Mathıeu Belezı, Toprağa ve Güneşe Saldırmak
Mathieu Belezi’nin Ocak 2026’da Süleyman Doğru çevirisiyle İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Toprağa ve Güneşe Saldırmak (Attaquer la Terre et le Soleil) romanı, XIX. yüzyıl Cezayir işgalinin travmatik dehşetini, sömürgecilik edebiyatının geleneksel temsil kalıplarını parçalayarak estetik ve ontolojik bir kırılma noktasına taşır. Eser paralel kurguyla iki farklı sesin soluğunda seyreder. Bir yanda Seraphine’in ailesiyle birlikte tarım kolonisinde savrulup paramparça oluşunu anlatan “Meşakkatli İş”, diğer yanda işgalci Fransız askerin gözünden korkunç emirlerin sorgusuz sualsiz nasıl yerine getirildiğini gözler önüne seren “Kan Banyosu”. Bu ikili anlatı hem sömürgeci vahşeti hem de travmayı bireysel ve kolektif düzlemde bütün çıplaklığıyla ortaya koyar; Belezi, anlatı stratejisiyle sömürgecilik literatüründe sıkça karşılaşılan “işgalci-yerli” ikiliğini aşar ve şiddet anaforunun açtığı çatlakları derinleştirir.
“O sırada içimden adaletin zenginler tarafından yoksulların öfkesini yatıştırmak için icat edilmiş bir sözcük olduğunu geçiriyordum, iyi düşünüldüğünde adalet diye bir şey yoktu, onsuz yaşamayı öğrenmek ve Tanrı’nın dünya üzerine ayak basan her insana layık gördüğü kaderi kabullenmek gerekiyordu.”

Habra Muharebesi, 1835
Bu aklı ve vicdanı devre dışı bırakan koro hali, Fransa, uygarlık ve barbarlık üçlemesini bir sanrıya dönüştürerek “meşakkatli iş” ile “kan banyosu” arasındaki ince çizgiyi yok eder.
Sömürgecilerin Hayalleri
Sömürgecilik aygıtını bir delirium (sanrı) diliyle yeniden inşa eden Belezi, noktalama işaretlerinden arınmış, ritmik ve koro halindeki bir ağıtı andıran üslubuyla romantize edilmiş “medeniyet vaadi”ni toprağın ve güneşin maddi direnciyle karşı karşıya getirir. Doğanın düşmanlaştığı, şiddetinse gündelik bir rutinle sıradanlaştığı anlatıda tarihsel gerçeklikle kurgunun sınırları bulanıklaşır. Nitekim okur sömürgeleştirmenin hem öznesini hem de nesnesini yutan devasa bir öğütme makinesinin içinde, tarihin kanayan yarasına, kolonicilerin hayallerinin çöküşüne ve askerlerin kitlesel imha eylemlerine tanıklık eder.
Belezi’nin sömürgecilik literatüründe, genellikle ihmal edilen 1830’lar ve 40’lar Cezayiri’ne, yani işgalin genetik kodlarının yazıldığı karanlık başlangıca yönelmesi, Fransız kolektif hafızasındaki büyük boşluğu hedef alan stratejik bir müdahaledir. Sömürgecilik sonradan ortaya çıkan bir “politik hata” değil, en baştan kurgulanmış bir “insanlıktan çıkma” sürecidir. Metnin ritmi, ulusal ölçekte bir mitoloji üretmek yerine, toplumsal ağıtın nakaratına dönüşürken Seraphine’in dinsel bir trans halini andıran “Tanrı’nın azizeler azizesi anası” (Sainte et sainte mère de Dieu) yakarışları, askerlerin “Biz melek değiliz” (Nous ne sommes pas des anges) şeklindeki mekanik ve ideolojik sloganıyla çarpışır. Bu aklı ve vicdanı devre dışı bırakan koro hali, Fransa, uygarlık ve barbarlık üçlemesini bir sanrıya dönüştürerek “meşakkatli iş” ile “kan banyosu” arasındaki ince çizgiyi yok eder. Mamafih koloniciler vaat edilen toprağın sahipleri değil, ilhak ve işgalin ucunda sallanan, sömürgeciliğin ikiyüzlü doğasını temsil eden ve kendi devletlerinin siyasi-askeri yalanları altında ezilen modern gölge-figürlerdir.
Romanın başlığında yer alan saldırmak eylemi, bir coğrafyanın ilhak ve işgaliyle birlikte sömürgeci aklın toprağın ve güneşin mutlak direncine karşı giriştiği beyhude savaşı simgeler. Metin antroposentrik bakış açısına keskin bir eleştiri getirir. Anlatıda doğa, üzerine medeniyet projeksiyonları yansıtılacak edilgen bir nesne yahut pastel tonlarında bir manzara resmi midir? Hayır; aksine, sömürgecinin tüm rasyonalitesini yutan, ona aktif direnç gösteren cezalandırıcı bir metafizik öznedir. Güneş karakterleri aydınlatmaz; onları deliliğe sürükler, kavurucu ışıklarını kahhar bir gözcü edasıyla bedenlerine, ruhlarına ve iradelerine saplayarak zavallılıklarını deyim yerindeyse zihinlerine kazır. Burada “sömürgeci bakışın” mülkiyet arzusu, toprağın dilsiz ve karanlık reddiyle karşılaşır ve kolonicinin yabancılığı yüzüne sert tokatlarla (kolera, sıtma, kuraklık, sel, fiziksel yıkım vd.) nakşedilir.

Mazagran Muharebesi, 1840
Romanı Yükselten Biçim
Romandaki köklü çatışma yazarın tercih ettiği “nefessiz” yazım tarzıyla dilsel bir düzleme taşınır. Noktalama işaretlerinin reddi ve cümlelerin birbirinin üzerine yıkıldığı polifonik yapı, okuru konforlu konumundan söküp alır ve onu klostrofobik bir atmosferin içine hapseder. Séraphine’in sessiz çığlıkları ile Fransız askerin katliam raporları arasında nefes alacak bir boşluk bırakmayan bu boğucu ritim, sömürgeciliğin kaotik ve kendini imha eden akışını kararlılıkla metnin dokusuna işler. Böylece okur bir cümleden diğerine geçerken ya da bir vahşet ânından başka bir sorunsala savrulurken bu ritüelistik karanlığın içinde sömürgeciliğin durdurulamaz bir doğa olayı gibi gerçekleştiğini bedeni ve ruhuyla kavrar.
“Cezayir’deki komutanlarımın katil kafalarınızı canımın istediği gibi kesme hakkını bana vermediğini mi düşünüyorsun? Öyleyse çok yanılıyorsun, on yıldır bütün zamanımı köylerinizi ve tarlalarınızı yağmalamakla, bana direnenleri öldürmekle, karılarına tecavüz etmekle geçiriyorum, asker olarak benim görevim bu, yerine getirmem için bana gereken her şeyi veriyorlar ve zaferler kazandığımda beni hem Cezayir’de hem de Fransa’da kutluyorlar.”
Yazar dili bir neşter gibi kullanarak görünmez kılınan tarihi ve toz katmanlarının altındaki gerçeği gün yüzüne çıkarır. Bu nedenle didaktik tondan kaçınır ve iç seslerini çoğaltarak çarpıcı imgeler ve dramatik bir ritim duygusuyla anlatısını örer.
Belezi’nin mekânla birlikte yarattığı atmosfer, sömürgecinin zihnindeki “vaadedilmiş cennet” illüzyonunu sistematik yıkıma uğratan aktif bir direniş alanıdır. Akdeniz’in karşı kıyısındaki Cezayir toprakları, üzerine medeniyet inşa edilecek salt bir mülkiyet nesnesi değil, işgale karşı topyekûn ontolojik direnç gösteren, anlatının üçüncü ana kahramanıdır. “Güneşe ve hırçın toprağa karşı savaşmak” ifadesinde kristalleşen bu çatışma dinamiği, bitmek bilmeyen sağanaklar, baş döndürücü rüzgârlar ve kolera salgınlarıyla sömürgecinin kâbusu olur. Çöl aslanlarından hastalıklara, saldırılardan maddi manevi kayıplara kadar her unsur sömürücüye kesilen birer “ilahi ceza”dır. Dolayısıyla mekân ne romantize edilmiş bir ajans ne de etkisiz bir arka plandır; aksine, her tarım arazisinin etrafını ölümcül bir engelle çeviren, sömürgeciyi kendi hayallerinin enkazı altında bırakan saldırgan bir varlıktır. Bu göstergesel ve düşmanlaşmış çevre, insanın doğa karşısındaki çaresizliğiyle birlikte sömürgeci kibrin doğanın mutlak hakikati karşısındaki varoluşsal iflasını da belgeler.
Toprağa ve Güneşe Saldırmak, akademik ciddiyeti poetik dilin ekonomisiyle harmanlayan güçlü yapısal dinamiklere sahiptir; yer yer Faulkner’ın yoğun, natüralist ve çok katmanlı üslubunu andıran bu yapı, sömürgeciliğin parlatılmış yalanlarını dilin kıyısında isyan duygusuyla protesto eder. Yazar dili bir neşter gibi kullanarak görünmez kılınan tarihi ve toz katmanlarının altındaki gerçeği gün yüzüne çıkarır. Bu nedenle didaktik tondan kaçınır ve iç seslerini çoğaltarak çarpıcı imgeler ve dramatik bir ritim duygusuyla anlatısını örer. Romanın okur üzerinde yarattığı duygulanım –zorunluluk hissi– “geçmişte kötü şeyler yaşanmadı ya da olmadı” masalını reddeden vicdani bir uyarı niteliği taşır. Belge roman formatındaki anlatı, okuru tarihin karanlık izlerinde bugün hâlâ sızlamaya devam eden Kara Kıta’nın hafıza kırımıyla yüzleşmeye mahkûm eder.

Fransız işgalinin kronolojik haritası, 1830-1962
Belezi, klasik romantizmin alışılagelmiş pastoral dinginliğini yadsır; koloniciler doğanın gazabı ve açık saldırılarla boğuşurken kolonileştirdikleri toprakların asıl sahiplerine yöneltilen sistematik zulmün hem pasif suç ortağına hem de aktif yürütücüsüne dönüşürler.
Anlatının Boyutları
Romancı, sömürgecilik aygıtının işleyişini ideolojik bir meşruiyet perdesinin arkasına gizlemeden, adeta bir anatomi dersinin soğukkanlılığıyla ve gündelik hayatın en pespaye rutini içinde sunar. Romanın dramaturjisini belirleyen bu kanıksanmış vahşet, sömürgeci cephede periyodik bir sapma değil; biyolojik ve fizyolojik ihtiyaçların ötesine geçip hazla beslenen, lağım gibi akan tarifi namümkün eylemler silsilesidir. Fransız askerlerin “biz melek değiliz” nidaları eşliğinde ritüelleştirdiği bu kan banyosu, Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı kavramını aşarak şiddetin içinde eriyen, ruhsal dengelerini ve akli melekelerini yitiren militarist çoğunluğun çöldeki sistematik çöküşüdür.
Diğer yanda Séraphine karakteri üzerinden kristalleşen “tarım illüzyonu”, Fransa hükümetinin cennet vaadiyle Afrika’nın ortasına savurduğu yerleşimcilerin bir yandan “medeni efendi” rolüne tutunurken beri yandan doğanın karşısında diz çökmüş sefil kurbanlara evrilen trajedilerini estetik, etik ve tarihsel düzlemde imler. Belezi, klasik romantizmin alışılagelmiş pastoral dinginliğini yadsır; koloniciler doğanın gazabı ve açık saldırılarla boğuşurken kolonileştirdikleri toprakların asıl sahiplerine yöneltilen sistematik zulmün hem pasif suç ortağına hem de aktif yürütücüsüne dönüşürler. Bu durum, sömürgecilikte “mağduriyetin” işlenen suçları ve ahlaki sorumluluğu aklayıp aklamadığına dair sert bir felsefi tartışmayı da beraberinde getirir.
“Fransa’nın, sizin barbar topraklarınıza barış getirme, cahil beyinlerinize bin yıllık bir kültürün altınlarını sunma gibi ilahi bir görevi var! Hoşunuza gitsin ya da gitmesin! Uzattığımız eli geri çevirenler yerle bir edilecek, ezilecek, kılıçlarımız ve süngülerimizle lime lime doğranacaklar.”
Belezi’nin kurguladığı apokaliptik evren, Cormac McCarthy’nin Blood Meridian eserindeki arketiplerle örülü kara lirizmle yakın bir ilişki kurar; dolayısıyla burada şiddet arkaik bir doğa yasası gibi işler. Albert Camus’nün Yabancı’sında ahlaki yargıları felç eden kör edici Cezayir güneşi, Belezi’de sömürgecinin bütün rasyonalitesini kavuran ontolojik bir cezaya dönüşür; J. M. Coetzee’nin Barbarları Beklerken eserindeki sınır boylarını kollayan sömürgecinin içsel çöküşü ve vicdani felci de metnin neredeyse her satırına sızar.

General Valee’nin birlikleri Cezayir’de Demir Kapılar Geçidi’nde, 1839
Bu anlamlı karşılaştırmalar sanatın “devlet şiddeti”yle kurduğu çatışmalı ilişkiyi berraklaştırır. Şiddet artık tarihsel bir olay örgüsü ya da epistemik bir unsur değil, varoluşsal bir durumdur. Üstelik metnin mesafeli –tarafsız– tonu sömürgeciliğin estetize edilmesine izin vermez. Tam tersine, estetik burada tarihsel tümörü inceleyen bir cerrahın neşterindeki hassas dokunuşları andırır; sömürgeci aklın, sarsmayı ve şaşırtmayı seven doğanın yasaları karşısındaki beyhude çırpınışını üryan biçimde gözler önüne serer.
Eser sömürgecilik sonrası kuramın “ötekileştirme” süreçlerini tersyüz ederek sömürgeciyi yöneten özne konumundan, yok olan nesneye indirger. Aimé Césaire’in Sömürgecilik Üzerine Söylev’de belirttiği, “uygarlaştırma” mitinin sömürgeciyi bizzat barbarlaştırması süreci, Belezi’nin karakterlerinde fiziksel çürümenin ve metafizik bir iflasın paradoksunda somutlaşır. Franz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’nde tarif ettiği sömürgeciliğin hem ezen hem ezilen üzerindeki psikopatolojik yıkımı, romanda doğrudan insan eti üzerinde icra edilen bir “biyopolitika” olarak okurun karşısına çıkar. Fransız karakterlerin yaşadığı bedensel yıkım, sömürgeci ideolojinin normatif çürümesinin bir dışavurumudur; bu nosyon sömürgeciliğin haritalar dışında, insan bedeni ve ruhu üzerinde de bir imha operasyonu olduğunu kanıtlar.
Belezi “kazananlar” tarafından parlatılmış resmi tarihi ve kahramanlık hikâyelerini edebi titizlikle kazıyarak, alttaki paslı ve kanlı gerçeği; yani toprağın ve güneşin kendilerine zorla malik olunmasına direnen kör öfkesini, evrensel trajedinin merkezine yerleştirir.
Belezi, okuru ortak hafızanın erişilmez ve karanlık dehlizlerinde soru bulutlarıyla dolaştırır; bu nihayetinde ciddi bir hesaplaşmadır.
“Ve işte o anda kendimi uçsuz bucaksız gökyüzünün altında bir saman çöpü gibi yitik, güneşin, koleranın, sıtmanın, aç yırtıcı hayvanların ve biz, gâvurlara tahammül edemeyen ve her birimizi aslanın avına karşı sergilediği vahşilikle avlamak isteyen (zira netice itibarıyla dönüşmeye başladığımız şey buydu, avdık) yerli halkın merhametini terk edilmiş hissettim.”
Mathieu Belezi anlatısında Fransız sömürge imparatorluğunun ışıltılı “uygarlaştırma misyonu” efsanesini, geride yalnızca yanmış köyler, ceset yığınları ve onarılamaz ruhsal enkazlar bırakan bir yıkım anlatısı –kroniği– şeklinde kurar. 1840’ların Cezayir’inde geçen bu tarihsel kesit, General Patrice de Mac-Mahon, General Louis-Philippe due d’Aumale ve diğer subayların ya da spesifik askeri kronolojilerin ötesinde, sömürgeciliğin çağı ve coğrafyayı aşan değişmez karanlık mantığını cesurca dile getirir.
Pekâlâ, “insanlığın yavaş yavaş yitirilişi” sadece süngünün ucundaki toprakların asıl sahipleri ve yerli topluluklar için mi geçerlidir, yoksa medeniyet getirme iddiasıyla kendi barbarlığında boğulan işgalciler için de mi? Kaçınılmaz son, Cezayir’in toz yüklü, kuru ve kavurucu sirokko rüzgârıyla kapılara dayanacaktır. Belezi “kazananlar” tarafından parlatılmış resmi tarihi ve kahramanlık hikâyelerini edebi titizlikle kazıyarak, alttaki paslı ve kanlı gerçeği; yani toprağın ve güneşin kendilerine zorla malik olunmasına direnen kör öfkesini, evrensel trajedinin merkezine yerleştirir.
Kurmaca ile tarihsel gerçekliği çöl taşı sıcaklığında parıldayan bir yalınlıkla iç içe geçiren Belezi, okuru ortak hafızanın erişilmez ve karanlık dehlizlerinde soru bulutlarıyla dolaştırır; bu nihayetinde ciddi bir hesaplaşmadır. Yazar, Séraphine’in doğaya ve Tanrı’ya yakaran, belirgin motiflerle bir ırmak gibi çağlayan lirik iç monologlarıyla isimsiz Fransız askerin şiddeti olağanlaştıran, darbeli ve mekanik sloganlarla örülü sert dili arasındaki uçurumda kurmuştur yaratısını. Biri pastoral bir ağıtın hüznünü, diğeriyse kıyım ve katliamların ardından yitirilen insanlığın militarist jargonunu taşıyan bu iki zıt ses, sömürgeciliğin hem bir “meşakkat” hem de bir “vahşet” olduğu gerçeğinde birleşir.
Özetle, Toprağa ve Güneşe Saldırmak salt geçmişin kritiği değil, bugün hâlâ farklı modern teknikler ve ihtişamlı maskelerle varlığını sürdüren her türlü tahakküm biçimine karşı, dilin imkânlarıyla örülmüş zamansız bir vicdani barikat olarak yankılanır. Metin ne bir kahramanlık ne de ihtişamlı bir zafer hikâyesidir; geriye kalan Akdeniz’in öteki yakasında yer alan efsunlu toprakların üzerinde asılı duran güneşin kavurduğu dilsiz ve mutlak bir hakikattir.

