinin çözülmeye, dağılmaya, çürümeye uğraması gibi. En azından akılcı modern özne, kendini aşkın bir değer bulamaz, bunun yerine çürümüş bir cesetle karşılaşmanın nihilistik krizi içine düşer. Ya kocakarı imanı denen konuma gerileyecek ya da bu krizin acısına tahammül edecektir. Fikir basittir aslında; özne gözünü karartıp kendini adarsa, tükenmeye ne kadar dayanabilir, hele kendi tükenirken geriye başta koyduğu hedef kalır mı? Vatan için ölmesi gerektiğini öğrenen gencin, neden savaşlarda yoksul çocuklar ölüyor sorusunu sorduğu ânı hayal edin. Pervane yoksa, ateş de yok. Ancak bu bir krizdir. Plaza kültürü propagandasını modern öncesi ve modern anlatı kırılması üzerine yerleştirince konunun daha net anlaşılacağını düşündüğüm için bu kadar uzun bir giriş yaptım. Aslında söyleceklerimin çoğunu da çoktan açıklamış oldum.
Byung Chul Han’ın meşhur “performans öznesi” de güncel ve benzer bir yerden ele alıyor meseleyi. Sürekli olarak artan bir başarı, verimlilik, performans çabası içinde kendini kendi isteğiyle sömüren, nihayet tüketen bir özne. Tükenmenin, parçalanmanın, erimenin, boşluğun gerçek acısının hesaba katılmadığı, romantik bir biçimde estetize edilen bir adanma politikadan sanata her yerde övülür ve pervane ateş olur, ta ta taaamm… Kapitalist ilerleme uluslaşma süreci içinde modern bireyi kurarken Dostoyevski modern öncesi söylemi sorguluyordu. Modern özne kapitalist uygarlık için ne ifade eder? Burada içine düşülen açmaz, öznenin kendi kurucu değerini anladıktan sonra aşkın değerlere kendini adamasının zorluğu. Basit bir hazcılık ya da bencillik gibi bir açıklamayı aşıyor mesele. Aynı özneye, gel bak hayatını bunun için ada, denen lüks tüketim ise tarihteki örneklerle kıyaslanınca acınacak kadar ucuz kalıyor. Şehit olup cennete gittik diyelim. Cennete dair neler anlatılır? Kapitalizmin cenneti pahalı cilt nemlendiricileri sunuyor örneğin. Bu bir yanıyla inanılmayacak kadar ucuz bir fiyat. Cennette her gün istediğiniz bedeni, yüzü değiştirebildiğiniz anlatısıyla kıyaslayın.

Binaların camla kaplanması dışında, kendini başarıya, olağanüstü bir işe ada, söylemi sanki hep vardı.
Tarih boyunca ufak değişikliklerle insanlardan kendilerini bir davaya, dine, devlete, vatana vs. adamaları hep beklenmiş. Kamikazelerin ödülü ahlaki bir üstünlük ve vatana kendini adamaktı mesela. İnsanlar da istekle ve gururla bu davete yanıt vermişler, kurban değiller çoğu zaman. Genelde ödül, aşkın bir kavramda erimektir. Plazalarda sağlık güvencesi, primler vs. ile ucundan tattırılan zenginlik bütünüyle dünyevi, ahlaki değil haz odaklı, 40 yaşından sonra finansal özgürlük söylemleriyle giden köleliliğini satın alma stratejilerinden oluşuyor. Bu açıdan da yeni bir durum yok. Binaların camla kaplanması dışında, kendini başarıya, olağanüstü bir işe ada, söylemi sanki hep vardı. İlkokuldan sonra yatılı askeri okula giden çocuğun duyduğu kendini adama söylemi tarih boyunca hep vardı. Bizi asıl şaşırtan bu tarihi söylemin güncelliği belki de.
Kendini adama bekleyen her söylem çocuğu aileden ayırır. Mümkünse yatılı okutur çocuğu. Böylece tıpkı ailede olduğu gibi istediği şekilde yeniden yoğurabilir. “Biz bir aileyiz” cümlesi de neredeyse içgüdüsel olarak avını sürüden ayırıp avlamaya çalışan cümle. Haftada yedi gün çalışan birinin ailesi, anası babası, varsa eşi sevgilisi çoluk çocuğu, dostları ne olacak? Performans öznesine ancak yalnız bir özne dönüşebilir. İdeal kapitalist özne, bir çalışan ve tüketici olarak yalnız yaşamalı, belki kendisine benzer bir sevgili? Sonrası istenmiyor. Kalabalık bir hayatı olan insan, ne çalışma koşullarını karşılayabilir ne yüksek fiyatlı ürünleri tüketebilir. Beyaz yakaya yüklenmenin faydası olduğunu düşünmüyorum. Mecburiyet ve fırsat arasında dalgalanan bireysel hikâyelerde sanki kimse tam olarak kanmıyor zaten söylenenlere. Performans öznesine hevesle dönüşen küçük bir grup dışında kalan herkes rol yapıyor plazalarda.
Plaza kültürünün sloganlaştırdığı 7/24 çalışıp 45 yaşında finansal özgürlüğünü kazanma hayalinin, özneyi diğer rollerinde tükenmeye sürükleyeceği açık. Dostoyevski’nin karakterleri gibi ağır bir parçalanmaya nereye kadar, ne için sabredecek insanlar?
Performans öznesine dönüşen, zenginlik denen cennete ömrünü adayanlar kim? Bu konuda teşhis koyamayız. Basit bir gerçeği hatırlatıp yazımı sonlandırayım. İnsan çok küçük yaştan itibaren oyun oynar, oynadığı oyunlarda roller üstlenir. İtfaiyeci olur, doktor olur, kaleci olur, savaşçı olur… Oyunda roller yüklendiği gibi, büyüdükçe toplumsal hayatta da roller üstlenir. Oyunda dünyayı bir kenara koyabilecek kadar gevşemeyi sağlayan, oyunun çerçevesidir. Kuralları olduğu gibi, süresi, bitişi, çıkışı vardır yani. Çıkışı olan bir oyunda dünyayı unutabiliriz. Çocuk oyuna bu güvenceyle kendini teslim eder. Yetişkin de mesai saatinde çalışabilmesini mesai sonunda o rolden çıkmasına borçludur. Zihin, sınırlar sayesinde rolü anlar, girer ve çıkma garantisi olduğu için çözülürek gereken rolü üstlenir. Rolü oynamak yerine o role dönüşmek bir felaket olurdu. Evde de general bir baba, öğretmen bir anne her zaman aklımıza takılır; kendisi nerede?
Plaza kültürünün sloganlaştırdığı 7/24 çalışıp 45 yaşında finansal özgürlüğünü kazanma hayalinin, özneyi diğer rollerinde tükenmeye sürükleyeceği açık. Dostoyevski’nin karakterleri gibi ağır bir parçalanmaya nereye kadar, ne için sabredecek insanlar? Mesele, bazı insanların bu tükenmeyi bir role bürünme olarak, bir kişilik gibi giymeye hevesli olması. Akşam olduğunda evine dön denince, hepimiz bir aileyiz sözüne inanmak isteyenler de var. Performans öznesi sadece hırslı olamaz, yalnız ve muhtemelen çok öfkeli. Bu tür insanın söyledikleri, tavrı, genelde diğer insanların onu alayla aşağılamasıyla sonuçlanıyor. İyi haber, “performans öznesi” kitleselleşemiyor. Plazalarda asıl tüketici olan performans söylemine inanılması değil, asıl tükeniş inanıyor numarası yapmanın yarattığı sahtelikten kaynaklanıyor. Oyunu oynamak değil yani, oyunu oynuyormuş gibi yapmak. Herkes bir gün Holbein’ın tabutunda kendini görmekten endişe ediyor belki de.
