Sanat Eleştirisi Susturuldu mu?

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, sansürün zirve yaptığı bir dönemde sanatçının trajik geçmişi ya da politik doğruculuğu sanatının kendisinden çok daha önemli. Bağlam zorbalığına hoş geldiniz.

Arkadaşlarımdan biri geçtiğimiz günlerde düzenlenen soyut resim sergisi hakkında ne düşündüğümü sorunca aklımdan ne geçiyorsa onu söyledim: Berbattı. Uzun süredir sanat piyasasına hükmeden türden ruhsuz, ezbere bir soyutlamaydı. Duvardan duvara uzanıyor, baktıkça zihni uyuşturuyordu. Dalga dalga insanın üstüne çullanan ana renk yığınlarıyla şaşaalı olduğu kadar şahsiyetsiz, zararsız olduğu kadar tatsızdı. Doğruya doğru, duvar kâğıdı olmanın bir adım ötesinde, ancak unutulmayı hak eden bir çalışmaydı. Arkadaşım bu sözlerimi duyunca suratını ekşitti ve, “Bu kadar acımasız olma,” dedi, “başına neler geldiğini bir bilsen.”

Sonradan anlaşıldı ki, sanatçı türlü türlü acıyla, travmayla dolu bir trajediden sağ çıkmayı başarabilmişti. Ayıntılarınsa herhangi bir önemi yoktu, ciddi sıkıntılar yaşamış olması yeterdi. Öyle mi? Onca zorluğu çalışmalarına zerre yansıtamamış, buna rağmen kişisel deneyimi –yani bağlamı– çalışmalarını bulunduğu yerden alıp eleştirinin ötesinde bir yerlere taşımıştı.

Son on yıldır sanatın hemen her alanında bu geçirimsiz tutumla karşı karşıyayız. Müzeler, galeriler, küratörler ve eleştirmenler kadar sanatseverler de eserin ardındaki fikre değil, sanatçının politik konumuna, şahsi deneyimine ya da duygusal bağlama odaklanıyor. Sınıf, cinsiyet ve ırk ekseninde yüz yıllardır devam eden sistematik ayrımcılık, yeni neslin kimlik temelli bir yaklaşımı ön planda tutmasına neden oldu ve sonuçta sanatçının geçmişi, sanatının niteliklerinden çok daha fazla önem kazandı.

Sanat piyasası hangi hikâyeler üzerinden kâr sağlıyor?

Kölelik, Holokost, uyuşturucu bağımlılığı ya da kişisel bir trajedi söz konusu olduğunda bu meselelerden herhangi birini ele alan bir sanat eserinin kusurlu, hatta kötü olduğunu söylemeye cesaret edebilecek kaç kişi var? Durum öyle bir hale geldi ki artık çağdaş sanatı ilgiyle takip eden sanatseverler bile eleştiri karşıtı bir savunma mekanizması geliştirdi ve bu da sanatçılar açısından kendi kendini yeniden üreten bir otosansüre yol açtı.

Çağdaş sanatçılar şu an ciddi bir baskı altında. Zamanımızın ahlaki dayatmalarına boyun eğmek için sanatın kendisini arka plana atıyor ve ellerine geçen her fırsatta kendi kimliklerini, hatta kendi travmalarını ön plana çıkarıyorlar. Sanat eserleri estetik özellikleriyle değil, politik doğruculuğa göre övgü topluyor. Mesela siyah bir sanatçının kendi neslinin en başarılı ressamı olduğunu söylüyorsanız bu sizin ırkçı olmadığınız anlamına geliyor. Ama aynı sanatçının resimlerinin o kadar da iyi olmadığını söylerseniz ânında yargısız infaza maruz kalıyor, sanatçının başarısı büyük ölçekte her neyi temsil ediyorsa sanki ona karşı çıkmış gibi bir muamele görüyorsunuz. Bu sırada müzeler de ölü sanatçıların eserlerini, ziyaretçilerin ilgisini çekecek en uygun anlatı hangisiyse ona göre yeniden ambalajlamakla uğraşıyor. Örneğin yakın zamanda Londra’daki Barbican’da düzenlenen Noah Davis sergisinde sanatçının otuz iki yaşında nadir görülen bir kanser türü yüzünden hayatını kaybetmiş olması o kadar çok konuşuldu ki, hiç kimse eserler hakkında tek söz söyleme gereği duymadı.

Galeriler, küratörler ve sanatçılar trajik hikâyeler üzerinden kâr sağlıyor. Yayıncılık endüstrisinin de bundan kalır yanı yok.

Farkındayım, siyasi bölünmenin had safhada olduğu, bir şeyin genel hatlarının nüanslardan daha fazla önem kazandığı bir dönemde yaşıyoruz. Fakat vurgulamaya çalıştığım mesele yalnızca siyasi eğilimlerle ya da kimlik politikalarıyla değil, doğrudan acıyla ilgili. Galeriler, küratörler ve sanatçılar trajik hikâyeler üzerinden kâr sağlıyor. Yayıncılık endüstrisinin de bundan kalır yanı yok. Kitabınızın yayımlanmasını ve çok satmasını istiyorsanız şu an tek yapmanız gereken geçmişinizi, ailenizi ve kendinizi marjinalize edip ötekileştirmeyi pazarlamak.

Hiçbir bağlamı olmayan ve kötü icra edilen iyi bir fikir: Eşittir kötü sanat.

Bu durum benim bağlam zorbalığı adını verdiğim şeyi yaratıyor. Bir tür mecazi ahlakçılık dönemine girdik. Sanat eserindeki estetiğin önemi kalmadı, önemli olan o eserin politik açıdan konumlandığı yer ve sanatçıyla kurulan empati. Bunları kabullenmek iyi, kişisel içeriği sorgulamak ya da göz ardı etmekse kötü. Ne var ki, sırtınızı böylesi bir kabule yasladığınızda sanatla anlamlı bir ilişki kurmuş olmuyorsunuz. Dünyaya kötü bir insan olmadığınızı söylemek için sanatı kullanıyor, üstelik bunu yaparken de kendinizi yüceltmeye ve savunmaya odaklı, benmerkezci bir usule başvuruyorsunuz.

Beni yanlış anlamayın. Bağlam elbette önemli. Şu âna kadar kayda değer başarılar elde etmiş çağdaş sanat eserlerinin tamamında fikir, bağlam ve uygulamanın birbiriyle hassas bir denge içinde olduğunu görürsünüz. Kötü sanat eserleriyse bunlar içinden yalnızca birini ön plana çıkarır ki öteki ikisi açısından eksikliğini telafi edebilsin. Hiçbir bağlamı olmayan ve kötü icra edilen iyi bir fikir: Eşittir kötü sanat. Güçlü bir fikir ya da ilginç bir bağlamsal arka plan içermeyen ama ustaca kotarılmış bir resim: Eşittir kötü sanat. Ama eğer elinizde ilgi çekici bir bağlam varsa fikri ya da uygulamayı es geçip bütün olumsuz eleştirilerden kurtulabiliyorsunuz çünkü eserin verdiği iyi niyetli politik mesaj ya da sanatçının acıklı yaşam öyküsü, o eserin “kötü” ya da “yetersiz” olarak nitelenmesini engelliyor.

Birkaç yıl önce Amerikalı fotoğrafçı ve aktivist Nan Goldin’in çektiği netliği bozuk bir fotoğraf hakkında sosyal medyada biraz alaycı bir yorum yaptım ve mesaj kutum ânında öfkeli mesajlarla doldu. Fotoğrafı şiddetle savunanların gerekçesi, Goldin’in o fotoğrafı çektiği dönemde sentetik uyuşturucu bağımlısı olmasıydı. Görünüşe bakılırsa trajediden doğan görüntüler hakkında olumlu sözler söylemek gibi bir yükümlülüğüm var. Oysa Nan Goldin’in son sekiz yıldır uyuşturucuya karşı inanılmaz bir mücadele vermiş olması, onun bütün eserlerinin iyi olması gerektiği anlamına gelmiyor. Bu arada Goldin’in kendisinin de eleştirilemez eserler ortaya koyduğunu düşündüğünü sanmam. Öyle ya da böyle, o an karşımıza çıkan bir fotoğrafa yönelik hoşnutsuzluğum ve bunu açık açık dile getirmem Goldin hayranları tarafından karakterimdeki ahlaki bir bozukluk olarak yorumlandı, hatta o sıralar Goldin’in Purdue Pharma ve Sackler ailesine karşı yürüttüğü P.A.I.N. kampanyasını desteklemediğim düşünüldü.

Belki de sanat, ani ve aşırı duygulanım halleri yarattığında sanat oluyordur.

Gerçi verdiğim düşüncesiz tepkilerden ötürü ben de hatalıyım. Miroslaw Balka’nın bütün kariyeri boyunca Holokost’u ele alış biçimi beni her seferinde derinden etkiliyor. Tate Modern’e yerleştirdiği devasa bir kara kutu olan ve ziyaretçileri mutlak karanlığa boğan How It Is (2009) gibi eserler doğrudan kalbime ulaşıyor çünkü bu konuda kişisel, ailevi, acı verici bir deneyimim var. Balka’nın 2014 yılında Freud Müzesi’nde sergilenen devasa ahşap kutularla dolu çalışmasını da ilgiyle izlemiştim çünkü oldukça dikkat çekici bir fikre, SS subaylarından birinin Varşova Gettosu’ndan sorumlu komisere yazdığı ve Treblinka Toplama Kampı için yeni malzeme talebinde bulunduğu bir mektuba dayanıyordu. Eser uzun yıllar aklımdan çıkmadı. Ama bunun sebebi tarihsel bir dehşetin dokunaklı bir biçimde ele alınışı değildi. Kendi kendime kızgındım çünkü bir konuya olan duygusal bağlılığım beni, sanatçının ucuz ve kolaycı tutumunu görmekten alıkoymuş, onun herkeste güçlü duygular uyandıran bir trajediye yaslanmış olduğu gerçeğini fark etmemi engellemişti.

Bütün sanatçıların dile getirilemez trajedi ve talihsizlikler yaşadığı, her birinin kaçınılması imkânsız sistematik baskılara ve sansüre maruz kaldığı, istisnasız hepsinin olağanüstü kabiliyetli ama bir o kadar kederli olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Belki de sanat, bu tarz ani ve aşırı duygulanım halleri yarattığında sanat oluyordur ve bizim de bunu takdir etmemiz gerekiyordur. Gerçekten öyle mi? Çünkü bağlamı, politik doğruculuğu, arka plandaki hikâyeyi ve anlatıyı her şeyin üstünde tuttuğumuz zaman geriye kesinlikle iyi bir sanat eseri değil, yalnızca aktivizm ve hüzünlü hikâyeler kalıyor. Teknoloji milyarderlerinin ve medya patronlarının giderek daha fazla söz hakkı elde ettiği, basılı yayınların yok olmaya yüz tuttuğu bir çağda yaşıyoruz ve etrafımızın da kısa bir süre içinde yapay zekâ çöplüğüne dönüşeceğini düşünürsek sanat eleştirisine yönelik en önemli tehditlerden biri de bu. Sanat eserlerinin kalitesine ilişkin kendi özgün görüşlerimizi ifade edemiyorsak ve dayatılan ahlaki yargılara karşı çıktığımızda bağnaz olarak niteleniyorsak aslında sanatçılara, onların travmalarını satmanın sanat eserinin kendisinden daha değerli olduğunu söylemiş oluyoruz.

Belki de şu an şunu düşünüyorsunuz: “Ah, zavallı beyaz sanat eleştirmeni, sosyoekonomik olarak dezavantajlı kesimlerden gelen insanların sanat eserleri hakkında kötü şeyler söyleyemediği için epey sinirlenmiş.” Ama böyle bir düşünce yalnızca eleştirmenleri, işlerini yapmaktan alıkoymakla kalmıyor aynı zamanda sanat eserlerine bakıp düşüncelere dalan herkesi aşağılamak anlamına da geliyor. Bütün sanatçıların dile getirilemez trajedi ve talihsizlikler yaşadığı, her birinin kaçınılması imkânsız sistematik baskılara ve sansüre maruz kaldığı, istisnasız hepsinin olağanüstü kabiliyetli ama bir o kadar kederli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Şimdi gidin ve onlardan birinin gözlerinin içine bakıp berbat resimler yaptığını söyleyin. Yapamazsınız. Yavru köpeklerle dolu bir sanat dünyası yarattık ve şimdi kalkıp da yavru köpekleri tekmeleyemeyiz.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan