Abdullah Çatlı: Bir Devletin Sureti

Bahçelievler katliamı, Türkiye’de paramiliter şiddetin bireysel radikallikten değil, devlet destekli bir siyasi stratejiden beslendiğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.

Son dönemde çekilen ve yakında vizyona girmesi beklenen bir film, Türkiye’nin yakın tarihindeki tartışmalı figürlerden birini yeniden gündeme taşıyor: Abdullah Çatlı…

Sinema çoğu zaman tarihsel kişilikleri dramatik bir anlatının içine yerleştirir; onları bazen kahraman, bazen karanlık bir karakter, bazen de bir dönemin sembolü olarak yeniden kurar. Ancak böyle figürler söz konusu olduğunda sinemanın sunduğu hikâye çoğu zaman gerçek tarihin yalnızca küçük bir bölümünü görünür kılar.

Oysa bazı insanlar vardır; hayatları bir biyografi değildir. Bir dönemin karanlık anatomisidir…

Abdullah Çatlı da böyle bir figürdür. Onu yalnızca bir biyografinin ya da birkaç dramatik olayın kahramanı olarak okumak mümkün değildir. Çünkü Çatlı’nın hikâyesi tek bir insanın hayatından çok daha geniş bir tarihsel bağlama uzanır. Bu yazı, o figürü yeniden anlatmaktan çok, onun ortaya çıktığı siyasal zemini ve Türkiye’de devlet, paramiliter siyaset ve şiddet arasındaki ilişkinin tarihsel çerçevesini anlamaya çalışıyor.

Bu nedenle anlatılan hikâye, yalnızca bir biyografi ya da olaylar kronolojisi olamazdı. Bu olayların arkasında daha geniş bir tarihsel bağlam ve uluslararası güvenlik mimarisi vardır. Metnin akışını bozmamak için bu geniş çerçeveyi yer yer köşeli parantez içinde verilen kısa “hipotez” notlarıyla işaretliyorum. Bu notlar anlatılan olayların arkasındaki yapısal bağlamı hatırlatmak içindir.

[Hipotez 1: Abdullah Çatlı’nın ortaya çıktığı siyasal zemin yalnız Türkiye’ye özgü değildir. Soğuk Savaş boyunca CIA ve NATO koordinasyonunda kurulan küresel kontrgerilla ağının Türkiye’deki uzantıları, ülkücü militan kadroları bu ağın yerel insan kaynağı haline getirdi.]

Çatlı’yı anlamak için Nevşehir’den başlayan hayatına değil, 1970’lerin Türkiye’sine bakmak gerekir. Çünkü o yıllar Türkiye’de siyasetin sokakta, sokakta ise silahla yapıldığı yıllardı. Silah, ve şiddet, 1968 küresel devrimci demokratik rüzgarına karşı planlı bir tuzaktı.

Devlet, önce solun üzerine silahlı ülkücü hareketi sürdü, sürecin militarize olmasına zemin yarattı, sonra da bu zeminde Türkiye 68 Demokratik Gençlik hareketinin militarize olmasını zorladı.

1970’lerin sonuna gelindiğinde Türkiye’de bölünmemiş mahalle kalmamış gibiydi. Sağ ve sol çatışması yalnızca üniversitelerde ya da siyasal örgütlerin çevresinde değil, gündelik hayatın içinde yaşanıyordu. Mahalleler, kahvehaneler, öğrenci yurtları ve üniversiteler fiilen iki ayrı dünya haline gelmişti. Bir sokağın sonunda sol örgütlerin kontrol ettiği bir mahalle başlıyor, birkaç sokak sonra sağ militanların hâkim olduğu başka bir dünya başlıyordu.

Bu çatışmanın silahlı bir karakter kazanmasında ülkücü hareket belirleyici bir rol oynadı. Milliyetçi Hareket Partisi çevresinde örgütlenen Ülkü Ocakları yalnızca ideolojik bir gençlik örgütü değildi; aynı zamanda militan bir kadro havuzuydu. Anti-komünizm adına yürütülen mücadele giderek silahlı bir mücadeleye dönüştürülmüş, ülkücü hareket sokak çatışmalarının en örgütlü aktörlerinden biri haline gelmişti.

Bu ağların kuruluşunda Amerikan istihbaratının ve özellikle CIA’nın önemli rol oynadığı biliniyor. Bu yapıların kadroları çeşitli NATO eğitim programlarında ve kontrgerilla eğitim merkezlerinde yetiştirildi.

[Hipotez 2: 1970’lerin Türkiye’sindeki şiddet yalnızca ideolojik bir sağ-sol çatışması değildi. 1960 ve 1971 askerî müdahaleleriyle başlayan darbeler zinciri, ülkeyi 1980 darbesine götüren siyasal krizi adım adım hazırladı. Bu süreç aynı zamanda Türkiye üzerinde İngiltere ve ABD arasındaki nüfuz rekabetinin ve Soğuk Savaş içi hegemonya mücadelesinin de sahnesiydi.]

Ancak işin bir yönü bundan ibaret değildi. Daha ürpertici olan, bu militan dünyanın devletin güvenlik aygıtının bazı bölümleriyle kurduğu ilişkilerdi. Soğuk Savaş’ın sert atmosferi içinde “anti-komünist mücadele” yalnızca ideolojik bir tercih değil, aynı zamanda Türk sömürgeci egemenlik sisteminin kendisini yeniden üretme stratejisiydi.

Bu strateji Türkiye’ye özgü değildi. Soğuk Savaş boyunca NATO ülkelerinde komünizme karşı gizli savunma ağları kuruldu. “Stay-behind” adı verilen bu yapılar, “Sovyet işgali ihtimaline karşı yeraltı direniş örgütleri” olarak tasarlanmıştı. En bilinen örneklerinden biri İtalya’daki Gladio örgütlenmesiydi. Ancak Gladio yalnızca İtalya’ya özgü değildi. Belçika’dan Almanya’ya, Fransa’dan Yunanistan’a kadar birçok NATO ülkesinde benzer yapılar kurulmuştu.

Bu ağların kuruluşunda Amerikan istihbaratının ve özellikle CIA’nın önemli rol oynadığı biliniyor. Bu yapıların kadroları çeşitli NATO eğitim programlarında ve kontrgerilla eğitim merkezlerinde yetiştirildi. Panama’daki kontrgerilla eğitim merkezleri bu ağın bilinen eğitim alanlarından biriydi.

Türkiye NATO’nun en stratejik ülkelerinden biri olduğu için bu sistemin dışında kalmadı. Türkiye’deki karşılığı genellikle kontrgerilla olarak anıldı. Resmî olarak Özel Harp Dairesi içinde örgütlenen bu yapı, “Sovyet işgali ihtimaline karşı kurulmuş bir yeraltı direniş örgütü” iddiasıyla tasarlanmıştı. Ancak 1970’lerden itibaren bu yapının asıl rolünün iç siyaset olduğuna dair çok sayıda kanıt ortaya çıktı.

[Hipotez 3: Türkiye’de “kontrgerilla” olarak bilinen yapı NATO’nun stay-behind sisteminin yerel uyarlamasıdır; iç siyaseti biçimlendiren bir araç haline gelmiştir.]

Ülkücü hareket bu yapı için geniş bir toplumsal zemin sağladı. Anti-komünist ideoloji ile yetişmiş militan kadrolar, gerektiğinde paramiliter operasyonlarda kullanılabilecek bir rezerv olarak görülüyordu.

Abdullah Çatlı tam da bu dünyanın içinden çıktı.

1970’lerin sonundaki siyasi cinayetler bu paramiliter dünyanın en sert yüzünü gösterdi. Bunların en çarpıcı örneklerinden biri 1978’de Ankara Bahçelievler’de gerçekleşen katliamdı.

Bahçelievler katliamı Türkiye’nin yakın tarihindeki en soğukkanlı siyasi infazlardan biridir. Küçük bir militan tim, Türkiye İşçi Partisi üyesi yedi üniversite öğrencisinin kaldığı eve girdi. Evde bulunan gençler silahsızdı. O gece yaşanan şey bir çatışma değildi; planlı bir infazdı.

Gençler önce bağlandı, ardından tek tek öldürüldü. Katliamın gerçekleşme biçimi dönemin sert siyasi atmosferinde bile insanları dehşete düşüren bir vahşet örneğiydi. Bu eylem yalnızca bir cinayet değildi; aynı zamanda bir zihniyetin göstergesiydi. Soğukkanlılıkla, görev duygusuyla ve neredeyse askerî bir disiplinle gerçekleştirilen bir infazdı.

Bu operasyonun merkezindeki isimlerden biri Abdullah Çatlı’ydı. Bahçelievler katliamı onun adını Türkiye’nin karanlık siyasi dosyalarına kalıcı biçimde yazdı.

[Hipotez 4: Bahçelievler katliamı, Türkiye’de paramiliter şiddetin bireysel radikallikten değil, devlet destekli bir siyasi stratejiden beslendiğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.]

Bu katliam aynı zamanda yeni bir insan tipini de görünür kılıyordu. Politik şiddeti bir görev gibi yerine getiren, ideolojik motivasyonla hareket eden ve gerektiğinde soğukkanlı bir infazcıya dönüşebilen bir militan tipi. Abdullah Çatlı bu tipin en bilinen temsilcilerinden biri haline geldi.

1970’lerde giderek tırmanan bu şiddet ortamı yalnızca iki siyasi kampın çatışması değildi. Aynı zamanda Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren atmosferi de hazırladı. Nitekim darbeden sonra bazı askerî yetkililer dönemin kaos ortamının müdahaleyi meşrulaştıran bir zemin yarattığını açık biçimde dile getirdi.

12 Eylül darbesi siyasi örgütleri dağıttı ama paramiliter kadroları tamamen ortadan kaldırmadı. Bu kadroların bir bölümü tasfiye edilirken bir bölümü sistemin görünmeyen alanlarında varlığını sürdürdü.

Soğuk savaş sona erdiğinde Avrupa’da Gladio ağları büyük ölçüde tasfiye edildi. İtalya’da parlamenter soruşturmalar açıldı, Belçika ve Almanya’da benzer yapılar dağıtıldı. Ancak Türkiye’deki kontrgerilla yapılanmasının aynı ölçüde ortadan kaldırıldığını söylemek zordur. Yapı korundu ve biçim değiştirerek varlığını sürdürdü.

1970’lerden 1990’lara uzanan süreçte devletin stratejik önceliği büyük ölçüde sosyalist hareket ve onun Türkiye’deki siyasal izdüşümleriydi. Soğuk Savaş’ın sert ikliminde anti-komünizm yalnızca bir ideolojik tercih değil, devletin güvenlik doktrininin merkezinde yer alan bir stratejiydi. 12 Eylül darbesi ve onu izleyen yıllar bu stratejinin en sert uygulama dönemini oluşturdu. Darbe yalnızca siyasal iktidarı değil, aynı zamanda Türkiye’deki sosyalist hareketin örgütsel varlığını da büyük ölçüde ezdi.

Ancak aynı yıllarda Türkiye’nin doğusunda yeni bir siyasal ve askeri dinamik yükseliyordu. Kürt siyasal hareketi hem toplumsal taban hem de silahlı örgütlenme açısından giderek güç kazanmaya başladı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte Türkiye’de güvenlik siyasetinin ekseni de değişti. Devletin yeni stratejik hedefi artık Kürt siyasal ve askerî hareketiydi.

1990’larla birlikte ülke, 1970’lerin sokak çatışmalarından çok daha kapsamlı ve çok daha kanlı bir çatışma dönemine girdi. Devlet ile PKK arasında yürütülen savaş yalnızca askerî bir mücadele değil, güvenlik aygıtının bütün yöntemlerinin seferber edildiği yeni bir dönem anlamına geliyordu.

[Hipotez 5: 1990’larda PKK ile yürütülen savaş, kontrgerilla yöntemlerinin güvenlik politikası içinde kurumsallaştığı yeni bir dönemi temsil eder.]

Bu dönemde güvenlik bürokrasisi içinde yeni bir operasyon modeli şekillendi. Emniyet teşkilatı içinde yükselen isimlerden biri olan Mehmet Ağar’ın terörle mücadelede daha esnek ve gayriresmî yöntemlere dayanan bir strateji geliştirdiği sıkça dile getirildi. Bu yaklaşım, devletin resmî kurumlarının dışında hareket edebilen paramiliter kadroların ve özel harekât birimlerinin daha aktif kullanılmasını öngörüyordu.

Tam bu noktada Susurluk sistemi olarak anılacak yapı ortaya çıktı.

Bu sistemin üç ana ayağı vardı.

Birincisi güvenlik bürokrasisiydi. Emniyet içinde özellikle özel harekât birimleri ve bazı üst düzey yöneticiler operasyonel gücü temsil ediyordu.

İkinci ayak paramiliter kadrolardı. 1970’lerden kalan ülkücü militanlar bu ağın insan kaynağını sağlıyordu.

Üçüncü ayak ise yeraltı finansıydı. Mafya ağları, kaçakçılık ve uyuşturucu ticareti bu sistemin ekonomik boyutunu oluşturuyordu. Balkan rotası üzerinden Avrupa’ya uzanan uyuşturucu trafiği ve kara para ekonomisi milyarlarca dolarlık bir hacim yaratıyordu.

Tansu Çiller hükümeti döneminde güvenlik bürokrasisi içinde bu ekonomik alanın kontrolü üzerine yeni bir yaklaşım ortaya çıktı. Emniyet teşkilatında yükselen Mehmet Ağar ve çevresindeki güvenlik kadrolarının, geleneksel mafya yapılarıyla doğrudan çatışarak bu alanı yeniden düzenlemeye çalıştığı sıkça dile getirildi. Bu yaklaşımın temel mantığı şuydu: yeraltı ekonomisi tamamen ortadan kaldırılamıyorsa, en azından devletin kontrolü altında tutulmalıydı. Kirli savaşın finansmanı da bu kaynaklardan sağlanacaktı.

Bu nedenle 1990’ların ilk yarısında Türkiye’de mafya dünyasında dikkat çekici bir yeniden yapılanma yaşandı. Eski mafya ağlarının bir bölümü tasfiye edilirken, bazı yeni aktörler güvenlik çevreleriyle kurdukları ilişkiler sayesinde güç kazandı. Bu süreçte yeraltı dünyası ile güvenlik bürokrasisi arasındaki sınırlar giderek daha da bulanıklaştı.

[Hipotez 6: Susurluk sistemi, devlet bürokrasisi, paramiliter kadrolar ve yeraltı ekonomisinin kesiştiği gölge güvenlik düzeninin görünür hale gelmiş biçimidir.]

Susurluk kazası işte bu karmaşık ilişkinin bir fotoğrafını ortaya çıkardı. Bu kaza, yıllardır söylenti olarak dolaşan devlet–mafya–paramiliter ilişkilerinin ilk kez bu kadar çıplak biçimde görünür hale geldiği andı.

3 Kasım 1996’da Balıkesir’in Susurluk ilçesinde bir Mercedes otomobil kaza yaptı. Arabanın içinden üç farklı dünyanın temsilcileri çıktı: bir polis müdürü, bir milletvekili ve yıllardır aranan bir ülkücü militan, Abdullah Çatlı.

Devlet, siyaset ve yeraltı dünyası aynı arabanın içindeydi.

[Hipotez 7: Abdullah Çatlı’nın hikâyesi bir kişinin değil, Soğuk Savaş’tan 1990’ların kirli savaşına uzanan kontrgerilla sürekliliğinin hikâyesidir. Örneğin, Sabancı, Özal ve Papa süikastleri bu yapının icra ettiği Gladyo görevleridir. ]

Ancak bu hikâyeyi yalnızca Soğuk Savaş yıllarıyla sınırlı görmek de eksik olur. Türkiye’de devlet ile paramiliter güçler arasındaki ilişki daha eski bir tarihsel pratiğe dayanır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde İttihat ve Terakki’nin kurduğu Teşkilat-ı Mahsusa, devletin resmi kurumlarının dışında faaliyet gösteren yarı gizli bir operasyon ağıydı.

Cumhuriyet döneminde bu pratik tamamen ortadan kalkmadı; farklı dönemlerde farklı biçimler alarak varlığını sürdürdü. Soğuk Savaş yıllarında kontrgerilla ve stay-behind ağları bu geleneğin yeni bir uluslararası çerçeve içinde yeniden örgütlenmiş haliydi. 1990’larda ortaya çıkan Susurluk sistemi ise bu tarihsel çizginin bir başka evresini temsil ediyordu.

[Hipotez 8: Türkiye’de paramiliter devletleşme, İttihat ve Terakki dönemindeki gizli operasyon ağlarından başlayarak Soğuk Savaş kontrgerillasına ve 1990’ların kirli savaş mekanizmalarına, oradan da günümüze uzanan tarihsel bir süreklilik gösterir.]

Bu açıdan bakıldığında Abdullah Çatlı’nın hikâyesi yalnızca bir dönemin karanlık figürünün biyografisi değildir; Türkiye’de paramiliter devlet pratiğinin uzun tarihinin suretidir.