“Bir kurtarıcımız var! Ve o bir Amerikalı!”

Her şeyden önce Hollywood ve Pentagon ilişkisini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bir filmde askeri ekipman ya da askeri üs gibi detaylar kullanmak istiyorsanız yasal olarak Pentagon’un kapısını çalmanız gerekiyor.

Çizgi roman okumayı hâlâ çok seviyorum ve müthiş keyif alıyorum. Bence bu medyayı tüketmenin bir yaşı yok. Ama çizgi romanların temelinde yatan “kurtarıcı” hikâyelerinin sanırım birey nezdinde bir son tüketim tarihi var. Yetişkin hayatınızda ödeyemediğiniz faturalar, geciken kiralar ve sıfıra koşan banka hesabınız için yardımınıza koşacak tek kahramanın iyi bir icra avukatı olduğunu öğrendiğinizde –parası mukabilinde–, tehlikede hissettiğinizde kolluk kuvvetlerine gitmenin bir fayda sağlamayacağını –hatta işleri daha kötü yapabileceğini– fark ettiğinizde “kurtarıcı” hikâyelerinin bir safsata olduğunu anlayacak olgunluğa erişiyorsunuz.

İnsanlara kurtarıcı hikâyeleri anlatmanın, bir birey olarak değişime katkı sağlayabileceği fikrini baltalaması belki bambaşka ve uzun bir yazının konusu ama son 20 yıldır ana akım sinemayı işgal eden süper kahraman hikâyelerindeki kurtarıcıların kimliği de ele alınması gereken önemli bir konu.

Çünkü sinema asla sadece eğlence aracı değildir; özellikle de bütçesi milyar dolarları bulan ABD imzalı süper kahraman filmleri söz konusu olduğunda. Bugün Marvel ya da DC evreninde izlediğimiz “kurtarıcı” öyküleri ve figürleri, biraz yakından baktığımızda aslında Washington’un küresel imajını tazeleyen devasa bir halkla ilişkiler kampanyasının parçalarından biri gibi görünüyor.

İkinci Dünya Savaşı, Vietnam ve Körfez Savaşı sırasında eğlenceyi bir propaganda biçimi olarak kullanmaya çalışan bir hükümetten bahsediyoruz. Sonuçta ABD, Vietnam’ı sahada değil sinema salonlarında fethetmeye çalışmıştı. Tabii ki Hollywood endüstrisinin son 20 yıldır altın yumurtlayan zincirine de benzer bir perspektiften bakılabilir.

İşte bu noktada her şeyden önce Hollywood ve Pentagon ilişkisini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bir filmde askeri ekipman ya da askeri üs gibi detaylar kullanmak istiyorsanız yasal olarak Pentagon’un kapısını çalmanız gerekiyor. Pentagon ise Hollywood ile yaptığı bu işbirliğinin karşılığı olarak senaryoyu inceleme ve değiştirme hakkını saklı tutuyor.

Gelelim süper kahraman filmlerine. Iron Man, Iron Man 2, Captain America: The First Avenger, Winter Soldier, Captain Marvel gibi birçok süper kahraman filminin ABD Savunma Bakanlığı’nın desteğini aldığı bilinen şeydir. Hatta öyle ki ABD Hava Kuvvetleri’nin işbirliğiyle yapılan Captain Marvel filmi, özellikle kadınları hedef alarak halkla ilişkileri ve işe alımı artırmaya yönelik daha geniş bir Hava Kuvvetleri katılım stratejisinin parçasıydı. Sonuç olarak Hava Kuvvetleri’ne başvuran kadın pilotlarda artışa bile yol açtı.

Bu bahsettiklerim propagandanın perde dışı yansıması. Bir de süper kahramanların kimlikleri üzerinden perdeye yansıyanlar vardı.

Captain Marvel filmi, özellikle kadınları hedef alarak halkla ilişkileri ve işe alımı artırmaya yönelik daha geniş bir Hava Kuvvetleri katılım stratejisinin parçasıydı.

Pelerinli Günahkârlar

Neredeyse 20 yıldır ana akım sinemayı ele geçiren Marvel Cinematic Universe’ü başlatan –ve hatta bitiren– ilk filme, Tony Stark’a, namı diğer Iron Man’e biraz daha yakından bakarak başlayalım. Çünkü Tony Stark, Hollywood’un “askeri-endüstriyel kompleks”le olan flörtünün en sofistike yüzlerinden biri.

Üstelik ilk film 2008 yılında, ABD’nin Irak ve Afganistan ile aktif olarak savaştığı bir dönemde vizyona girdi. O dönem vizyona giren birçok Hollywood ürünü, üzerine sepya efekti atılmış Ortadoğu semalarında terörist avlayan ABD askerleriyle doluyken Marvel da nasibini Iron Man’in ilk filminde almıştı.

O yüzden serinin ilk filmi, sadece bir kahramanın doğuşu değil, Amerikan askeri teknolojisinin de adeta bir küresel lansmanı gibidir.

İlk filmde Stark, Afganistan’daki teröristleri nokta atışıyla etkisiz hale getirirken aslında ABD’nin İHA operasyonlarını estetize eder. “Bizim teknolojimiz o kadar akıllı ki, sivillere zarar vermeden sadece kötüleri vuruyoruz” mesajı, gerçek dünyadaki “istenmeyen sivil kayıpları” gerçeğinin üzerini örten pembe bir tül gibidir.

İlk filmde Stark, Afganistan’daki Gulmira köyüne gider. Teröristleri, masum sivillerin arasından sadece milisleri hedef alarak (yüz tarama ve hassas roketlerle) yok eder. Gerçekte ise sivil kayıplar kaçınılmazdır. Ancak Stark figürü, izleyiciye teknolojinin savaşı tertemiz ve hatasız hale getirebileceği illüzyonunu satar. Bu, insansız hava aracı (İHA) saldırılarının kamuoyuna insancıl olarak pazarlanmasına hizmet eder. Bu anlatı, Barack Obama’nın yıllar sonra yüksek sivil kayıpları ve hukuki belirsizlikler nedeniyle yoğun eleştiri almasına rağmen “asker göndermeye göre daha güvenli” diyerek savunduğu “drone savaşı” anlatısını muazzam şekilde pekiştiriyor.

Bu arada Stark’ın karakteri de problematiktir. Avengers: Endgame’de kahramanca bir fedakârlıkta bulunup insanlığı kurtardığı için unuttuğumuz bir detay var. Tony Stark bir silah tüccarıydı. Birçok genç erkeğin imrendiği gibi zengin bir tekno-oligark olarak kurduğu imparatorluğu silah ticareti ve savaş teknolojilerine borçluydu. Yine ilk filmde Tony Stark, ürettiği silahların düşmanların elinde olduğunu fark ettiği an silah üretimini bıraktığını söyleyerek vicdanını rahatlatır, izleyicinin gözünde kefaretini öder. Ancak aslında yaptığı şey, kitle imha silahlarını kişiselleştirmek, yalnızca doğru elde olduğuna emin olmaktır; yani kendi elinde.

Mesela Iron Man 2 filminde Tony Stark’ın senatoda sorgulanması harika bir sinematik illüzyondur. Tony Stark, “Dünya barışını özelleştirdim” diyerek ABD’nin o yıllardan bugüne uzanan ve barbarca yazılan dış politikasını da muhteşem bir şekilde özetliyor. “Dünya barışını özelleştirmek” lafını tekrar hatırlayınca Tony Stark’ın bu iki filmindeki tutumunun bugün Elon Musk ve Trump’ın olduğu yeni ABD hükümetinin muazzam bir tezahürü olması da gerçekten trajikomik geliyor.

Bir başka karaktere, adıyla müstesna olan Kaptan Amerika’ya da yakından bakalım. Kaptan Amerika (Steve Rogers), doğrudan II. Dünya Savaşı’nın propaganda posterlerinden fırlamış bir figürdür. Ancak modern filmlerdeki işlevi daha sinsidir. O, Amerika’nın dünyaya pazarladığı bir “ahlaki pusula”, dış politikasının “idealize edilmiş” yüzüdür. Çünkü Kaptan Amerika, her zaman doğru olanı yapan bir figürdür. İdeal bir askerdir! ABD askeri tam olarak böyledir ve böyle olmalıdır! İşte bu anlatı, ABD’nin küresel müdahalelerini meşrulaştırmak için kullandığı en büyük silahtır.

Mesela benim de favorim olan Civil War filmi, kahramanların Birleşmiş Milletler denetimine girip girmemesi üzerine anlatıyor hikâyesini. Age of Ultron’da dünyaya ciddi zarar veren kahramanlarımız dünya devletlerinin denetimi altına girmek zorunda bırakılır. Buna imza atmayan kahramanlar arasında da Kaptan Amerika vardır. Devletler yanlış yaptığında bile, Kaptan Amerika “doğru olanı” yaparak Amerikan değerlerinin devletin kendisinden bile daha yüce olduğunu kanıtlar. Çünkü Kaptan’ın tezi şudur: “Eğer bir denetim mekanizmasına bağlanırsak, insanların bize ihtiyaç duydukları anda gitmemize izin vermeyebilirler.” Bu tam olarak ABD’nin BM kararlarını beklemeden yaptığı “tek taraflı müdahalelerin” savunmasına çok benzer.

Burada hemen hemen tüm Marvel ya da DC karakterlerini tek tek inceleyerek ABD propagandasına hizmet ettikleri noktaları yorumlayabiliriz ama bu yazı dağlara taşlara kadar uzar. Ortadan kaldırılması gereken bir kitle imha silahı olmasına rağmen “bizim nükleer bombamız” olarak konumlanan Hulk, radikalliği kötüleyen ve evcilleştirilmiş azınlıkları temsil eden Black Panther, bir Soğuk Savaş kalıntısı olan ama ABD değerleriyle “iyi” bir güce dönüştürülen Black Widow, modern ulus devletlerin istihbarat ve güvenlik mimarisinin sinematik bir aklanma biçimi olan S.H.I.E.L.D… saymakla bitmez gerçekten.

Tony Stark, “Dünya barışını özelleştirdim” diyerek ABD’nin o yıllardan bugüne uzanan ve barbarca yazılan dış politikasını da muhteşem bir şekilde özetliyor.

Çizgi Romanlarda Durum Aynı mı?

Hollywood filmleri milyarlarca dolarlık yatırımlar olduğu için risk alamaz ve statükoyu korumak zorundadır. Ancak çizgi romanlar daha niş bir kitleye hitap ettiği için, yazar ve çizerler –istisnalar olsa da– çok daha cesurdur.

İşin en ilginç yanı, bu karakterlerin aslında çizgi romanlarda çok daha “asi” olmasıdır. Çizgi romanlarda Tony Stark’ın terazisi daha sık bir şekilde kötü tarafa kayar, daha dengesizdir. İdealize edilen basit bir figürden çok daha katmanlı ele alınmıştır. Çizgi romanlarda ordu, Hulk’ı kurtarılması gereken bir kahraman olarak değil, yok edilmesi gereken bir “ucube” olarak görür. Ya da Kaptan Amerika, sanılanın aksine çizgi romanda ABD hükümetiyle sık sık ters düşer. Hatta 1970’lerde hükümete olan güvenini kaybedip kostümünü bırakmış ve bir süreliğine “Nomad” ismini alır. Hatta kendisini Marvel’ın Nazileri olarak gördüğümüz Hydra ajanı olarak resmedildiği bir hikâye serisi bile vardır. Hatta Marvel, 2000’li yılların başında, ABD’nin Kaptan Amerika gibi süper asker yaratmak adına siyahilerin kobay olarak kullanıldığı o dönem bile çok tartışma çıkaran bir seriye bile imza atar.

Çizgi roman, kalemle çizildiği için orduya muhtaç değildir ve daha özgürdür. Hollywood ise milyar dolarlık bütçesiyle Pentagon’a göbekten bağlıdır. Tabii çizgi romanlar da her zaman masum olmamıştır. Başlangıçta birçoğu propaganda için kullanıldı. Superman’in ilk dönemlerdeki sloganı “Truth, Justice and the American Way”dir. 1940’lı yıllarda kullanılan bu sloganı ancak 2021 yılında tepkilerden dolayı değiştirme kararı alırlar.

Neyse ki 1980’li yıllarda süper kahraman propagandasını içerden yıkan muazzam yetenekli bir anarşist sanatçı ortaya çıktı da tüm bunlar değişmeye başladı. Evet, biraz da Alan Moore ve türe getirdiği yeni soluğu konuşalım.

Watchmen: süper kahraman imajı.

Kahramanların Antitezi

Alan Moore’un Watchmen’ini ilk okuduğumda süper kahraman imajını kafamda bir daha hiç silinmeyecek şekilde değiştirecek kadar etkilemişti. Watchman çizgi romanında Dr. Manhattan’ı tüm dünyaya tanıtırken sarf edilen ve bu yazının başlığına da referans olan “Tanrı var… Ve o bir Amerikalı” söylemi, süper kahramanların devlet elinde nasıl bir propagandaya dönüşebileceğinin mükemmel bir özetiydi benim için.

Çünkü Moore’a göre, süper kahramanlar aslında faşizan figürlerdir. Kendi söylemiyle, “Bir adamın pelerin giyip maske takarak sokaklarda kendi adaletini dağıtması demokratik bir hayal değil, totaliter bir kâbustur”. Moore’un dünyasında süper kahramanlar devletin maşasıdır; ABD halkının refahını bahane ederek Vietnam’a girer, kendi ülkesindeki muhalif sesleri şiddetle bastırır. Watchman’de hikâyenin tüm anlatısını sırtlayan “Rorscharch” bile ırkçı ve sağcı birisidir.

Moore aslında süper kahraman anlatılarında genellikle unutulan basit bir olguyu hatırlatır bizlere: Süper kahramanlar da her insan gibi –ki çoğu bir zamanlar insandı– çıkarını gözetler ve bu doğrultuda politik bir tutum geliştirir.

2000’li yılların başında ise Garth Ennis’in The Boys’u ile Robert Kirkman’ın The Invincible’ı yayınlanarak Alan Moore’un açtığı kapı giderek genişlemeye başlamıştı. Süper kahramanlar artık insanlığın kurtarıcıları değil, devletlerin ve şirketlerin çıkarlarını gözetleyen süper insanlardı. Ya da The Invincible’daki gibi, üstün bir gücün yardım etme bahanesiyle zayıf olanı köleleştirebildiği emperyalist bir figürdü.

Yayımlandıkları dönemde de ses getirmiş olan bu çizgi roman serileri asıl gürültüsünü 2020’li yıllarda televizyon ekranlarına uyarlanarak çıkardı. The Boys ve The Invincible o kadar çok insan tarafından benimsendi ki artık süper kahramanların kurtarıcı olduğu mitler ikna ediciliğini yitirdi diyebiliriz. Burada tabii sinema ve televizyondaki klasik süper kahraman eserlerinin giderek çok kötü oluşunun da payı var.

Özetle, yazının girişinde de bahsettiğim gibi aslında çizgi roman okumanın yaşı yoktur, keyifli ve muazzam bir medyadır. Fakat bu tarz kurtarıcı hikâyelerinde “kurtarıcının kimliği” bize çok şey anlatır. Pelerinli kahramanlar sadece ekranlarda uçar, gerçek dünyada ise pelerinler yalnızca sistemin çarpıklığını örtmeye yarayan estetik bir örtüden ibaret olabilir.