Latife Tekin: “Korkuyla örülmüş bir dille sevemeyiz.”
Dilek Yılmaz: Siz edebiyatımızda, belki dünyada da, ilk kitabıyla ve çok genç yaşta büyük ün kazanıp sevilmiş nadir yazarlardan birisiniz. Hatta yayıncınız Memet Fuat, Sevgili Arsız Ölüm’ü çok beğendiği halde onu yayımlamak için ikinci kitabınızı da yazıp getirmenizi istiyor. Sizi kuşatacağını öngördüğü şöhretin yaratabileceği baş dönmesine karşı kendince önlem alması, yol boyu size kol kanat germesi, hepsinden mühimi sizi yazıda tutması, bugün bize hayretle ve imrenerek sorduruyor, edebiyatımızda Memet Fuat’lar kaldı mı?
Latife Tekin: Latife Tekin’ler var mı, tabii bunu da sormamız lazım. O masumiyetle yazanlar yani. Hep söylüyorum, insanın Memet Fuat gibi bir editörü olması şahane bir şey ama aynı zamanda bu hikậyenin kendisi çok güzel. Nâzım’a olan yakınlığının bende uyandırdığı duygu, bizim politik hareketin içinden geliyor olmamızın etkisiyle Sevgili Arsız Ölüm bittikten sonra Memet Fuat’a fikrini sormak için göndermek istedim aslında. Memet Ağbi, Yazko’yu yönetiyor o sırada. Cağaloğlu’nda söyleşiler düzenliyorlardı. Biz de gidiyoruz. Büyük ilgi oluyor edebiyat söyleşilerine. Ağır baskı dönemi hậlậ sürüyor, 12 Eylül’ün etkisi atlatılmış değil. Sivilleşme edebiyat üzerinden yaşanıyor. Nefes alma alanı gibi edebiyat söyleşileri. İşçi mahallelerinde, yoksul kadınlarla politik çalışma yürüten genç biriyim ben o zamanlar, edebiyat dünyasına yakın değilim. Kitabı gönderdiğimde Memet Ağbi hastanedeydi. Okumaya hevesli de değildi. Barış Pirhasan arkadaşım, kitabı o götürmüştü. Barış çok ısrar edince hastanede okuyor, çok etkileniyor. Sonra beni Yayınevi’ne çağırdı. O zaman benim hiç haberim yok yayın dünyasında ne olup bittiğinden. Adam Yayınları daha yeni kurulmuş. Hatırlıyorum, Yayınevi’nin kapısından girince bütün gözler bana çevrildi. Çok genç bir kadın roman yazmış diye biliyorlar, nasıl anlatıldıysa artık, merak ediyorlar. Memet Ağbi sorular sordu, o kadar genç birinin yazmış olabileceğine inanmamış çünkü okuduğunda, söylemiş bunu Barış’a. Ben Berci Kristin Çöp Masalları’nı yazmaya başlamıştım oraya gittiğimde. Fakat Sevgili Arsız Ölüm’ü yazmak çok yormuştu beni. Neredeyse uyumadan, akarak, güle ağlaya, trans halinde yazdım onu. Evdekiler, ara ver, delireceksin diyordu. Memet Ağbi dedi ki, bu çok güzel bir kitap, çok ilgi uyandıracak, elin bağlanır. Madem başlamışsın, ikinci kitabını da yaz getir, o zaman basayım. Tabii o kadar zor ki o anda buna ikna olmak. Bir evde kalabalık yaşıyoruz, para yok, oraya giderken üstüme giyecek doğru düzgün pantolonum yok, ne giyeceğimi düşünüyorum, o şartlarda yaşıyoruz. Yazarlık sevdasında falan değilim ama o kadar ilgi olunca kitabın hemen çıkacağını düşünüyordum. Bir sene bekleyecek miyiz, dedim. Hemen yayımlanırsa bunun yoğunlaşmamı engelleyeceğini düşündü. Ünün tehlikeli bir şey olduğunu hissetmemde Memet Ağbi’nin büyük etkisi var. Sonrasında da çok şey öğrendim ondan. Çok duygulu bir ilişkimiz vardı bizim, gözünün içine bakardım, ne düşündüğünü hep çok merak ederdim. Yol gösterirdi ama neyi nasıl yapacağımı hiçbir zaman söylemedi, bunun yazdıklarıma müdahale olacağını düşünürdü. Ben onun ifadesinden, ses tonundan hep bir şeyler çıkarırdım. İkinci kitabı da bitirip gönderdim. Sevgili Arsız Ölüm yayımlandığında Berci Kristin Çöp Masalları’nı daha okumamıştı. Sonra çok sevdi onu, çok heyecanlandı. Kitapla ilgili notlarını sergilemiştim yayımlandıktan bir süre sonra, orada da görülür; müdahaleci biri değildi Memet Ağbi, yazarı kendi dünyasında özgür bırakan, çok can alıcı yerlerde soru soran biriydi. Onunla çalışmayı büyük şans olarak görüyorum. Yönümü bulmamda katkısı büyük. Editörler, özellikle edebiyat basan yayınevleri için çok önemli. Salman Rüşdi’nin bir denemesi var, Yurdanur Salman çevirmişti, dünyada edebiyatın kötüye gitme nedenlerinden birinin iyi editörlerin yayınevlerinden uzaklaştırılması olduğunu söylüyor. Sadece bizde değil, dünyada da böyle.

Hep söylüyorum, metinlerimi sadece şairlere emanet ederim. Şiire hep bir sevgim vardı ama özellikle Gece Dersleri’nden sonra şair dostlarımın bana sahip çıkması, onlarla çok büyük yakınlık kurmama sebep oldu. Dille çok hassas bir tartısı vardır iyi şairlerin.
DY: Bugünün yayıncılık dünyasından bakınca, başka bir dönemin, başka bir evrenin hikậyesi gibi geliyor insana.
LT: Memet Ağbi’ye de çok itiraz edenler oldu o dönemde. Karşı yazılar yazıldı, bir editör yazarı nasıl durdurabilir. Benim geldiğim yerden birinin çıkıp roman yazması çok zor, onu söyleyeyim. İmkậnsız değil ama çok zor, bir tane parlak kitap yazabilir belki, sürdürmek zor.
DY: Muinar’da geçen “Romancılar bestecidir aynı zamanda” cümlesine atıfla, “Yazarın besteci olması gerekir, tamam ama okurun da iyi bir kulağı olması lazım bu melodileri duyabilmesi için,” diyorsunuz. Müzisyenlerin iyi dinleyiciye daha coşkulu çaldığına tanıklık ettiğim oldu. Yazar da okurdan bu duyguyu alır mı? Metnin sesini mutlak duyan, kulağına çok güvendiğiniz birileri var mı?
LT: Hep söylüyorum, metinlerimi sadece şairlere emanet ederim. Şiire hep bir sevgim vardı ama özellikle Gece Dersleri’nden sonra şair dostlarımın bana sahip çıkması, onlarla çok büyük yakınlık kurmama sebep oldu. Dille çok hassas bir tartısı vardır iyi şairlerin. Şairlere güvenle teslim ederim yazdıklarımı, var öyle arkadaşlarım.
DY: Gece Dersleri demişken, yazıldığı dönemde büyük meseleye dönüşen, çok tartışılan, kırılma yaratan, benimse dönemine göre epey ilerici bulduğum ve sevdiğim bir metin. Bugün yayımlansa aynı tepkiyle karşılaşacağını düşünür müsünüz?
LT: Şimdi Gece Dersleri’ni okuduğum zaman çok masum geliyor. Tepkilerini de anlıyorum. Erkendi belki. Duygusal olarak çok haksız bulmuyorum. Ama orada anlatılanları yirmi yıl sonra yazmanın da bir anlamı yok ki. Şimdi görüyorum, gençler okuyor, çok güzel yazılar yazıyorlar. Feminist ve eğlenceli buluyorlar. Bu benim için çok sevindirici. Dil tartışıyorum orada da, gene döngüsel zaman tartışıyorum. Ben çok şey öğrendim o süreçten. O tarihte belki çok sarsıldım ama o yalnızlaşma da sonra çok iyi geldi, atlatabildim. Çok fazla yaralanmadan, öfkelenmeden. Biliyorum ben kendi kuşağımı. Onlara karşı bir yerden yazmadım. O hayalin kendisine de karşı değildim, olamam, kalbim tam tersine hep o taraftaydı. Bu yüzden hiç acılaşmadım. Sadece tartışılması gereken bir şey olduğunu düşünüyordum, yazdım.
DY: Hiç obur yazmamışsınız, uzun molalarınız var.
LT: Düşünmem gerekiyor çünkü. Ömrümle ölçüyorum. Dünyadaki varlığımız belirli bir zamanla sınırlı. Üç sene, dört sene bir şeyle uğraşacaksam ona değmesi lazım. Okur beni bekliyor diyerek koşup kitap yazmam. Benim geldiğim yerden birinin çıkıp o yaşta Sevgili Arsız Ölüm’ü yazması, onun başına gelenler bir mucize. O mucize gerçekleşmiş zaten. Neyse ki çok erken anlamışım. Politik hareketin, çok yakın dostlarımın, editörümün, hepimizin birbirimiz üstünde, hatta tanımadıklarımızın bile emeği var. O talepsizlik belki de koruyucu bir şey, o zaman kendi yazmak istediklerime yöneldim.
DY: Dünyayı şiir kurtaracak diyorsunuz. Şiiri edebiyat dışı olarak görüyorsunuz. Kendinizi de böyle tanımlıyorsunuz yolun başından beri. Yıllar evvel katıldığınız Semih Gümüş ve Ömer Türkeş’le Sözünü Sakınmadan söyleşinizden muzip bir atışmayı da hep tebessümle anarım. Bu vesileyle o söyleşiyi de okurlara hatırlatmış olalım. Romancının kendini edebiyat dışı görmesi pek aşina olduğumuz bir durum değil. Başka bir söyleşinizde de, “Biz düzyazı yazmıyoruz, ritmik yazıyoruz” diyorsunuz. İki sorum var; bu ikisi arasında bir ilişki var mı, şiir dünyayı nasıl kurtarır?
LT: Ritmik yazma meselesiyle başlarsak, biz Batılı anlamda roman yazmıyoruz. Yazmalı mıyız o ayrı, bizde yazılanlara baktığımızda, romanı andırıyorlar ama o kurguyu, olması gereken dramatik dönüşümleri aradığımda, hayır, düzyazı değil bu, ben hâlâ ritmik dil kullandığımızı düşünüyorum. Şiiri edebiyat dışı görüyorum çünkü dil öncesine ait bence şiir. Büyüklerin dünyasına çarpmadan önceki zaman ait. Onu sayıklayan bir şey. Benim hissettiğim, şiir bizim bütün dünyaya, canlılara, doğaya açılan çocukluk dilimiz. O mırıltı insan zihninin bütün canlılara ve evrene açıldığı kapı. Çünkü sese geri dönmek istiyor oradaki sözcük. İnsan burada yaşarken şiir buradaki tüm varlıkların sesiyle o ahenge katılır. O yüzden, şiir dünyayı kurtarabilir mi sorusunun cevabı, bence kurtarabilir, doğayı koruyabilir. Güçlü bir şey şiir. Roman çok insan dünyasına, kente ait bir şey. Şiir daha yabanıl.
Bence bu dille ağaçları, denizi, rüzgậrı, kedileri, kuzuları sevemeyiz. Merkezinde insan var dilin. Dili, dilin dışına doğru sürmemiz, bükmemiz gerekir sevebilmemiz için.
DY: Buzdan Kılıçlar’ın girişinde, “Yoksulluk ölüm kadar keskin ve kesin olan tek şeydir ve yoksullar, bu gerçeğin baskısına direnebilmek için, yoksul olmayanların asla öğrenemeyeceği sessiz işaretleri ve gizli dilleriyle yüzyıllardan beri durmamacasına mırıldanıyorlardır,” diyorsunuz. O mırıldanmayı nasıl duyduğunuzu merak ediyorum, dil size nasıl göründü?
LT: Dilin nasıl işlediğini gördüm demek istiyorum aslında. Sevgili Arsız Ölüm’ü yazarken bizim köyden aynı sıralarda İstanbul’a göçmüş aileleri ziyaret edip konuşmalar yapıyordum. Köyle ilgili hikậyeler anlattırıyordum onlara; defterler dolusu masal, hikậye, anı. Hem dili kaydediyordum böylece, hem de anlatım biçimlerini. Niyetim, tüm bu kaydettiğim şeyler üstüne düşünerek kendime bir anlatım dili kurmaktı tabii ki. İşte o süreçte defterleri önüme açıp dile bakıp düşünürken bir şey fark ettim, bu dili konuşan insanlar farkında olmadan kendilerini hiçlikte tarif ediyor. Duygular ve düşüncelerle dolup boşalıyorlar. Sevda gelip başlarından geçiyor, kalpleri sıkışıyor, güneş kollarına vuruyor, kendileri olup biten hiçbir şeyden sorumlu değil. İçleri sıkışıveriyor ki bu da istemedikleri halde yaşadıkları bir şey, içlerinde biriken duyguların, düşüncelerin sebebi onlar değil. İyi olan, birikimsiz, akışkan bir varlık olmak, duygular ve düşüncelerle dolup boşalmak… Dil oluşurken insanın dünyadaki yeri kayıptı. Kendini henüz tüm diğer canlıların üstünde bir yere koyup dünyanın efendisi ilan etmemişti insan. Dili kurarak geliştirerek yaptı bunu. Başlangıçta sesten sözcüklere geçerken güneşten, aydan, geceden, gündüzden nasıl korkmuş olabileceğini dile bakarak görüp anlayabiliriz. Hậlậ o eski kalıpları kullanıyoruz ve o eski kalıplardan korku taşıyor, büyük bir korku. Dil, yani insanın geliştirdiği şu güçlü alet korkuyla örülmüş. İnsan, türünü ayakta tutmak için yarattı dili, dünya yüzündeki tüm diğer canlılara karşı… Dili gördüm ben dediğim o ilk günlerden beri söylediğim bir şey var, biz bu dille kedileri, kuşları falan sevemeyiz. İnsan insanı sevebilir bu dille ancak. Evet, dilin işleyişini gördüm derken fark ettiğim şey şu oldu; benim hikậyesini anlatmak istediğim insanlar dili bin yıllardır kulaklarına dolan haliyle mırıldanıyor, dilin ne olduğu hakkında düşünmemişler, dili karşılarına alıp bakmamışlar… Ben bir roman yazmak istiyordum ama bu insanların kullandıkları dili seyrederken roman kahramanı olmak için gereken dramatik dönüşümden geçmedikleri düşüncesi doğdu bende. Evet, büyük kalkışmalar var, şehre akın edip gecekondular kurmak gibi ama bunlar toplu kalkışmalar…
DY: Peki bu dille nasıl seveceğiz?
LT: Bence bu dille ağaçları, denizi, rüzgậrı, kedileri, kuzuları sevemeyiz. Merkezinde insan var dilin. Dili, dilin dışına doğru sürmemiz, bükmemiz gerekir sevebilmemiz için. Eğer öyle kurulmasaydı dil, hayatta kalamayabilirdik bir canlı türü olarak. Şans eseri kalabilenler diğer canlılarla konuşuyor olurdu büyük ihtimalle. Şiir o yüzden önemli, öyle bir yerde, öyle bir eşikte duruyor. Diğer canlılarla bizi bağlayabilecek bir titreşime sahip.
DY: Yoksulu incitmeden yazma uyarınız duyduğumdan beri kulağıma küpedir. Onu düşündürdü söyledikleriniz.
LT: Yoksullar da orada. Yoksullar bütün diğer varlıklarla o deryanın içindeler, kuşlar gibi, dili mırıldanıyorlar. Dili mırıldanmasalar o insanları kimse fabrikaların içine sokamaz.
Bir şey geliyor kulağıma, bir gürültü, bir imge canlanıyor önce, yazmalıyım bunu diyorum. Epey oluyor para gürültüsünü duymaya başlayalı. Giderek yükseldi, dayanılmaz bir hal aldı hepimiz için.
DY: Para kazanmayı küçük yaşta öğrenmenin onun getirdiği rahatlıklara da boyun eğdirmesi meselesini sormak isterim. “Karnımızı doyurmak için çırpındığımız her ậnı, eşyalarımızla dondurup saklamamız boşuna değildir,” diyorsunuz.
LT: Bu çok erken yaşlarda, neredeyse ilk gençliğimde fark ettiğim bir durum. Yaz tatillerinde işe girip çalışan arkadaşlarımın bir daha hiç çalışma hayatından kopamadıklarını görüp yaşadım. Ailelerine destek olmak için kazandıkları azıcık para bile onları bağımlı hale getiriyor, paraya her daim ihtiyaç var. Yoksul çocuklar için para kazanmanın böyle sevinçli bir yanı var. Oysa hayatın başında daha, ressam olacak, yazar olacak belki. Üç kuruş da olsa para zokasını yutanlar için hayaller suya düşüyor. Yoksul gençlerin bu havadan çıkabilmesinin tek yolu politik örgütlenme, bence tabii, o alandaki karşılaşmalar. Bizim kuşağımız için bu karşılaşmalar önemli oldu, bizi etkiledi, değiştirdi. Yoksul gençler yalnızlığı, çaresizliği politik hareket içinde aşma şansı yakalayabilir.

DY: Şubat ayında buluşacağımız yeni romanınız Para Gürültüsü, parayla haşır neşir karakterlerle uğraştığınız bir metin. Parayla gerilimli ilişkisi olan biri için deplasman hissi doğuruyor mu böyle durumlarda yazmak, nasıl kuruyorsunuz?
LT: Bir şey geliyor kulağıma, bir gürültü, bir imge canlanıyor önce, yazmalıyım bunu diyorum. Epey oluyor para gürültüsünü duymaya başlayalı. Giderek yükseldi, dayanılmaz bir hal aldı hepimiz için. Sonsuz hayal ederim, yazacağım şeye dönüşürüm derim hep, hakikaten dönüşüyorum. Bir çeşit gönüllü psikoza girmek gibi. Para Gürültüsü’nü yazacak yazara dönüştüm düşünüp hayal ede ede. O titreşen gürültüyle aynı düzleme gelmem lazım, zihinsel ve ruhsal olarak. Bir çeşit avcılık gibi. O gürültüyü alacağım oradan, bir estetik form oluşturacağım. Hani sığırcıkların ahenkli bir uçuşu vardır ya. Darmaduman, çığlık çığlığa bağıran kuşların sesini düşün, onları böyle ahenkli bir cıvıltıyla dans eder hale getireceğim ve öyle bırakacağım doğaya. Burada da anlamaya çalıştığım, bu gürültünün kaynağı ne. Para olduğu için, bizim kulağımızı tırmalayan, ruhumuzu rahatsız eden bir gürültü bu. Kậğıt üzerinde bunun cümlelerini kurarak sessizleştirebilir miyim bu gürültüyü ve bir imgeye dönüştürebilir miyim, bir ahenge kavuşturabilir miyim. Eğer öyle olursa Berci Kristin Çöp Masalları gibi doğaya ait olur. Onu artık oraya, doğaya bırakabilirim.
Para lanetli bir şey. Bu arada, benim çocukluğum Kayseri’nin bir dağ köyünde geçti. Çok fazla para konuşulurdu. Bütün masallarda altın arayanlar, defineciler… Kaf Dağı’nın ardındaki altın kuşu bulup getirmek için yola düşenler… Kentin içinde de o masallardaki gibi aradılar parayı, aynı yerlerde, birbirlerine çarpıp toslayarak… Birbirlerinin ayağına basmaya başladıkları o zalim günler gelip çattı sonunda. Rekabet, birbirini ezme, onun elindekini kapma, kapışma, işini kırma. Köydeyken para masalları, kentin içinde parayı arama macerası, beni paranın hayatımızdaki yeri ve paranın insan ilişkilerine etkisi konusunda çok düşündürdü. Tüm bunlara yaşayarak tanık olmak üzücü bir şeydi benim için. Sevgili Arsız Ölüm’de de var, parayı getiren çocuk divanda yatıyor, diğerleri yerde yatıyor. Güç ve para karşısında eğilen bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Toplum olarak zarafetimizi bozuyor bu.
Kitap yazmak rol yapmaktan özgürleşmekti benim için. Çocukluğumdan beri beni çok mutsuz eden bir şeydi bu rol yapma meselesi. Bugün o kadar tırmandı ki artık toplum bunu kaldıramaz hale geldi, kimse kimseye güvenmiyor.
DY: Marguerite Duras, “Ben evde yazarken benimle birlikte her şey yazıyordu. Yazı her yerdeydi,” der Yazmak’ta. Sizin için de böyle midir?
LT: Bir şey yapacaksam tam kendim olarak orada olmalıyım. Olmayacaksam istemem. Söyleşi yaparken de öyle, başka şeylerde de. Biz fena halde rol yapan bir toplumuz, rol kesen, okulda, sokakta, mahallede rol, aile içinde sana biçilen role karşı rol. Babayla kurulan ilişki, anneyle kurulan ilişki, sürekli hep ötekilerin tepkisini çekmemek, onlardan bir şey saklamak, misafir gelince başka türlü davranmak, gider gitmez dedikodusunu yapmak. İkiyüzlülük bile değil bu, çokyüzlülük. Kitap yazmak rol yapmaktan özgürleşmekti benim için. Çocukluğumdan beri beni çok mutsuz eden bir şeydi bu rol yapma meselesi. Bugün o kadar tırmandı ki artık toplum bunu kaldıramaz hale geldi, kimse kimseye güvenmiyor. Herkesin sevgisi nefrete dönebilir. Bunun her şeye dönüşebileceğini biliyoruz. Tabii bu zaman zaman hırçınlığa, olduğum yerde kavga çıkması gibi gerginliklere de neden olabiliyor ama eğer içimden bir şey taşıyorsa ve onu ifade edemiyorsam orada kalamam. İlla bir yeri basıp ifade etmekten bahsetmiyorum. Olduğunuz yerde bunu yapmak, çok insani bir istek. Fransız bir kadın yazar istediği her şeyi ruhsal, cinsel hikậyesini, filtresiz ya da kendi filtresiyle yazıyor. Bizim edebiyatımızda kadınlar yazamıyor. Ben Zamansız’ı çok önce yazmak istiyordum mesela. Bedenimizde böyle bir şey var, yaşama sevinci, tek başına cinsel arzu olarak tanımlamıyorum ben. Edebiyatçısın, sansür uyguluyorsun. Özgürleşmesi lazım bu toplumun, en çok da kadınların. Daha dürüst, daha kendimiz gibi olabilmeliyiz. Açıklığı birbirimizden kaçırmadan birbirimize layık görmeliyiz.
DY: Vaktiyle kızınız şiir, öykü ve romanın farklarını soruyor. Pek güzel bir tanımdı o. Okurlarımıza hatırlatır mısınız?
LT: Bir akşam gene bu evdeyiz. Toplanıp şiirler okuyoruz. Şairler, yazarlar, karikatüristler gelip gidiyor. Yasemin merak ediyor, şiir ne, nedir bunların birbirinden farkı. Bak kızım dedim, şiir uzaklara bakarak yazılır, öykü komşu evlerin penceresine, roman önüne bakarak yazılır. Her birini edasıyla anlasın istedim. Küçüktü kızım o zaman ama anlamıştı.
DY: Metnin içine gizledikleriniz, kırılmamış şifreleriniz var mı?
LT: Her kitabıma çok sevdiğim bir kitaptan bir söz koyuyorum. İlk gençlik yıllarımdan ya da yazarlığımın ilk yıllarında okuduklarımdan bir cümle alıp yazılarıma aşı yapıyorum.
DY: Atıf Yılmaz’ın sizin için edebiyatın Türkân Şoray’ı yakıştırmasından hareketle yapay zekậdan sinemada ve edebiyatta yerinizi kıyaslamasını istedim.
LT: Ne dedi?
DY: Türkân Şoray için sinemada halkın duygusunu temsil ederken sizin kenarda kalmışların sesini temsil ettiğinizi söyledi. O kadın imgesini içerden dönüştürürken sizin kadının iç dünyasını görünür kıldığınızı. Sinemada ana akım içinde yenilik temsiline karşılık, edebiyatta geleneksel dili kıran anlatılar yazdığınızı. Türkân Hanım için kültürel ikon, sizin için de edebi eşik figürü diyor. Katılır mısınız?
LT: Güzel tarif etmiş, hoşuma gitti.
12 Eylül öyle değil, bence çok sistemli olarak bizim kuşakla daha sonraki kuşağın bağını kesti.
DY: Örgütlenme hikậyenize dair, kiminle karşılaştığınızla ilgili, bizim mahallede solcu ağbiler vardı, “Onlar bize yeni bir şeyler söylüyorlardı,” diyorsunuz. Bugünün siyasetine baktığınızda ne görüyorsunuz?
LT: 68 kuşağı bize bütün duyarlılığını aktarmıştı. Onların önü de 12 Mart darbesiyle kesilmişti ama o darbe bir önceki kuşağın duyarlılığının sonrakine aktarılmasını engelleyemedi. Tersine çok güçlenerek geldi daha sonraki kuşak. 12 Eylül öyle değil, bence çok sistemli olarak bizim kuşakla daha sonraki kuşağın bağını kesti. 12 Eylül bunu yapma kararlılığıyla gelmiş bir darbe. İşçi hareketine büyük bir darbe vuruldu. O enerjiyi taşıyan gençlik hareketine darbe vuruldu. Buna rağmen bizim kuşak yenilgiyi çok içselleştirmedi. Büyük değişim Özal dönemiyle başladı. Dışarıdan çok büyük sermaye girdi. İşçi hakları tamamen budandı, sosyal haklar yok oldu. Sendikal hareketin bel kemiği kırıldı. Gençlik çok büyük bir basınç altında tutuldu. 12 Eylül’den sonra yükselen, öncesinde daha sınıf temelli olan kadın hareketi de bölündü. Bence çok sistemli bir şekilde yapıldı bunlar.
Kendi arasında yenişemeyen bir iki yazar kuşağının çırpınışını izlemek yorucu.
DY: Edebiyatçıların olup bitenlere sesi neden bu kadar cılız çıkıyor? Yoksulların edebiyatla uğraşabilme lüksü var mı artık?
LT: Edebiyatçıların sosyal medya coşkusuna diyecek yok. Görünme arzusu mu, kaybolma korkusu mu daha ağır basıyor bilemiyorum. Televizyona çıkmayı reddeden eski kuşak yazarları düşünüyorum da edebiyatçının havası epey değişti. Yazar reklam yapar mı diye tartışmaların sürdüğü günlerden bu zamana değişen şeylerden biri bu, imza toplamaktan öteye geçmeyen bir hal. 1 Mayıs için bir araya gelir, hakları için direnen işçilere omuz vermeye koşar mıydı yazarlar, ne yazık ki geçmişte kaldı. Kendi arasında yenişemeyen bir iki yazar kuşağının çırpınışını izlemek yorucu. Yoksulların edebiyatla uğraşmasına gelirsek; değil edebiyatla uğraşmak, çalışmaktan uyumaya vakit bulabilirlerse iyi. Tanıdığım yazmaya çalışan yoksul gençler var ama zaman lazım yazmak için, bir kere sana bakacak biri olmalı, yoksulun öyle bir şansı yok.
Yoksuldan yana olan, sınıf meselesine kafa yoran, politik duruşu olan insanların müdahalede bulunması gerekir, yapay zekậ da yoksulları aşağılıyor.
DY: Yapay zekậnın gidişatına dair ne düşünüyorsunuz. Dil bundan nasıl etkilenebilir?
LT: Yapay zekậ bilgi olarak kaydedilmiş her şeyi, bütün veriyi kullanıyor. Ama kaydedilmiş şeyin kendisinde gene kadınları aşağılayan, gene yoksulları aşağılayan bir bakış var. Hayatta ne varsa yapay zekậda da onun karşılığı var çünkü o toplamı kullanıyor, sözü oradan alıp kuruyor. Belki daha başındayız ama çok yakın zamanda çok etkili olacak diye düşünüyorum. Yoksuldan yana olan, sınıf meselesine kafa yoran, politik duruşu olan insanların müdahalede bulunması gerekir, yapay zekậ da yoksulları aşağılıyor. Özellikle gençlerin bunu iş edinmesi lazım. Yapay zekậlarını eğitirken onlara yoksulları sevmeyi öğretmeyi ihmal etmemeliler. Akılda tutulması gereken bir şey bu.
DY: Edebiyatı öldürebilir mi?
LT: Edebiyat o anlamda umurumda değil. Çok büyük bir tehlike var, uyanık olmamız gerekiyor. Edebiyat o damara mı ait bilmiyorum, ben melankolik bir damara ait olduğumu düşünüyorum. Doğada da böyle mermer kütlelerin içinde damarlar vardır hani, görürsün o örüntüleri, insan da bir canlı türü ve onun da içinde damarları var. Benim işim aslında o damarı canlı tutmak. Bütün diğer ağaçlar, kuşlar nasıl davranıyorsa. Edebiyatın tamamıyla ilgili öyle bir derdim olamaz. Benim gibi hissedecek, benim gibi yazacak insanlar için ben o damarı canlı tutmalıyım. Var çünkü o damarın içinden gelen gençler, yeni kuşaklar. Beni her yazar ilgilendirmiyor. İlgilenmem gerektiğini de düşünmüyorum. Bazı yazarları, bazı kitapları seviyorum. Ben bir edebiyatsever değilim, çok açık söylüyorum bunu. Kitabın enerjisi, neyle ilgilendiği, ne yapmak istediği beni ilgilendiriyor. Bu damarı canlı tutmak için ve kendi damarımı canlı tutmak için hareket ediyorum, yazıyorum. Okur talebim de öyle değil. Herkes yazdıklarımı sevsin, istesin diye bir talebim yok.
