İsrail’in Bombaladığı Antik Liman Kenti Sur

Güney Lübnan sınırları içinde yer alan antik liman kenti Sur’un kültürel mirası, geçtiğimiz aylarda başlayan ve duraksız devam eden İsrail saldırılarının tehdidi altında.

Dünyanın hem en eski hem de arkeolojik açıdan en zengin yerleşimlerinden biri olan Güney Lübnan, Bereketli Hilal olarak adlandırılan bölgede bulunmasının yanı sıra, geçmişten bugüne insan uygarlığının bütün izlerini üzerinde taşıyor. Üstelik Fenikelilerden Perslere, Asurlulardan Yunan ve Romalılara, Büyük İskender’den erken dönem Hristiyanlığa, Bizans’tan Haçlılara, Memlûklerden Osmanlı’ya kadar pek çok uygarlığa ev sahipliği yapan bu kavşak noktası, bahse konu uygarlıkların incelenmesi için hayati öneme sahip. Çünkü tarihin bu denli yoğun katmanlar halinde gözlemlenebileceği başka bir coğrafyaya rastlamak neredeyse imkânsız. Ne var ki İsrail geçtiğimiz haftalarda antik liman kenti Sur’un boşaltılması için bir tahliye emri yayınladı ve durumdan ancak gece yarısı haberdar olan on binlerce insan aynı anda yollara dökülmek zorunda kaldı. İşin kötü yanı, tıpkı Gazzeliler gibi yerinden edilen bunca insanın çoğunun gidecek hiçbir yeri yok. Sur can havliyle tahliye edildi ve hemen akabinde İsrail, kentle birlikte etrafındaki bütün yerleşimleri bombalamaya başladı.

Sur, UNESCO’nun “Olağanüstü Evrensel Değer” olarak tescillediği yerleşimlerden biri. Kurumun diliyle ifade etmek gerekirse kent, “insan uygarlığının en önemli aşamalarına” tanıklık ediyor: Yunan alfabesinin doğuşu, Süleyman Tapınağı’nın inşası, Fenikelilerin denizcilik alanındaki başarıları ve Akdeniz ötesinin keşfi. Sur’un ihtişamı antik çağlarda bile dillere destandı. Heredot, sırf Melkart Tapınağı’nı görebilmek için bu kente gitti ve rahiplerden kentin 2.300 yıllık bir geçmişe sahip olduğunu öğrendi. Büyük İskender aynı tapınakta dua etmek istedi, peygamber Ezekiel Sur’u görkemli bir hazine gemisine benzetirken Vergilius, Sur kulelerini övgüyle andı. Öte yandan Mısır’da bulunan, MÖ 1200 yılına ait Anastasi papirüsünde Sur, denizdeki kent olarak tanımlandı. Haçlı seferlerini kaleme alan ünlü tarihçi Surlu William, karşısındaki kentin sıradan bir yerleşim olmadığının farkındaydı. Denizaşırı topraklardaki olayları anlattığı hacimli vakayinamesinde kentin şanlı tarihine on sayfadan fazla yer ayırdı ve bunlar yalnızca 12. yüzyıla kadar olan kısmı kapsıyordu.

Denize doğru açılan Sur.

Güney Lübnan’ın arkeolojik mirasını anlamak her zaman başlı başına bir güçlüktü. Sur’daki kazılar ancak 20. yüzyıl başlarında ciddiyetle yürütülmeye başlanırken eski ada kentinin sular altında kalan bölümüne neredeyse hiç dokunulmadı.  Toprağın altında bulunmaya bekleyen hazinelerin neler olduğu hâlâ bilinmiyor. İsrail’in attığı bombalar kentin ayakta kalan tarihini yok ettiği gibi kazılmamış katmanları da ortadan kaldırıyor. Ve bu katmanlar bir kez yok oldu mu, geri gelmeleri imkânsız. Mart ayından beri aralıklarla devam eden, son aylardaysa şiddetini artıran saldırılarda en çok zarar gören bölgelerden biri de Dünya Kültür Mirası listesindeki hipodrom alanı. Bu alanda hipodroma ek olarak büyük bir su kemeri, Roma zafer takı ve farklı uygarlıklara ait bir nekropol bulunuyor. Üstelik nekropolde, bugüne kadar keşfedilmiş en büyük Fenike kremasyon mezarlığı da var. Büyük yapılar hâlâ ayakta ancak saldırılar müze binasını ve içindeki eserleri enkaza çevirdi.

Sur’da oldukça uzun bir süre kaldım. Şafak sökerken pembenin türlü tonunu barındıran o buğulu ışıkta nasıl göründüğünü biliyorum. Fenikelilerin genetik izlerini bugün bile yüzlerinde taşıyan balıkçılar, tıpkı beş bin yıl önceki ataları gibi sabahın erken saatlerinde kayıklarla denize açılır. Limanın kokusu hâlâ aklımda ya da eski limanı çevreleyen dalgaların arasından Roma sütunlarına vuran güneşin görüntüsü. Arkeologlarla birlikte kazı çalışmalarına katıldım. Daha önce hiç kazılmamış bir alanda, Melkart’a ait olduğu tahmin edilen yeni bir Roma tapınağı gün yüzüne çıkarıldı. Güneşin yaz gündönümünde altarın tam ortasından batıp batmayacağını merakla bekledim ve battığını gördüğümde kazı ekibiyle birlikte bu ihtişamlı kente bir kez daha hayran kaldım. Sular altındaki Fenike limanında yüzdüm, Tunç Çağı’ndan kalma kireçtaşı bloklara dokundum ki, bunlar sedir ağacından yapılan o hızlı Fenike gemilerinin indirildiği rıhtımın taşlarıydı ve gemiler bütün Akdeniz’i boydan boya kat ederken onların payına düşen sular altına gömülmekti. Akşamları kıyı boyunca, zakkum ve begonviller arasında yürüyüş yaptım. Ayaklarım kuma temas ederken bira içtim, güneşin batışını izledim. Kentteki son dört rahibeyle sohbet ettim, onların anlattığı hayatları dinledim, aynı mahallede yaşayan Şii komşuların bize ikram ettiği kahveleri içerken hikâyelerle birlikte çocukların cıvıltısını, ayaklarıma dolanan kedilerin mırıltısını işittim.

Sur binlerce yıl boyunca ayakta kalmıştı.

Şimdi bütün bunlar, Lübnan’a ait olan ne varsa yok olma tehdidi altında. Binlerce yıldır ayakta kalmayı başarmış bir coğrafyanın hem maddi hem de manevi mirası İsrail’in bombalarıyla un ufak oluyor. Üstelik bombalanan yerler arasında UNESCO’nun “güçlendirilmiş koruma statüsü” tanıdığı birden fazla kültür mirası alanı var. Ama ne yazık ki bu sözde koruma, yalnızca toprağa çakılmış basit bir tabeladan ve hayli sert üslupla kaleme alınmış işe yaramaz bir mektuptan ibaret.

UNESCO’nun sunduğu korumanın ne denli etkisiz olduğunu görmek için Lübnan-İsrail sınırındaki Şama’ya, Amel Dağı’nın eteklerinde yükselen 12. yüzyıl Haçlı seferlerinden kalma Beaufort Kalesi’ne (Şâkif Kalesi) bakmak yeterli.

Bombalar Sur’u ve civarındaki kentleri ilk hedef aldığında UNESCO koruma statüsünü uluslararası hukukun tanıdığı en yüksek seviyeye çıkardı ama elbette bu hiçbir işe yaramadı. Mayıs ayında ICOMOS, kalenin sistematik bir biçimde harap edildiğini tespit ederken UNESCO da kalede çok ciddi hasar olduğunu belirtti. Ama içinde aynı zamanda hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen bir türbe bulunduran bu kale, bölgenin kültür mirasındaki tek kayıp değil. Osmanlı döneminden kalma Nabatiye çarşıları yerle bir edildi, içlerinde çok sayıda tarihi anıt ve ibadethane barındıran köylerse İsrail’in bombalarıyla yok oldu.

İsrail saldırılarının sonu gelmezse tarihi Sur yok olacak.

Mart ayında Paris’teki Arap Dünyası Enstitüsü’nde, Lübnan’daki Biblos’a (Fenike antik liman kentlerinden biri) adanmış yeni bir serginin açılışına katıldım. Gerçekten mükemmel bir sergiydi. Çünkü Lübnan tarihinin gözlerden ırak kalmış onlarca katmanını gün yüzüne çıkarıyordu. Ne var ki, bazı kısımlarda eserler yerine “œuvre bloquée par la guerre” (esere savaş dolaysıyla ulaşılamamıştır) yazılı etiketler vardı. Bu eserlerin gözle görünür yokluğu bize pek çok şey anlatıyor: şu an askıya alınan kazılar, bölgeden ayrılmak zorunda kalan arkeologlar, güvenli bir yere nakledilmeden İsrail tarafından un ufak edilen paha biçilmez eserler ve dönüşsüz bir biçimde hasar görmüş tarihi alanlar.

Peygamber Ezekiel, günün birinde Sur’un yıkılacağı, çıplak bir kayaya dönüşeceği ve etrafı denizlerle çevrili, yalnızca balık ağlarına geçit veren bir yer olacağı kehanetinde bulunmuştu. Aradan binlerce yıl geçti, Bereketli Hilal’deki topraklar yüzlerce savaş gördü ama Sur her şeye rağmen geçmişten getirdiği mirasla yaşayan bir kent olmaya devam etti. Umarım İsrail’in saldırılarının bir sonu gelir ve Lübnan kendi mirasını geleceğe taşıyabilir.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan