Eğitim, Öğretim ve Çelişkilerin Dünyası
Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısı tamamlanırken bilgi teknolojileri, iletişim teknolojileri, eğitim teknolojileri (Edtech), sosyal ağlar ve uzaktan öğretim/eğitim programlarının giderek artan sayı ve çeşitlilik bizi yepyeni bilgi ortamlarına, yayınlara, kaynaklara hızla taşıyadursun, öğretmen/öğretim elemanlarının eğitim, öğretim ve planlama mesaisine ve öğrenci başarı oranlarına baktığımızda “karmaşa”, “sistemsizlik” ya da “sorunlar yumağı”yla karşı karşıya olduğumuz açık. Teknik ve teknolojik açılardan bunca ilerleme, bunca donanım derken neredeyse dibi görmüş bir eğitim sisteminin içinde her birimiz adeta debeleniyoruz. Tek çelişki bu değil tabii, nereye baksak bir yığın göreve/girişime karşın tutmayan maya, yetersiz koşullar ve yaygın bir hoşnutsuzluk var.
Pisa modeli değerlendirmeleri temel alan, yayımlandığı zaman epey ses getirse de kısa süre içinde sessizliğe gömülen 2023 tarihli rapora baktığımızda, Türkiye’nin okuma becerisinde 456 puan alarak OECD ortalamasının 20 puan altında kaldığını, 37 OECD ülkesi arasında 32., toplam 81 ülke arasında ise 39. sırada yer aldığını görüyoruz. 2018 yılına baktığımızdaysa Türkiye’nin okuma alanındaki puanı 466, yani pandemi sonrasında on puanlık bir düşüş söz konusu. (https://www.dogrulukpayi.com/bulten/turkiye-nin-pisa-karnesi-ne-durumda).
Kurumsal ve geniş ölçekli istatiksel araştırmaları bir yana bırakıp saha gözlemlerine göz atarsak, öğrencilerin el yazılarının giderek bozulması/okunaksız hale gelmesi, Türkçe yazım kurallarının, tümce yapısının, dilbilgisinin yazılı ödevlerde yetersizliği dikkat çekmeyecek gibi değil. Öğretim çıktılarını sadece test pratiğiyle değerlendiren bir eğitim sisteminde bu durumu yıllardır yaşaya yaşaya kanıksadık; ancak üniversite öğrencisinin el yazısıyla, dilbilgisi ve tümce yapısıyla ilgili eksiklik ya da sıkıntılarının öğrencinin genel akademik düzeyiyle yakından ilişkili olduğunu görmemek için başını kuma gömüp aldığı maaşa ve ek ders ücretine odaklanmış “akademisyen” türüne ait olmak gerek.
Bugün artık ne öğretmenlik ne de öğretim üyeliği gönüllülüğe ve özveriye dayanıyor. Herkes “işini bilmek”, koşullara göre hareket etmek, giderek dizginlerinden boşalmış bir ekonomik düzende yaşamını idame ettirmek zorunda.
Öğretimin “Fedakâr Neferleri” Ne Durumda?
Belki otuz yıla uzanan bir zaman diliminin öncesinde öğretmen olmak, üniversiteye intisap etmiş olmak, gençlerle çalışmayı ve onlara birer rol model olmayı seçmiş olmak olarak görülürdü. Diğer pek çok meslek arasında göreceli olarak saygın bir meslekti öğretmek; oysa maddi sıkıntılarla boğuşan, ayın sonunu zor getiren ve ikinci bir iş yapmak durumunda olan, yine de sevdiği mesleği yapan kişilerdi öğretmenler ve öğretim elemanları. Bildim bileli, örneğin kira vermeyenler şanslı sayılırdı, bu meslekten zengin olmayacağının bilincinde ancak gönül verdiği işi yapmanın hoşnutluğuyla hayatını sürdürürdü “hocalar”. Bu nedenle, özellikle öğretmenler yıllarca eğitim “ordusunun” gönüllü ve özverili neferleri sayıldı. Verdikleri emeğin karşısında sunulan ücretin bir özrü belki de.
Bugün artık ne öğretmenlik ne de öğretim üyeliği gönüllülüğe ve özveriye dayanıyor. Herkes “işini bilmek”, koşullara göre hareket etmek, giderek dizginlerinden boşalmış bir ekonomik düzende yaşamını idame ettirmek zorunda. Bugün artık farklı gerçeklere göre o çok sevdiğimiz mesleği tanımlamak durumdayız. Genç kuşağın geçim derdine bir de atama meselesini katarsak öğretmenliğin eski statüsünden kopup gitmesini anlarız. Branş mezunlarının işsizlik oranını, öğretmenlik dışında hangi sektörlerde iş aradığını ve nasıl istihdam edildiğini keşke şeffaf sayılarla bilsek. Öğretmen atamalarıyla ilgili platformların haberlerini taradığımızda resmi öğretmen açığı ile atanan öğretmen sayısı arasındaki uçurumun giderek ciddileştiğini görüyoruz. Buna öğretmenlerin ücretli, yani daimî kadroya atanmadan çalıştırılmasını da eklersek durum yeterince düşündürücü. Öte yandan işsizliğin bu kadar yüksek olduğu bir toplumsal düzende elbet birileri öğretmenlik yapacaktır, bundan kuşkumuz yok. Üniversitelerdeki en genç kadroya, araştırma görevliliğine başvuranlar gibi yıllarca iş aramaktansa uzaktan yakından ilgi duymadığı bir araştırmacı pozisyonuna gelerek devlet memuru olmanın kapısını aralamaktan söz ediyorum. Eskiden bildiğimiz “ne iş olsa yaparım” anlayışı öğretme, kendini geliştirme ve bilgiyi paylaşma basamağına gelince işler değişti. Özverininse bu meslekte ne anlamsal ne de edimsel bir karşılığı var artık.
Kendi adıma, üniversitede genç araştırmacıların akademik yükselme için puan peşinde, yamalı bohça misali her telden çalan, ancak dizinlerde tarandığı için geçer akçe dergilere YZ destekli ya da bol esinlenmeli, çalıp çırpmalı makaleler yetiştirme gayreti içinde debelenip durduğu bir ortamın hüzünlü tanığı olmak da bize düştü. Bu eğreti, günü kurtaran ve her an yeni bir uygulamayla sona erecek ve muhtemelen yerine daha beteri gelecek yapılanma ne bilim insanı ne de dünyaya dikkatle bakabilen, içinde bulunduğumuz dünyayı farklı açılardan okuyabilen bir üniversite gençliği yetiştirecektir.

Teknik anlamda öğretmene yüklenen takip ve gözetmenlik görevine, müfredat ve içerikler konusunda getirilen yeni talepleri de eklersek eğitim “neferleri”nin sürekli artan görevlerle donatıldığını anlayabiliriz.
Olsun, Siz Yine de Çalışın
Verilen öğretimin içeriği açısından bakarsak ilk, orta, lise ve üniversite düzeyinde öğrencilerle çalışan öğretim personeli sıklıkla değişen ölçme ve değerlendirme ölçütlerine (sınav sistemi) uyum sağlayarak, ucundan kıyısından ya da tam ortasından budanan içeriklerin öğretim pratiklerinde bulacağı karşılığı denkleştirmeye çalışarak farklı farklı mesailere boğulmuş durumda. İlkokuldan liseye çeşitli formasyon, çalıştay, bilimsel toplantı gibi etkinliklerden edindiğim temel izlenim, özellikle (kendi alanım olan) edebiyat ve dil öğretiminde öğrencilerin derse göstermeleri gereken dikkati toplamaları ve öğrenciyi sınıfta etkin bir özne durumuna getirmekte öğretmenlerin insanüstü bir çaba harcadığı. Örneğin lise düzeyinde, öğrencilerin cep telefonlarına erişimleri olmadığı halde, öğretmenlerin bir yandan ders yaparken bir yandan da tabletlerden ders sırasında sosyal medyaya girip girmediklerini gözlemlemek durumunda olması iletişim teknolojilerinin dayattığı en ciddi sorunlardan biri. Üniversite öğrencisine böyle bir yaptırım ya da denetim uygulamak tabii söz konusu değil, ancak öğrencinin bir yetişkin gibi davranmasını beklemek, kontrol edilmesine gerek duymadan ders yapmak da maalesef artık bir hayal.
Üniversite öğrencisinin öğrenim hayatında yaşadığı bütün sıkıntılar ilk, orta ve liseden kaynaklanmaktadır.
Teknik anlamda öğretmene yüklenen takip ve gözetmenlik görevine, müfredat ve içerikler konusunda getirilen yeni talepleri de eklersek eğitim “neferleri”nin sürekli artan görevlerle donatıldığını anlayabiliriz. Örneğin Milli Eğitim Bakanlığı Orta Öğretim Genel Müdürlüğü sayfasında 2025 yılında güncellenen haberden anladığımız kadarıyla Eğitim Kurulları ve Zümreleri Yönergesinde değişikliğe gidilmiş; ilke ve kararlar şu şekilde dile getirilmiş: “Eğitim kurulları ile zümrelerin faaliyetleri; Bakanlık, il, ilçe ve eğitim kurumu düzeyinde oluşturulacak kurullar ile eğitim ve öğretimin bir plan çerçevesinde yürütülmesi (…) Öğrencilerin öğrenmeye teşvik edilmesi ve öğretmenlerin mesleki motivasyonlarının artırılmasının yanı sıra eğitim kurumu ile çevre birlikteliğinin gerçekleştirilmesine katkı sunmak amacıyla, eğitim paydaşları ile ortak belirlenecek kurallar çerçevesinde; öğrencilerin, ilgi, istek ve yetenekleri doğrultusunda tanıtım ve rehberlik hizmetlerinin yapılması” vurgulanmış; “Eğitim kurulları ile zümrelerin faaliyetleri kapsamında; Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile uyum sağlanması noktasında birtakım düzenlemeler” öngörülmüştür. (https://ogm.meb.gov.tr/www/egitim-kurullari-ve-zumreleri-yonergesi039nde-duzenleme/icerik/2185)
Bu yönerge içeriğinden anladığımız, öğretmenlerin eğitim öğretim faaliyetlerini çeşitli aralıklarla ve (bence) sıklıkla güncellenen taleplere göre düzenlemek durumunda olduğudur. Liselerde öğretmenlerin haftalık ders planı uygulama yükümlülüğünün yanı sıra, bu yıl performans değerlendirmesi ve öğrenci gelişim değerlendirmesi, (her ünite için) öğrencilerin kazanımlarının akademik ve rekreatif düzlemde e-okul üzerinden eğitim öğretim çıktıları halinde kayda alınması istenmektedir. Böyle bir mesainin öğrencinin ders süresince dikkatini canlı tutarak, işlenen konuyla ilgili optimum bilgiyi edinmesini sağlamaya çalışan öğretmenin iş yükünü ciddi biçimde artırdığı açıktır. Dileğim, bu uygulamaların sonuçlarının tartışıldığı şeffaf tartışmaları dinlemek ve bir işe yaradıklarını görmek. Çünkü üniversite öğrencisinin öğrenim hayatında yaşadığı bütün sıkıntılar ilk, orta ve liseden kaynaklanmaktadır.

Sosyoekonomik düzey öğrenci başarısı üzerinde etkili.
Diplomamla Ne Yapabilirim?
Üniversitelerde görevli personelin durumu farklı değil; üniversitelerin akreditasyon sistemi öğretim üyelerinden benzer bir mesaiyi talep etmektedir. Bilindiği gibi, akreditasyon bir “kalite” onayı; fakültelerin ya da yüksek okulların bağımsız bir kuruluş tarafından saptanmış, “öğretim niteliğini yükseltmeyi” amaçlayan kurallara ve amaçlanan kaliteye uygunluğu gösteren resmi bir onaydır (Bu durumda lise ve öncesi eğitimin niteliğini hep birlikte sorgulama hakkımız da doğuyor.) Bu onayı alan yani akredite olan bölümler verdikleri öğretimin iyi ve kaliteli olduğunu bir bakıma belgelemiş olduklarından giderek artan bir ısrarla yönetimler bu süreci zorunlu kılıyorlar.
Bu sistemde, bölümlerde sürdürülen öğretim ve yan faaliyetlerin öğrenciyi temel alan bir yaklaşıma göre sekretaryası bol (ders çıktılarının kayda alınması, sınav evrakının denetime hazır şekilde tasnif edilmesi, cevap anahtarlarının hazırlanması, öğrenci etkinliklerinin planlanması ve bir kaydının bulundurulması, bilgi sistemlerinden öğrenci taleplerinin hemen yanıtlanması, öğrenci taleplerinin anketlere yansıması, vb.), bilimsel yoğunluğu düşük bir alanda şekillenerek beş yılda bir denetimden geçeceğini anlamalıyız. “Güvenilir ve güçlü bir diploma” için bilimsel faaliyetlerimizi neredeyse geriye çekerek, özellikle yoğun öğrenci nüfusu barındıran ve bu kalabalık öğretim elemanı/öğrenci nüfusuyla bir türlü örtüşmeyen fiziksel koşullar içinde, bir başka deyişle öğretim elemanına hiçbir konfor, hiçbir elverişli çalışma ortamı sunmayan bir ortamda beş yılda bir denetimden geçeceğiz. 27.03.2026 tarihli YÖK sayfasında yer alan sayılara göre ülkemizde devlet üniversiteleri öğrenci sayısı: 5.445.808; vakıf (özel) üniversiteleri öğrenci sayısı ise 838.664. (https://istatistik.yok.gov.tr/). Akreditasyon süreçlerine neden özel üniversitelerin daha istekli, devlet üniversitelerinin özellikle elemanı az, öğrencisi kalabalık bölümlerinin çekimser durduğunu sanırım bu sayılar anlatıyor.
Türkiye’de üst sosyoekonomik düzeydeki öğrenciler ile alt düzeydeki öğrenciler arasındaki başarı farkının birçok ülkeye göre daha belirgin olduğu belirlenmiş.
Üniversitede öğretim kalitesi düzenli denetimlerle artırılmaya çalışılırken YÖK’ün 2025 verilerine göre Türkiye’de üniversitede okuyan kişi sayısı geçen yıla göre %5 azalmış durumda. 7 milyon 81 bin öğrenciden 6 milyon 715 bine gerileyen sayısal düşüş, basında yayımlanmış eğitim sayfalarından öğrendiğimiz kadarıyla yıllar sonra ilk kez üniversite sayısının artmasına rağmen yaşanmış; eğitim uzmanları bu gerilemeyi gençlerin bir kısmının açık ve uzaktan öğretim programlarına yönelmesi, erken yaşta iş hayatına atılmak durumunda kalması ve geleceğe dair belirsizlik hissiyle ilişkilendiriyor. Kaldı ki bizim programlarda da (dil ve edebiyat) öğrencilerimizin ezici çoğunluğunun çalışıyor olması, bir kısmının ailelerine destek olmak durumunda kalması hem motivasyonlarını hem de akademik başarılarını düşürmektedir.
Girişte andığım Pisa değerlendirmelerinin (2023 yılı için) dikkat çeken bulgularından biri de sosyoekonomik düzeyin öğrenci başarısı üzerindeki güçlü etkisi olmuş; Türkiye’de üst sosyoekonomik düzeydeki öğrenciler ile alt düzeydeki öğrenciler arasındaki başarı farkının birçok ülkeye göre daha belirgin olduğu belirlenmiş. Özetle, düzenli olarak eğitim/öğretim kurumlarına getirilen ve yapılan eğitimi değerlendirmeye yönelik, nitelikli eğitimi yaygınlaştırma projelerine karşın yoksullaşan Türkiye’de ilk, orta, lise ve üniversite öğretiminde başarı/başarısızlık karnesi birkaç yönden düşünülmeli. Daha açık deyişle, öğretimin karar verici merciinin (artık neresiyse o merci) bizlerden talep ettiği mesai daha geniş ölçekte yapısal koşullarla desteklenmedikçe öğretim personelini bezdiren bir mesai olmaktan öteye gitmeyecek.

Çocuklarının nitelikli eğitim alması için belli başlı okulları tercih eden, özellikle muhafazakâr ailelerin beklentisini İmam Hatip Okulları karşılıyor gibi değil.
Bunca Kalite Girişimi Varken Kimler Memnun?
İlkokul ve lise düzeyinde gözlemlere dönersek geçtiğimiz seçimler öncesinde kamuoyunda paylaşılan anketlerde iktidar partisine oy veren seçmenin yüzde yetmişinin çocuklarının aldığı öğretim ve eğitimden memnun olmadığını okumuştum. Bir başka deyişle sadece muhalefete oy veren kesimin değil, toplumun büyük bir kesiminin memnuniyetsizliğini görmek ve evlatlarını bu sistemde tutmaktan hoşnut olmadığını söylemek yanlış olmaz. Öte yandan 2000’lerden başlamak üzere düz liselerin giderek azalması ve İmam Hatip Okullarının yayınlaştırılarak neredeyse düz liselerin yerini alması normal lise gibi sunulması eğitim hayatımızla ilgili ciddi bir veridir.
Türkiye’de her biri farklı içeriklere sahip birçok lise türü var. Fen Lisesi, Sosyal Bilimler Lisesi, Anadolu Lisesi, Güzel Sanatlar Lisesi, Spor Lisesi, Anadolu İmam Hatip Lisesi, Çok Programlı Anadolu Lisesi, Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Akşam Lisesi, Açık Öğretim Lisesi. (https://www.kulturkurs.com/rehberlik/lise-turleri-nelerdir)
Resmi sitelerde uzun uzadıya bu liselerin içerikleri ve hangi öğrenci profiline uygun olduğu anlatılmakla birlikte özel okullara ait fazla bilgi bulamıyoruz. Oysa büyük şehirlerde, özellikle de İstanbul’da yabancı dilde eğitim veren liselerin son yıllarda giderek revaçta olması gözden kaçırılacak gibi değil. Bakanlığının sıkı denetimlerle takip ettiği bu okullar yıllarca milli kültürümüze ve dini geleneklerimize tehdit gibi algılanmış, buradan mezun olanlar beyni yıkanmış ve kendi kültürüne yabancılaşmış kişiler olarak görülürdü. Bu şehir efsanesini bir yana bırakacak olursak, verdikleri nitelikli eğitimle bu liseler yapboz bir eğitim sistemi içinde mütedeyyin ailelerin tercih ettiği kurumlar olmuştur.
Çocuklarının nitelikli eğitim alması için belli başlı okulları tercih eden, özellikle muhafazakâr ailelerin beklentisini İmam Hatip Okulları karşılıyor gibi değil. Öyle olsaydı “Türkiye’nin Özgün Eğitim Modeli İmam Hatip Okulları 1913-2022” gibi bir eğitim araştırmasının raporuna ve buradaki verilerin savunulmasına gerek kalmazdı. Kaynaklardan okuduğumuz kadarıyla Türkiye genelindeki imam hatip okullarına ilişkin sayısal veriler imam hatip okullarının tüm okullar içindeki oranının yüzde 13,49, tüm ortaokul ve lise öğrencileri arasındaki imam hatip öğrencisi oranları da lisede 10,34; ortaokulda ise 13,87. “Ülkeye değer katan okullar” arasında prestijli ve köklü bir eğitim modeli olarak tanımlanan İmam Hatip okullarında, ortalama her on öğrenciden biri okumakta. (https://www.indyturk.com; Independent Türkçe,Salı 20 Eylül 2022 16:35) Burada sosyoekonomik koşulların belirleyici olduğunun sanırım hepimiz fakındayız.
Sonuç Yerine: Yalnız Değiliz ve Yola Devam Edeceğiz
Milli Eğitim Bakanlığı’nın, ülkedeki genç nüfusun ihtiyaçlarına yanıt verecek nitelikte zengin bir perspektife sahip politikalar geliştiren bir merci olması gerekirken söz konusu süreçler, neredeyse günü gününe alınan kararlarla ilerliyor. Sınav sistemlerinde yapılan değişiklikler, müfredat kitaplarının değiştirilmesi, okuma yazma öğreniminde sıklıkla değiştirilen yöntemler ya da devlet ve özel okullarının statülerinde yapılan değişiklikler milli eğitimin kalıcı, tutarlı ve bütüncül bir eğitim öğretim politikası üretmeyi istemediğini, günün koşullarına cevap veren düzenlemelerle ilerlediğini göstermekte. Bunlara öğretim personelinin mesleki ve sosyal-ekonomik açılardan sıkıntılarını ve öğrencilerin motivasyon yitimini eklersek ortaya çok da iç açıcı bir manzara çıkmıyor.
Öğrencilerin araştırma kültüründen uzaklaşması, en basit bir kişisel ödevde YZ kullanması, kendini geliştirecek hatta olgunlaştıracak araştırma olanaklarına yabancılaşması yalnızca bize özgü bir koşul değil.
Öncelikle bu sıkıntıların ortasında yalnız olmadığımızı belirtmek isterim.
Fransa’da üniversitelerin özerkliklerinin azalması, bütçelerin eşitsizliği karşısında kurumların şikâyetleri bitmek bilmiyor. Özellikle araştırmalara ayrılan payın düşmesi, kesintilere uğrayan bütçeler, üniversitelerin kaynak sıkıntıları Fransa’da yayımlanmış birçok rapora göre üniversitelerde sürdürülen araştırmaları tehdit ediyor. Öğretmenler gibi üniversite öğretim elemanlarının da maddi sıkıntıları bozulan ekonomik dengelerin genel tablosu içine yerleştiriliyor. Öğrencilerin araştırma kültüründen uzaklaşması, en basit bir kişisel ödevde YZ kullanması, kendini geliştirecek hatta olgunlaştıracak araştırma olanaklarına yabancılaşması yalnızca bize özgü bir koşul değil. Özetle, içinden geçmekte olduğumuz ekonomik, sosyal siyasal ve ahlaki kriz gelişmiş saydığımız ülkelerde de eğitimi vurmakta. Okuma yazma seviyesinin gerilemesi, bilgiye ulaşma ve bilgiyi doğru kullanma becerilerinin gerilemesi, YZ’ye teslim olma gibi öğrencileri kuşatan sorunlardan herkes mustarip.
Kendi mahallemize dönersek, yönetimlerden öğretim programlarının nitelikli hale getirilmesi için bizlere dayatılan denetleme ve değerlendirme sistemlerinde öğrencinin gerçek talebinin, nihai arzusunun tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz, ancak öğrencilerin örneğin üniversiteye geldiklerindeki mevcut bilgi donanımlarına, anadili ve yabancı dil edinimine ilişkin sıkıntılara baktığımızda, çalışanlara dayatılan kalite yükseltme yol yordamının gerçekçi olmadığını söylemek mümkün. Bugün üniversite öğrencilerinin diplomaları onlara yaşadığı şehirde kalıcı ve tatmin eden bir iş sağlamaktan ziyade gelişmiş ülkelerin kapılarını açan, yani “daha iyi gelecek için” göçmenlik yolunun taşlarını döşeyen bir araca dönüşmüş durumda. Yazımın başlarında kullandığım “Diplomamla ne yapabilirim?” sorusuna, onca akreditasyon işlemlerinin sunduğu paradoksal bir yanıt gibi. Bu durum karşısında yani bütün çelişkilerin ortasında bizler de bildiğimiz işi, yani öğrencilere okuduğu alanı sevdirmeyi, bilgi dostu yapmayı, soru soran ve eleştirel düşünebilen bireyler olması için çalışmayı sürdüreceğiz.
