“Başka Bir Sinema” Mümkün mü?
Yeni bir yılın ilk günlerinin içinden geçerken, yalnızca geride kalan 2025’in değil belki de son on yılın sinemaya dair muhasebesini yapmak, can sıkıntılarıyla geçmesi muhtemel geleceğimize alışmak ya da onu değiştirmek için anlamlı olabilir!
İroni bir yana, durum hangi alana el atarsak atalım hiç de parlak görünmüyor. Evet, sinema bir yanıyla endüstri, bu ‘sanat’ı icra edebilmek için ciddi paralar gerekiyor. Peki Türkiye’de endüstrinin durumu nedir? Sinema salonlarının gişesi, son düzlükte Yan Yana ve Avatar: Ateş ve Kül’ün yarattığı etkiyle 28 milyon adetin kapısına dayanabildi ama bu, geçen yıldan 4,3 milyon daha az bilet satışı demek. Oysa 2017-2018’lerde bu rakam 70 milyonun üzerinde seyrediyordu. Yan Yana’nın yarattığı rüzgârın 2026’da başka yerli filmlerin de yelkenini şişireceğini ve gişe rakamlarını patlatacağını düşünmek için sebepler bulabiliriz. Ama bu sektördeki krizin kronik hale gelen taraflarını ihmal etmek olur muhtemelen.
Ana akım sinema vizyonunun çocuk filmlerinin yüzü suyu hürmetine ayakta kalmaya devam edeceği bir yakın gelecek söz konusu. Ama benzer bir durumun ‘sanat’ sineması için de geçerli olduğunu söylemeden geçmeyelim.
Nihayetinde yılın en çok izlenen on yapımından yedisinin (ikisi yabancı olmak üzere) çocuk filmi olduğu gerçeğini nereye koyacağız. Bu listeye Yan Yana dışında yerli kurmaca film olarak bir tek Uykucu girebilmiş. Avatar: Ateş ve Kül ise 19 Aralık vizyonuna rağmen kendisine yer bulabilmiş. Bir sektörü çocuk filmleri ayakta tutuyorsa, ortalama seyirci sayısının varsayılandan çok daha az olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü çocuk filmleri için ebeveynlerin de bilet aldığını varsayarsak, gönüllü değil mecburi satın alınan biletlerden ortaya çıkan bir gişe rakamı kalır geride. Ki Türkiye’de çocuklarıyla birlikte sinemaya gitme kültürü ve ekonomisine sahip aile sayısı düşünüldüğünde ‘sinemaya giden’ yetişkin sayısının düşünülenden çok daha az olduğu gerçeği daha da belirginleşiyor.
Bugün sadece sinemada değil, sanatın birçok alanında yaratıcı alan, iktidarın kırmızı çizgileriyle çevrelenmiş durumda.
Bu durumun birçok nedeni var. Pandemi, ekonomik ve siyasal krizler, dijital platformlar vb. Yani ana akım sinema vizyonunun çocuk filmlerinin yüzü suyu hürmetine ayakta kalmaya devam edeceği bir yakın gelecek söz konusu. Ama benzer bir durumun ‘sanat’ sineması için de geçerli olduğunu söylemeden geçmeyelim. Türkiye’de ‘sanat filmi’ olarak kategorize edilen yapımlar, belki on yıl öncesine kadar dikkate değer vizyon rakamları elde edebilirken bugün her yıl, birkaç istisna hariç, vizyonda on bin barajını geçmekte zorlanıyorlar. Bu durum, söz konusu yapımları festivaller / özel gösterimler çemberine hapseden ve bir tür yankı odasında ‘estetik ve sanatsal’ değerini ortaya çıkaran yapıya dönüşüyor. Bu kanaatler kuşkusuz önemli ancak söz konusu filmlerin toplumla bağları giderek zayıflarken sadece ‘profesyonellerin’ ilgi alanında kalmalarına vesile oluyor. Burada ‘profesyoneller’den kasıt sadece sektör çalışanları, eleştirmenler, gazeteci ya da sinefiller değil, düzenli festival takipçileri de. Bu kapalı devre onaylama sistemi, yaratıcıları da filmin çeperini aşan bir teste tabii tutmuyor, seyirciyle ve eleştiriyle yüzleşmesinin önüne geçiyor.
Hadi bu badireleri atlattınız, hasbelkader destek kurulundaki sektör temsilcilerinin bastırmasıyla filminize para çıktı, biraz da yurtdışından buldunuz ve çektiniz.
Ama bu durum ‘sanat sineması’nın finalde karşılaştığı bir ortam. Asıl hikâye en başta, anlatılacak hikâye daha bir fikir olarak akla düştüğü anda başlıyor. Bugün sadece sinemada değil, sanatın birçok alanında yaratıcı alan, iktidarın kırmızı çizgileriyle çevrelenmiş durumda. Tarihi siyasal sorunlar, cinsellik ve cinsel yönelimler, kadın bedeni, milli ve dini hassasiyetler şeklinde uzayıp giden bu liste kamu fonuna muhtaç ‘sanat sineması’ için sonsuz bir oto sansür baskısı demek aynı zamanda. Yirmi yılı aşkın süredir yürürlükte olan bakanlık destekleri, kime verileceğinin giderek siyasal bir mevzu haline gelmesi bir yana, bu dönem içinde sinema kariyerine başlayan yönetmenleri de kendisine bağımlı hale getirdi. Bu yönetmenlerin çoğu bakanlıktan destek almadan filmleri için harekete geçemiyor. Bugün en düşük maliyetli ‘sanat filmi’ bütçesinin 20-25 milyon TL’nin altına düşmediği ifade ediliyor. Hâlihazırda bakanlıktan alacağınız 8-10 milyon TL yetmezken bir de alamadığınızı düşünün. Ki alsanız bile içeride kapısını çalacağınız ikinci adres TRT!
Hadi bu badireleri atlattınız, hasbelkader destek kurulundaki sektör temsilcilerinin bastırmasıyla filminize para çıktı, biraz da yurtdışından buldunuz ve çektiniz. Ya da şanslıydınız yatırımcı buldunuz ve filminizi çekebildiniz. İlk aşamada yurt dışı festivallerinin ‘Türkiye bagajı’na yerleştirdiklerini karşılayıp karşılamadığınız mühim. Hadi orada da orta ölçek bir yerde açtınız filminizi. Ve döndünüz memlekete. İşte filmi yaratmak için masa başına oturduğunuzda aklınızdan geçen bütün endişeler, film festivali yöneticilerinin de geçiyor! Siz bir endişeleniyorsunuz, onlar 1500! Şimdi onların kafasındaki kırmızı çizgileri, korku ve endişeleri aşmanız gerekecek. Bu bölümü de aşıp seyirciyle buluşabilirseniz artık bir serüvenden bahsedebiliriz.
Sistemin dışına nasıl çıkabiliriz? Estetik ve hikâye anlatım biçimlerinin nasıl çeşitlendirebiliriz?
Peki, bu kadar umut kırıcı ilişki ağı içinde yeni bir şeye cesaret etmek, bu cesaretin festivaller, eleştirmenler, seyirciler tarafından taltif edilmesi mümkün mü? Ya da şöyle soralım? Her aşaması belirlenmiş ve engellerle dolu bir üretim biçimine artık ne kadar sanat diyebiliriz? İster gişe ister ‘sanat’ filmi olsun, endüstriyel bir üretim modelinin içine hapsedilmiş, hep aynı süreçlerin tekrarlandığı yaratım modelinin özgün olma ihtimali ne kadardır! Hele de Türkiye gibi, standartlaşmanın yanına siyasi müdahalenin, kırmızı çizgilerin eklendiği bir ülkede ne kadar sanat yapılabilir?
Bu sorulara verilebilecek cevaplar bolca olsa da çare olarak sunulacak bir reçete yok tabii ki! İhtiyacımız olan şey cevapları sıralayacak ya da reçete sunacak birileri de değil. Doğru soruları sorup, onların peşinden gidecek yeni bir kuşağa ihtiyacımız var belki de. Sistemin dışına nasıl çıkabiliriz? Estetik ve hikâye anlatım biçimlerinin nasıl çeşitlendirebiliriz? Yeni bir kolektifi nasıl inşa edebiliniz? Yeni bir üretim ve gösterim modelini nasıl toplumsallaştırabiliriz? Ve daha birçok soru sinemanın bir sanat olarak yeniden gövermesi için bir başlangıç olabilir belki!
