Estetik Ölçünün Askıya Alınışı
Estetik alanın yaşadığı dönüşümü yalnızca yeni biçimler, yeni imgeler ya da yeni mecralar üzerinden okumak oldukça eksik kalıyor. Bu süreci gözden geçirirken estetik deneyimin hangi zeminde mümkün hale geldiği ve bu zeminin giderek nasıl parçalandığına da mutlaka eğilmemiz gerekiyor. Bunu yaptığımızda, iktisadi olanın artan belirleyiciliğini fark edebiliriz.
Son kırk elli yıldır iktisadi dolaşım ve onun teknoloji ile at başı giden hızı, estetik alanı başka zamanlarda olmadığı kadar kuşatmış durumda. Estetik deneyim, bugün her zamankinden daha erişilebilir, daha görünür ve yaygın hale gelmiş durumda. Fakat sorun şu ki, bu yaygınlık ona paylaşılan bir duyarlık sağlamakta zorlanıyor. Çünkü estetik deneyim giderek eski görece sürekliliğinden koparak, anlık karşılaşmaların toplamlarına indirgeniyor. Görsel ve işitsel uyarıları artarken, bu artış, deneyimin yoğunluğunu değil, yüzeysel albenisini besliyor.
Teknoloji bu süreci yalnızca hızlandırmakla kalmıyor, estetik deneyimin nasıl algılandığını da dönüştürüyor. Algoritmalar, karşılaşmalarımızı kişisel tercihlere göre biçimlendirirken, ortak bir duyarlık alanını gittikçe daraltıyor. Beğeni, paylaşım ve görünürlük, estetik yargının yerini tümüyle almıyor belki ama onunla giderek daha fazla örtüşüyor. Böylece estetik ölçü, eleştirel bir değerlendirme olmaktan çok, dolaşım içindeki yankılar düzeyinde kalıyor. Mevcut hızıyla estetik, ortak ölçüler etrafında toplanmak yerine, yan yana duran ama birbirine değmeyen çoğul ötesi deneyimler dizisine doğru kayıyor.
≈
Sunduğumuz karamsar görünen bu tabloyu estetiğin ortadan kalktığına değil, bağlayıcı gücünün askıya alındığına yormalıyız. Bu askıya alınma, estetik alanın iki farklı hatta savrulmasıyla daha da belirginleşiyor: Bir yanda piyasa mantığıyla uyumlu biçimde dolaşıma giren estetik pratikler var. Burada estetik değer çoğu zaman görünürlük, hız ve erişilebilirlik üzerinden okunuyor. Deneyim, derinleşmekten çok yayılıyor; estetik olan, paylaşılan bir ölçüden ziyade tüketilebilir bir arza dönüşüyor. Öte yandaysa modern estetik-özerkliğin mirasını sahiplenen, fakat bu mirası giderek kendi içine kapatarak sürdüren yönelimler var. Bu hat, estetiği piyasanın belirleyiciliğinden korumayı amaçlarken, onun toplumsal bağlamdan koparma riskini yeterince önemsemiyor. Doğallıkla da estetik, en çok burada ortak bir deneyim alanı olmaktan uzaklaşarak, kendine yeterli bir duyarlık alanına –bir tür estetizme– doğru çekiliyor. Her ikilikte olduğu gibi, bir de bu iki yönelim arasında kalan estetik deneyim var. O da ne bütünüyle belirlenmiş ne de gerçekten özerk bir yerde duruyor. Parçalı, çoğul; fakat bu çoğulluk kendi içinde bir yön duygusu üretmekte oldukça yetersiz kalıyor. Hasılı, estetik özgürlük genişlerken estetik ölçü git gide belirsizleşiyor.
≈
Bu koşullar altında estetik özgürlüğün paradoksal bir hal almış olduğunu söylemek fazladan olsa da her şeyin mümkün olduğu böyle bir durumda bu imkanlar arasında bağ kurmanın zorluğuna işaret etmek için bundan kaçınamıyoruz. Evet, zamanımızın estetik deneyiminde farklılıklar korunuyor, hatta çoğalıyor; ancak bu farklılıkların birbirine temas edebileceği ortak zeminler giderek silikleşiyor, belirsizleşiyor. Estetik alan, biçimsel olarak farklı olanlar arasında eşdeğerlik duygusunun egemen olduğu bir sözüm ona çoğulluk düzlemine, rölativizme dönüşmüş görünüyor.
≈
O zaman burada, estetik deneyimin tarihsel anlamına değinmenin tam yeridir: Estetik, yalnızca haz veren ya da duyuları uyaran bir alan olmak yerine, deneyimi başkalarıyla paylaşılabilir kılan bir duyarlık biçimi değil miydi? Güzel olan, bu yüzden başkaları için de konuşabilen bir deneyim olarak tanımlamıyor muyduk estetiği? Bu sorulara evet dediğimizde, estetik yargıyı ne katı bir norm ne de salt kişisel bir duygu anlayışına sıkıştırmış oluyorduk; estetik yargı, bize ötekiyle aramızda paylaşılan bir ölçü alanı açıyordu. Dolayısıyla bugün bu ölçünün askıya alınmış olması, estetik ile etik arasındaki örtük ya da kopuk bağı daha da görünür kılıyor. “Neye göre güzel?” sorusu, fark ettirmeden “neyi birlikte anlamlı buluyoruz?” sorusunu çağrıştırıyor. Estetik deneyimin paylaşılabildiği yerlerde, birlikte yaşama biçimleri de anlam ve zemin kazanabildiğini hatırlıyoruz.
Bu, estetiği etiğe indirgemek demek değil. Tıpkı etik özün tarihsel ve iktisadi koşullardan yükseldiği halde onları aşabilmesi gibi, estetik deneyim de dolaşım, teknoloji ve piyasa koşulları içinde şekilleniyor elbette; fakat onlara bütünüyle teslim olmak zorunda kalmıyor. Estetik, kendi alanında bağlayıcı bir ölçü üretebildiği ölçüde, bireysel deneyimi aşan bir anlam ufku açabiliyor.
Zamanımızın estetik deneyiminin olanağı tam da burada beliriyor. Sorun, ortak bir ölçünün geri dönüp dönmeyeceği değil; bu ölçünün hangi deneyimler üzerinden, hangi sınırlılıkları kabul ederek ve hangi açıklıkla yeniden kurulabileceği. Estetik bu soruyu canlı tuttuğu sürece, yalnızca duyusal bir alan olmaktan çıkıp birlikte hissetmenin ve birlikte düşünmenin kırılgan ama vazgeçilmez bir imkânına doğru açılabiliyor.
