Sinemanın Katillerle Sınavı: Sahte Kahramanlığa Övgü

Sinema yalan da söyler; yönetmen kamerasını yalana da bulaştırır. Buna etik ve vicdani sorumluluk dışında engel yoktur. Tarihi yeniden yazmak isteyenler sinemanın bu yönünü çok sever. Bir suçluyu masuma dönüştürmek, eli kanlı bir diktatörü ya da bir katili kahramanlaştırmak isteyenler beyazperdenin o beyazında gerçekleri yıkayıp aklama peşine düşerler. Tıpkı Çatlı filminde olduğu gibi. Ama gerçeğin lekesi sinemada yıkansa da çıkmaz!

Sinema dediğimiz büyük anlatı hiçbir zaman sadece ona çok yakıştırılan beyaz bir perdeden ibaret olmadı. O perde bazen toplumun üstüne örtülen bir unutkanlık battaniyesi, bazen de tescilli bir suçlunun üstüne çekilen pahalı bir kadife kumaş oldu. Bu yüzden sinemada sadece neyin anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığı da önemlidir.

Bir yönetmenin neyi gösterip neyi göstermeyeceği tarihin en karanlık kişiliğine kamerasını çevirip “kayıt” dediği an başlar. Aslında bir nevi tarihçiliğe soyunmuştur ama kamerasını yalanlara alet etse bir yaptırımla da pek karşılaşmaz. Sinemacıları sadece gerçekleri anlatmakla sınırlayan tek şey etik ve vicdani kaygılardır.

Aslında böyle durumlarda yönetmenin önünde iki seçenek bulunur: Ya o soğuk hakikatle dürüstçe yüzleşecek ve gerçeği anlatacak ya da estetiğin makyajıyla suçluyu, katili, kötü şöhretli bir şahsiyeti bir güzel aklayacak, hatta onun bir kahraman olduğuna bizi ikna etmeye çalışacaktır. Bu tercih çoğu zaman hikâyeyle değil, bakışla ilgilidir.

Leni Riefenstahl’ın 1935’te çektiği İradenin Zaferi / Triumph des Willens Adolf Hitler’i adeta gökten inen bir kurtarıcı gibi tasvir eder.

Kamera Yaklaştıkça Hakikat Uzaklaşır

Yönetmenin bunu yaparken kullandığı yöntem özdeşlik kurma hamlesidir. Kamerayı suçlunun göz hizasına yerleştirip onun mahremine, evine ve zaaflarına seyirciyi ortak eder. Böylece seyircinin savunma mekanizmasını sinsice devre dışı bırakmayı hedefler. Kamera karaktere yakın durdukça gerçekle olan mesafe açılır ve onunla ilgili yargılar da zayıflar. Karakterle kurulan bu duygusal bağ sayesinde, perdedeki figürün işlediği cinayetler bazen unutturulur, bazen vatan millet edebiyatının gölgesiyle örtülür, karakterin döktüğü tek bir damla gözyaşı bizim için insani bir trajedi haline gelir.

Sinema tarihi böyle filmlerle dolu. Mesela dünya sineması, eline milyonların kanı bulaşmış diktatörleri ev halleriyle sunarak onları canavarlıktan çıkarıp anlaşılamamış trajedi kahramanlarına dönüştürme konusunda çok mahirdir.

1934 yapımı Alessandro Blasetti’nin yönettiği Eski Muhafız / Vecchia Guardia, faşizmin estetikle buluştuğu ilk duraklardan biridir. Mussolini’yi toplumu disipline eden, ülkeyi kaostan kurtaran vakur bir lider olarak kutsayan bu film, İtalyan faşizminin kanlı mirasını düzen ambalajıyla pazarlar.

Ya Leni Riefenstahl’ın 1935’te çektiği İradenin Zaferi / Triumph des Willens Adolf Hitler’i adeta gökten inen bir kurtarıcı gibi tasvir eder. Estetik açıdan çok güçlü olduğu için kitleleri etkileme gücü en yüksek propaganda filmlerinden biri olarak tarihe geçmiştir.

1942 yapımı José Luis Sáenz de Heredia’nın yönettiği Raza filminde İspanyol diktatör Franco bizzat bu işe heveslenmiş, takma isimle filmin senaryosunu yazmış; kendisini aristokrat, dindar, cesur ve İspanya’yı komünist kaostan kurtaran bir şövalye gibi sunmuştur.

Bu üç filmin özelliği, eli kanlı diktatörler yaşarken onları yüceltmek için gerçeği perdeleyerek çekilmiş olmalarıdır. Ve burada propaganda kendini saklamaz; diktatör daha yaşarken nasıl hatırlanması gerektiği iddialı bir şekilde tarihe dayatılır.

Kötü Şöhretliler İçin İnsanileştirme Reçetesi

Neyse ki diktatörler iktidardan düşünce kimse ne onları ne de filmlerini hatırlar. Lakin gerçekler bilinse bile, toplumsal hafızanın zayıflığından yararlanıp o gerçekleri yok saymaya çalışan filmler de var maalesef.

Özellikle kötü şöhretli siyasetçiler bu tarifeden yararlanır. Onların şöhretlerindeki kötülüğü silme operasyonu için bir süre beklenir. Sonra insanileştirme reçetesi devreye girer.

Yakın tarihten iki örnek verelim. İlki, ABD Başkanı Nixon’ın hayatını anlatan, Oliver Stone’un yönettiği 1995 yapımı Nixon. Filmde Richard Nixon; Amerikan tarihinin en büyük siyasi skandallarından birinin başrolü değil, kendi geçmişinin hayaletleriyle boğuşan trajik bir figürdür.

Stone, Nixon’ı savunmaz ama göstermedikleriyle tarihi gerçekleri gölgeler, gösterdikleriyle seyirciyi empatiye zorlar. Film istifaya giden yolda köşeye sıkışmış, terleyen ve titreyen bir adamın insani zaaflarıyla açılır. Onu dışlanmış, sevgisiz büyümüş ve sürekli kendini kanıtlamaya çalışan bir çocuk gibi resmederek seyirciyle tuhaf bir şefkat bağı kurmaya çalışır. Nixon çocukluk travmalarını ve ölen kardeşlerini hatırladıkça biz de Washington’daki elitler arasında tutunmaya çalışan bu “ötekileştirilmiş” siyasetçinin kurnaz hamlelerine karşı onun tarafında olduğumuzu fark ederiz.

Oysa Nixon kirli siyasetin, usulsüz dinlemelerin ve Amerikan demokrasisine vurulan Watergate darbesinin baş mimarıdır; aynı zamanda Vietnam Savaşı’nın uzamasının ve Kamboçya’nın bombalanmasının da sorumlularındandır ve film bu yıkımın toplumsal bedelleriyle pek de ilgilenmez. Film bittiğinde seyircinin aklında tarihi sorumluluklarından arındırılmış bir Nixon kalır.

İkinci film Margaret Thatcher’ın hikâyesini anlatan 2011 yapımı Demir Lady. Phyllida Lloyd’un yönettiği film İngiltere’nin ilk kadın başbakanının yaşlılık günleriyle açılır. Onu güçten düşmüş ama hayata karşı direnen bir yaşlı olarak resmeder ve seyirciyle duygusal bir bağ kurdurmaya çalışır.

Stone’un yöntemi bu kez başka bir yerden işler. Thatcher geçmişi hatırladıkça biz de erkek egemen bir dünyada, kadın başına mücadele eden bir siyasetçinin sert politikalarına karşı onun yanında durduğumuzu fark ederiz. Oysa Thatcher, İngiliz toplumundaki derin kutuplaşmanın ve ekonomik yıkımın baş aktörlerindendir ve film onun bu yönünü geri planda bırakır. Ve bu noktadan sonra karakterler artık kötü şöhretli tarihi figürler değil, anlaşılabilir insanlara dönüşür. Bu hamleler sinemada sevilir, iki filmin Oscar’da adaylık alması boşuna değildir.

Gerçekleri ters yüz etme konusunda sinemadaki uç örneklerden biri olarak ortaya çıkar Çatlı filmi.

Kanlı Ellere Giydirilen Kadife Eldivenler

Ama sinemada yalnızca kötü şöhretli figürler değil, daha da ötesi aklanır. Yine yakın tarihten devam edelim. 2017 yapımı, Cédric Jimenez’in çektiği The Man with the Iron Heart, Yahudi Soykırımı’nın mimarlarından Prag Kasabı namlı Reinhard Heydrich’in yükselişini ve ona düzenlenen suikastı anlatır. Kasabımız filmin özellikle ilk yarısında eşine âşık, çocuklarına bağlı iyi bir aile babası olarak beyazperdede boy gösterir.

Chris Kyle, Irak Savaşı’nda 160’tan fazla insanı öldürmüş bir asker. Savaş meydanında şeytan olarak nam salmıştır. 2014 yapımı, Clint Eastwood imzalı Keskin Nişancı / American Sniper filminde ailesine düşkün bir vatansever ve kötüleri öldürmek zorunda kalan koruyucu bir figür olarak karşımıza çıkar. Film altı dalda Oscar adayı olurken, Kyle’ın anılarını yazdığı kitapta öldürdüğü insanlar arasında çocukların da olduğunu kabul etmesi es geçilir. Burada artık sınır aşılmıştır. Suçluyu masum gösterme çabası vardır; seyirciden de buna inanması istenir. Ama bu tavrın bir cezası olmadığı gibi, film Oscar’a varan bir başarıyla ödüllendirilir. Bu ödüller kanlı ellere giydirilen kadife bir eldiven gibidir.

Bu Konuda da Sınıfta Kalıyoruz

Türkiye sinemasına gelirsek… Bizim sinemacılarımız zaman zaman kötücüllüğü romantize etmeye çalışsalar da dünyadaki meslektaşları kadar gözlerini karartmış değiller. Ama tarih yazıcılığına soyunma hevesine girmekten geri duramayanlar da vardır. Bu tür sinemacılar biraz memur tiplidir. Asıl onlara yol verenlere bakmak gerekir.

Film değil ama 2. Abdülhamit’i anlatan Payitaht dizisi son yıllardaki en güzel örnektir bu konuda. Bu dizi siyasi iktidarın 2. Abdülhamit’e olan sevgisiyle yeni bir tarih anlatısını en kaba haliyle kurmaya yönelmesinin sonucudur. Öyle ki padişah torunları bile isyan eder duruma gelir bu kaba ve abartı anlatıya. Baba tarafından padişah V. Murad’ın, anne tarafından Sultan Reşat’ın soyundan gelen Osman Selahaddin Osmanoğlu dizinin uydurmalarla dolu olduğunu anlatır ve serzenişte bulunur, “Dizide V. Murad’ın olmayan bir abisini çıkardılar ortaya. O abi olsaydı zaten ne V. Murad ne de Abdülhamit padişah olurdu. Şimdi bu diziyi nasıl ciddiye alabilirim, nasıl keyifle izleyebilirim ki” diye.

Herkesin Bildiğini İnkâr Etmek

Lakin son günlerin tartışmalı filmi Çatlı gibisine ne Türkiye ne de dünya sinemasında pek rastlanır. Filmde “ASALA’yı bitiren adam” tezi işleniyor, ki yıllarca MİT’te Kontrterör Başkanı olarak görev yapan Mehmet Eymür’ün açık bir beyanı vardır ve, “Çatlı ve ekibi Avrupa’da uyuşturucu işi yapıyordu. PKK ile işleri vardı. Ben onların kullanılmasına muhaliftim. Zaten kim kimi kullandı belli değil. Onlar Nuri Gündeş’e bağlı olarak çalıştılar. Bir Ermeni anıtına bomba koydular, bir de bir arabanın altına bir şeyler koydular. Doğru düzgün yaptıkları bir operasyon yok yani” diyerek bu tezi film çekilmeden yıllar önce yalanlar.

Ama bu kimin umurunda? Tıpkı Prag Kasabı Reinhard Heydrich gibi, Çatlı da eşine âşık, çocuklarına bağlı iyi bir aile babası olarak resmediliyor filmde. Vatanı için her şeyi göze alan bir kahraman gibi anlatılıyor. Nedense vatanından niye kaçtığı anlatılmaz. Anlatılmak istense Bahçelievler Katliamı çıkar yönetmen Deniz Enyüksek’in karşısına. O da hiç göstermemeyi tercih ederek gerçeği perdeler.

İlginç bir projedir Çatlı filmi. Senarist olarak Onur Tan ile Nevzat Erkul, Çatlı’nın kızlarının anlatımıyla senaryoyu kaleme alır. Anlatılanların tarihsel gerçekliğiyle ilgilenmez senaristler. Sinemacı Ömer Faruk Sorak da, “Sinemacı gerçekle ilgilenmek zorunda mı?” diye sormuş ve onlara yol vermiş gibidir. Sonuç, gerçekleri ters yüz etme konusunda sinemadaki uç örneklerden biri olarak ortaya çıkar Çatlı filmi.

Hatırlayanlar ve Unutturulanlar

1996’da Susurluk Skandalı olarak tarihe geçen olayda, Çatlı devlet-mafya-aşiret olarak adlandırılan yapılanmanın mafyayı temsil eden figürüydü. Hatta Radikal gazetesinde 90’lı yılların güvenlik bürokrasisinin kilit isimlerinden İbrahim Şahin’le Çatlı’nın birlikte çekilmiş fotoğrafı yayımlanınca bu skandalın boyutları da gözler önüne serilmişti. Aranmasına rağmen onu bulmakla sorumlu devlet görevlilerinin yanı başındaydı Çatlı. O yıllarda koca Türkiye bu skandaldan sonra aylarca temiz toplum eylemleri yaptı. Milyonlarca insan için Çatlı bir katil, mafya babası ve uyuşturucu işine bulaşmış bir zattı. Böyle bir zat olduğu devletin resmi raporlarına girdi. Ki bu gerçekleri unutacak kadar zaman da geçmedi olayların üzerinden.

Peki ne oldu da şimdi sinema aracılığıyla kahraman haline getiriliyor? Galiba böylesi toplumsal ve siyasi kriz zamanlarında insanların ve toplumların kahramanlara olan ihtiyacı devreye giriyor. İşte birileri de bu ihtiyacı kullanıyor.

Gladyo’yu Sinemada Aklayalım!

Çatlı filmi, Abdullah Çatlı’nın içinde olduğu Gladyo ekibinin aklanma hamlesinin ilk filmi değil maalesef. Burak Çevik’in çektiği Hiçbir Şey Yerinde Değil, Çatlı’nın ekibinden olan Bahçelievler Katliamı’ndaki katillerden Haluk Kırcı’yı sinsice aklayan yapımlardan biri olarak bu filmin öncülüdür. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Nuri Bilge Ceylan başkanlığındaki jüriden En İyi Yönetmen ödülü alan filmde, Kırcı’nın o gençleri niçin öldürdüğüne dair verdiği söyleşilerden alınmış diyaloglar vardır. Kırcı arkadaşlarının intikamı için o gençleri öldürdüğünü söylese ve film de bunu savunsa da gerçek başkadır. Bu katliam Gladyo’nun işidir.

Haluk Kırcı, 18 Mart’ta Atlas 1948 Sineması’nda Çatlı filminin galasına katıldı. Galanın 18 Mart’ta olması nedeniyle Çanakkale Savaşı şehitleri için herkes saygı duruşunda bulundu. Galayı düzenleyenler Çatlı gibi bir figürü gerçek kahramanlarla yan yana getirerek onu bu kahramanlık tarihinin bir parçası haline sokmak istiyordu. Ama o Çatlı, dedesi Çanakkale’de şehit olmuş, Bahçelievler Katliamı’nda öldürülen Efraim Ezgin’in ölüm emrini veren kişiydi. Çanakkale şehitleri için ayağa kalkan Haluk Kırcı da Ezgin’in katiliydi. Asıl film burada, buyurun çeken çeksin!

[email protected]