1946’dan 2026’ya Tiyatro İzleyicisi Olmak

Devlet Tiyatroları İstanbul’da da hizmet vermeye başladıktan sonra ödenekli tiyatroların dışındakiler salon sorunuyla karşı karşıya kaldılar. Bırakın yeni oyuncuları kadroya almayı, eski oyuncularla perde açacak mekânlar bile zor bulunur oldu.

Dile kolay, seksen yıl. Tiyatroya ilk gittiğim 1946’dan bu yana kaç yüz ya da kaç bin oyun izledim, bilemiyorum. O yıllarda Ankara’da yaşayan benim kuşağımdakiler, tiyatro seyircisi olmanın kazanımlarını Muhsin Ertuğrul’a borçludur. Muhsin Bey, genç Cumhuriyetin burjuva adayı Ankaralıların ayağını tiyatro ve operaya alıştırmak için, şimdi spor kulüplerinin yaptığı gibi bir kombine bilet yöntemi uygulamaya başladı. Sezon başında Devlet Tiyatroları’nda oynanacak bütün oyunlar, sahnelenecek bütün operalar için toplu bilet alınırdı. Bu yöntem, başlangıçta evin erkekleri tarafından ahlayıp oflamalarla karşılaşsa da sonunda sağlam bir seyirci çekirdeği oluştu. O ahlamaların oflamaların temelinde de giyim kuşam zorunluluğu vardı; çünkü o zamanlar dizi yırtık blucinlerle operaya gitmek kimsenin aklından bile geçemezdi. Smokin ya da frak giyip papyon bağlamak da erkeklere biraz angarya gelirdi. Babamın papyonu benim sorumluluğumda olduğu için, hâlâ çok iyi papyon bağlarım.

Dünya tiyatrosunun önemli yapıtlarını o yıllarda izleme olanağını bu şekilde bulduk. 1960’a geldiğimizde Ankara’nın ilk özel tiyatrosu Meydan Sahnesi açıldı. Ardından 1963’te AST ve diğerleri. İstanbul’daysa daha köklü bir seyirci kitlesi ile Şehir Tiyatrolarının yanı sıra çok sayıda özel tiyatro vardı. 1960’larda yeni oyunlar gazete ilanlarıyla duyurulur ve o irili ufaklı tiyatro ilanları gazetelerin koca bir sayfasını kaplardı. Bizler de Beyoğlu-Şişli ekseninde dünya tiyatrosunun örneklerini de yerli yazarların yapıtlarını da izlemek olanağı buluyorduk. Sonraları off-Beyoğlu salonlar da açıldı ve daha farklı nitelikte oyunlar da sahnelenmeye başladı. 1960’ların başında İstanbul’un nüfusu bir buçuk milyonken şehirde perde açan tiyatro sayısı elliden fazlaydı, şimdi nüfus on altı milyonu aştığı halde gerçek İstanbullu sayısı hâlâ bir buçuk milyon olduğu için gerçek tiyatro izleyicilerinin sayısı da ne yazık ki artmıyor.

Devlet Tiyatroları İstanbul’da da hizmet vermeye başladıktan sonra ödenekli tiyatroların dışındakiler salon sorunuyla karşı karşıya kaldılar. Bırakın yeni oyuncuları kadroya almayı, eski oyuncularla perde açacak mekânlar bile zor bulunur oldu.

Sonra her şey alt üst oldu. İktidarı ele geçirenler önce her mahallede bir milyoner, sonra her şehirde bir üniversite oluşturmaya başlayınca, eskiden sadece Ankara ve İstanbul’daki konservatuvar mezunları ile usta –çırak öğretisiyle yetişmiş alaylı oyuncuların yanına yeni üniversitelerin yeni tiyatro bölümlerinden mezun olan pıtrak gibi oyuncu adayları katılmaya başladı. Bu arada her mahalledeki milyoner sayısı arttıkça, eski tiyatro binalarının, salonlarının yerini AVM’ler ve rezidanslar aldı. Devlet Tiyatroları İstanbul’da da hizmet vermeye başladıktan sonra ödenekli tiyatroların dışındakiler salon sorunuyla karşı karşıya kaldılar. Bırakın yeni oyuncuları kadroya almayı, eski oyuncularla perde açacak mekânlar bile zor bulunur oldu. Bir kurumun kapısından girmeyi başaramayan veya TV dizilerine kapağı atamayan oyuncular ya şartları çok zorlayarak borç-harç bir mekân bulup kendi tiyatrolarını açtılar ya da bir takım merdiven-altı tiyatrolar ortaya çıktı. Tiyatrocu olduğuna karar veren herkes tek kişilik, çok kişilik oyunlar oynamaya, daha fenası yazıp yönetmeye başladı. Bunların yetenekli kişilerden oluşan bir kısmı ayakta kalmayı başarırken özellikle pandemi döneminde geri kalanlar silinip gitti. Bence iyi de oldu. 

Enflasyon yaşam kalitemizin yanı sıra tiyatronun kalitesini de değiştirdi.

2000 yılından sonra enflasyon başını aldı gitti. O bir buçuk milyon İstanbullunun ve diğer şehirlerdeki nüfusun emekli olma yaşına gelebilmiş olanları, neredeyse sokak hayvanları gibi barınaklara layık görüldükleri günümüzde, bırakın tiyatroya gitmeyi, kafalarını sokacak bir dam altı bile bulamıyor. Seyircilerin hal-i pür melali böyleyken, tiyatrocuların durumu da pek farklı değil. Salon kiraları öyle kolay kolay ulaşılabilecek düzeyi çoktan aştı. Eskiden bir kumpanya kurmaya yeten parayla şimdi ancak bir gecelik salon kiralanabiliyor.

Bu koşullarda, toplumun her kesiminde tanık olduğumuz ayrımcılık tiyatroda da kendini gösterdi. Eskinin ev alma fiyatına salon kiralayabilen ve kiralayamayan tiyatrocular ile üç sıfırlı bilet fiyatını ödeyebilen ve ödeyemeyen seyirciler günümüzün tiyatro dünyasını oluşturuyor. İnandıkları, öğrendikleri, yıllardır sapmadan sürdürdükleri tiyatroyu yapmak için bin bir zorluğa katlanan topluluklar bir yanda hâlâ kaliteden ödün vermemeye çabalıyorlar. Onların bu özverili tavırları sayesinde içtenlikle alkışlayabildiğimiz oyunları izleme şansımız oluyor.

Sahnelerdeki yapıtlar da bu gerçeğe göre biçimleniyor. Büyük paralarla oyun sahneleyip büyük paralarla bilet satanlar, bu oluşuma uygun oyunlar seçiyorlar ya da seçmek zorunda kalıyorlar. Müzikaller revaçta. Hele bir de televizyon dizilerinden bir ünlüyü başrole koyarsanız, değmeyin keyfinize. Geçenlerde bir oyunun bilet fiyatları arasında VIP bilet 5000 lira ibaresini okuyunca çok meraklandım. VIP bilet ne ola ki diye araştırdım. Meğer 5000 lirayı bastırınca oyunun başrol oyuncusuyla odasında bir kadeh şampanya içilip sohbet ediliyormuş. Buyurun buradan yakın. Bu oyunların seyircileri de enflasyon grafiğinin Rabbena-hep bana dar açısı içinde çoğunlukla para çitileyenler.

Resmin bütününe baktığınızda herkes kendince haklı. Kimseyi suçlamak olanaksız. Kimi çocuk okutuyor, kiminin başka sorumlulukları var. Kimi borç ödeyebilmek için zar zor aldığı arabasını satarken kimileri de yeni arabalar alma hevesiyle büyük prodüksiyonlara dört elle sarılıyor. Dedim ya, herkesin haklı bir gerekçesi var. Ben de hâlâ tiyatro izlemeye devam ediyorum. Ama eski tadı yok.