Spotify Yalnızca Kötülük Platformu mu?
Son yirmi yılda teknoloji alanında karşılaştığımız köklü değişimler yalnızca gündelik yaşantımızı değil, kültürle kurduğumuz ilişkiyi de değiştirdi. Müziğin sanat eseri olma vasfını arka plana atıp onu ölçülebilir ve yönlendirilebilir bir metaya dönüştüren Spotify ise kültür alanındaki bu değişimin en görünür simgelerinden biri haline geldi. Her ne kadar erişilebilirlik ve çeşitlilik söylemlerine sığınsa da neoliberal kültür saldırganlığının en rafine araçlarından biri olarak işliyor ve dinleyiciyi tüketiciye, sanatçıyı içerik sağlayıcısına, müziği de akışkan bir metaya dönüştürüyor. Afiş Spotify’ın daha neler neler yaptığını dert edindi, şimdi bunlara yakından bakalım.
≈
Spotify 2006 yılında Daniel Ek ve Martin Lorentzon tarafından İsveç’te kuruldu, 2008 yılında Avrupa’da, 2011 yılında ABD’de hizmet vermeye başladı. Şu anda 184 ülkede hizmet sunuyor.
Aylık kullanıcı sayısı –281 milyonu premium üye olmak üzere– 713 milyon.
Yıllık kullanıcı büyümesi %20, en hızlı büyüdüğü bölgeler Latin Amerika, Hindistan, Güneydoğu Asya, Ortadoğu.
Kataloglarına her gün 100.000 yeni parça ekleniyor. Şu an bünyesinde 100 milyon şarkı, 7 milyon podcast, 350.000 adet sesli kitap var.
2024 yılındaki geliri 15,6 milyar Euro (Türk lirası olarak da yazalım: 1 trilyon 560 milyon). Bu rakamın %85’i kullanıcı ücretlerinden (premium üye), kalan %15’lik bölümü reklam gelirlerinden oluşuyor.
Platformda yer alan sanatçı sayısı 8 milyon. %90’dan fazlası düşük ya da orta dinlenme segmentinde. Yıllık bazda 1.000 ABD doları ve üzeri gelir elde eden sanatçı sayısı iki yüz binin üzerindeyken bu sayı 10.000 dolar ve üzeri kazananlarda altmış bin seviyesine kadar düşüyor. 50.000 doların üzerinde gelir elde edebilen sanatçı sayısı yaklaşık on yedi bin, 100.000 doların üzerinde kazananlarsa yalnızca on bin. En üst gelir grubunda yer alan ve Spotify’dan yıllık 1 milyon dolar ve üzerinde gelir elde eden sanatçı sayısıysa bin iki yüz kişiyle sınırlı.
Firma 2018 yılında halka arz oldu ve hisseleri New York Menkul Kıymetler Borsası’nda işlem görmeye başladı. Piyasa değeri 111-120 milyar ABD doları arasında olan Spotify’ın hisse fiyatları şu sıralar 520-530 dolar aralığında seyrediyor.
Müzik endüstrisi araştırma şirketi Midia Research tarafından 2023 yılında yayınlanan rapora göre, küresel müzik akış pazarının yaklaşık %31,7’sini elinde bulunduruyor.

Kurucusu Daniel Ek, Spotify’ı en tartışmalı platformlardan birine bilerek dönüştürmüş olmalı.
Pastanın Adil Olmayan Paylaşımı
Spotify’a en sık yöneltilen eleştiri, sanatçıların adil bir biçimde ücretlendirilmemesi. Şirket bu eleştirilere, a. ekonomik gerçekçilik, b. sistemin işleyiş mantığı, c. sağlanan toplam değer üzerinden karşılık verirken dayandığı temel argüman, kendisinin “dinlenme başına ödeme yapan bir işveren” değil, küresel bir dağıtım ve gelir paylaşım platformu olduğu.
Spotify’ın ödeme modelinde sanatçılara dinlenme başına sabit bir ücret ödenmiyor. Bunun yerine “orantısal paylaştırmaya” dayalı bir geliri havuzu modeli kullanılıyor ve premium aboneliklerle reklamlardan elde edilen gelir belli dönemlerde hesaplanarak bu gelirin %65’lik kısmı telif havuzu olarak ayrılıyor. Bir sanatçının havuzdan alacağı payı belirleyense platformdaki şarkılarının o dönemde dinlenen toplam şarkı sayısına oranı. Yani bir şarkı ne kadar çok dinlenirse sanatçının gelirden aldığı pay da o oranda artıyor. Ancak ödeme doğrudan sanatçıya yapılmıyor. Gelir önce plak şirketi ya da telif hakkı sahibine, oradan da sanatçının plak şirketiyle yapmış olduğu sözleşmeye göre sanatçıya aktarılıyor.
Spotify’ın uyguladığı bu ücretlendirme sistemi aslında platform kapitalizmi olarak adlandırılan durumun tipik bir özelliği. Platform kapitalizminde dijital platformlar, tarafları (tüketici, üretici, reklam verenler) bir araya getirir ve ekonomik değeri üretim üzerinden değil, aracılık, veri toplama ve kontrol üzerinden yaratır.
Platform kapitalizminin temel dinamikleri ağ etkisi, algoritmik kontrol ve veri sahipliğiyken platform bunlardan gelen gücü kullanarak büyür, büyüdükçe vazgeçilemez hale gelir, kuralları tek taraflı belirler ve değerin büyük kısmını kendisinde toplar. Bu da Spotify örneğinde olduğu gibi, genellikle bir “winner-takes-most” (kazanan çoğunu alır) dinamiğini yaratır. Devasa dinlenme sayılarına ulaşan süperstarlar ve bağlı oldukları plak şirketleri havuzdaki pastanın büyük kısmını alırken orta ve küçük ölçekli sanatçılar aylık ortalama 50 dolar gibi cüzi ödemelerle yetinmek zorunda kalır.
Spotify’ın sanatçıya tanıdığı haklar kamuya iletme ve erişilebilir kılma hakkıyla sınırlı ve mevcut düzenlemeler bu hakları devredilebilirlik açısından korumuyor.
Uluslararası Telif Hakları Hukuku
Spotify 2024 yılı için sanatçılara 10 milyar dolar civarında bir ödeme yaptığını açıkladı ancak açıklamasında bu tutarın büyük bir kısmının plak şirketlerine ve telif hakkını elinde bulunduran müzik yayıncılarına yapıldığı detayına yer vermedi. Hemen akabinde gelen eleştirilere verdiği yanıtsa kendisinin sanatçılara yalnızca gelir değil, küresel erişim, keşfedilme, veri analitiği ve uzun vadeli kariyer fırsatları sunduğu, yarattığı ekosistemin yapısal sorunlarınınsa kendi uygulamalarından değil, telif gelirlerinin nasıl bölüşüleceğini belirleyen yasal düzenlemelerden kaynaklandığı iddiası oldu.
Peki gerçekten öyle mi?
Şu an kültür sanat alanına hâkim olan bütün telif uygulamalarının kaynağını uluslararası telif hakları hukukundan, Buenos Aires ve Bern Konvansiyonlarına dayanan yasal düzenlemelerden aldığı bir gerçek. Bu düzenlemeler uyarınca sanatçı kendi eserleri üzerindeki hak sahipliğini müzik yayıncılarına, yayıncılar da plak şirketlerine devrediyor. Bu eserlerin Spotify, Apple Music gibi platformlarda yayınlanabilmesiyse plak şirketlerinin platformlarla yapacağı lisans sözleşmelerine bağlı. Sözleşmeler tamamlanıyor, sözleşme konusu eserler platformdaki yerini alıyor ve plak şirketlerine belli dönemler halinde sözleşmeyle müzakere edilen ücretler aktarılıyor. Buradaki asıl sorunsa platformlar tarafından yapılan ödemelerden sanatçıya düşen payın çok küçük olması.
Ama ne yazık ki, hukuksal bir koruma mevcut değil. Uluslararası telif hakları hukukunun yasal çerçevesi akış hizmetlerine göre oluşturulmadığından, sanatçıya tanıdığı haklar kamuya iletme ve erişilebilir kılma hakkıyla sınırlı ve mevcut düzenlemeler bu hakları devredilebilirlik açısından korumuyor.
Kısaca özetlersek: Halihazırdaki yasal çerçeve Spotify’ın genişlemesine imkân tanırken sanatçıları korumakta yetersiz kalıyor. Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü’nün (WIPO) dijital müzik yayınlarını konu alan 2021 yılına ait raporunda da belirttiği gibi, sanatçılar akış platformlarında değer oluşturan taraf olmalarına rağmen akış hizmeti sunan firmalar tarafından aşırı derecede düşük ücretlendiriliyor, dolayısıyla da pazardaki genişlemeden haksız bir biçimde zarar görüyor.
Fakat bütün bunlara rağmen Spotify pekâlâ ödeme modelini değiştirebilir ve sanatçı emeğinin daha dengeli karşılık bulduğu alternatif bir ödeme modeline geçebilir. Ancak şirket “kullanıcı-merkezli ödeme sistemi” gibi alternatiflerin toplam gelir dağılımını anlamlı biçimde değiştirmeyeceği iddiasında. Oysa Fransa ve Finlandiya’da yapılan kullanıcı-merkezli model simülasyonlarına göre, bu tarz bir ödeme modeli benimsendiğinde orta ölçekli, yerel ve niş sanatçılar daha fazla gelir elde ederken küresel süperstarlar bu durumundan neredeyse hiç etkilenmiyor.
Elde edilmek istenen haksız gelirin kaynağı Spotify’ın ödeme modeliyle yakından ilişkili.
Telif Gelirlerini Azaltan Sahte Sanatçılar
Spotify uzun süredir “sahte sanatçılar” ve “algoritma oyunları” iddialarıyla da gündemde.
Burada söz konusu olansa gerçek bir hayran kitlesi ya da kimliği bulunmayan, genellikle plak şirketlerinin ya da prodüktörlerin yarattığı anonim hesaplar. Bahse konu hesaplar az vokalli, enstrümantal parçalar üretiyor ve bu parçalarla “ders çalışma müziği”, “rahatlama müziği” ya da “uyku müziği” gibi önceden tanımlanmış popüler çalma listelerine giriyor. Bu yolla elde edilmek istenen haksız gelirin kaynağıysa Spotify’ın ödeme modeliyle yakından ilişkili.
Platform sanatçılara yukarıda belirtilen telif hakkı dışında, her bir dinleme karşılığında küçük bir ödeme yapıyor ve şarkı popüler çalma listelerinde kendine ne kadar yer edinirse o kadar pasif gelir getiriyor. Eleştirmenlerse bu uygulamanın gerçek sanatçıların gelirini ve keşfedilme şansını azalttığını, müziği “fonksiyonel arka plan sesine” indirgediğini ve platformu sanatsal bütünlükten uzak, yalnızca veri ve gelir odaklı bir sisteme dönüştürdüğünü belirtiyor.

Telif Hakları ve Yapay Zekâ Kaynaklı İçerik
Spotify ile ilgili bir başka güncel tartışma konusu da tamamen yapay zekâ tarafından üretilen müzik parçaları.
Şu an yapay zekâ teknolojisi herhangi bir sanatçının katkısı olmadan, yalnızca insan sesini ve enstrüman seslerini taklit ederek yeni müzik parçaları üretebiliyor. Spotify’a yüklenen bu tür yapay zekâ parçalarının “lo-fi”, “enstrümantal” ya da “arka plan müziği” gibi çalma listelerine girmesiyse oldukça kolay. Bu da beraberinde iki büyük sorunu getiriyor:
Birincisi, telif hakları karmaşası. Yapay zekâ modelleri eğitilirken kullanılan eserlerin hepsi gerçek sanatçılara ait. Ortaya çıkan yeni şarkının vasfıysa hukuk açısından belirsizliğini koruyor çünkü kopyalanarak mı, yoksa ilham alınarak mı oluşturulduğu hâlâ tartışmalı.
İkincisi ve daha önemlisi, bu şarkıların gerçek sanatçılar tarafından üretilen eserlerin yerini alması ve gelir dağılımını etkilemesi. Dinleyiciler çalma listelerinde artık insanlar tarafından üretilen eserleri değil, anonim bir yapay zekânın algoritmik olarak ürettiği parçaları dinliyor ve bu da bütün telif ödemesinin yapay zekânın ardındaki operatöre gitmesi anlamına geliyor.
Spotify bu sorunu fark etti ve geçtiğimiz yıl Universal Music Group gibi büyük plak şirketleriyle işbirliği yaparak platformdaki yapay zekâ içeriğini kontrol altına almaya başladı, hatta yapay zekâ botları tarafından oluşturulan binlerce şarkıyı kaldırdı. Ancak teknoloji bu denli hızlı bir biçimde ilerlerken platformun “gerçek sanatçıyı” nasıl koruyacağı ve yaratıcılığın geleceğini nasıl şekillendireceği hâlâ belirsizliğini koruyan bir sorun.
“Bir kullanıcı çoğunlukla erkek egemenliğindeki çalma listelerini dinlediğinde ortaya çıkanlar yine erkek egemenliğindeki çalma listeleri oluyor.”
Cinsiyetçi algoritma
Spotify tarafından sunulan hizmetin sorunları yalnızca ücretlendirme modelindeki adaletsizlikle sınırlı değil. Gazeteci ve eleştirmen Liz Pelly 2018 yılında bir deney yaptı ve Spotify’ın cinsiyetçi algoritmasını gözler önüne serdi.
Pelly önce algoritmalar tarafından yönlendirilmemiş yeni bir hesap oluşturdu, ardından her gün düzenli olarak yalnızca Spotify’ın önerdiği çalma listelerini dinledi. Bir aylık süre sonunda anlaşıldı ki, listelerde yer alan sanatçıların çoğu erkek. Pelly karşılaştığı bu manzarayı, “Discover Weakly” başlıklı yazısında şu sözlerle değerlendirdi:
“Spotify’ın en popüler çalma listelerinin şaşırtıcı bir biçimde erkek egemenliğinde olduğunu gördüm. Bir kullanıcı çoğunlukla erkek egemenliğindeki çalma listelerini dinlediğinde ortaya çıkanlar yine erkek egemenliğindeki çalma listeleri oluyor. Gerçekten de Spotify, Feminist Cuma gibi çalma listeleri ve Smirnoff Equalizer gibi kampanyalarla marka bilinirliğini ve kârını artırırken arka planda cinsiyetçi müzik endüstrisi statükosunun devam etmesini sağlıyor. Öyleyse şunu sormamız gerek, dijital müzik yayıncılığı kültürü yalnızca erkek merkezli bir statükonun yansımasından mı ibaret, yoksa bizi geçmişte kaldığını düşündüğümüz daha homojen ve açıkça erkeksi bir pop müzik kültürüne doğru mu götürüyor?”
Sistem öylesine yapılandırılmış ki, uyum sağlasanız da zarar görüyorsunuz, direnseniz de.
Tekelleşmeye Karşı Direnmek ve
Müzisyenlerin Başına Gelmiş En Kötü Şey
İzlandalı müzisyen Björk, Eylül ayında yaptığı bir açıklamada, Spotify’ın “müzisyenlerin başına gelmiş en kötü şey” olduğunu söyledi ve genç sanatçıların tanınmak, hayran kitlelerini büyütmek için akış platformlarına güvenmek zorunda olmalarını üzüntüyle karşıladığını belirtti. Björk’ün de vurguladığı gibi, genç sanatçılar tanınmak için Spotify benzeri platformlara mecbur.
Spotify’ın muazzam büyüklüğü ve sanatçıyla şirket arasındaki ekonomik uçurumsa boykotların her halükârda şirkete değil, sanatçıya zarar vermesine neden oluyor. En prensip sahibi sanatçılar bile çoğu zaman direnmeyi göze alamazken direnenler de ağır bedeller ödüyor. Bu öğrenilmiş değil ama tasarlanmış bir çaresizlik.
Sistem öylesine yapılandırılmış ki, uyum sağlasanız da zarar görüyorsunuz, direnseniz de.
Üstelik Spotify’ın sektördeki hâkimiyeti yalnızca yayın akışıyla sınırlı değil. Organizasyon yetkilileri, menajerler ve festival küratörleri canlı performanslardaki sahne sıralamasını Spotify’dan gelen verilere göre belirliyor. Platformda yer almamak ya da algoritmik olarak arka sıralara düşmek, yalnızca yayın gelirini değil aynı zamanda çoğu müzisyenin temel gelir kaynağı olan turne fırsatlarını kaybetmek anlamına geliyor.
İşte tam bu noktada rekabet hukukuna özgü bir kavram olan “bağlama uygulamaları” devreye giriyor. Bağlama uygulamalarında piyasaya hâkim olan bir girişim, alandaki pazar gücünü kötüye kullanır ve müşterinin başka bir pazara katılımını zorunlu hale getirmek için bu güçten faydalanır. Spotify da sahip olduğu yayın tekelini, canlı performans rezervasyonlarını etkilemek için kullanıyor ve “ya bizim şartlarımızı kabul edersiniz ya da kendinize sahne bulamazsınız” diyor.

Savaş Endüstrisine Yatırım, Yalnızca Kötülük Üretmek
Spotify kurduğu düzen yeterince kirli değil mi? Öyleyse birkaç basamak daha yukarı çıkalım.
Platformun 2019 yılında, yüz tanıma ve gözetim teknolojileri geliştiren İsrail merkezli yapay zekâ şirketi AnyVision ile işbirliği yaptığına dair bazı iddialar ortaya atıldı ancak bu iddiaları içeren haberler, şirketin aksi yönde açıklama yapması üzerine yayından kaldırıldı. Gerçi bu yayından kaldırma meselesi şaibeli çünkü Reddit gibi kullanıcıların karşılıklı görüş alışverişinde bulunduğu forumlarda kimi kullanıcılar, söz konusu bu haberlerin Spotify’ın müdahalesi sonucunda kaldırıldığını iddia ediyor. Şu ana kadar Spotify ile AnyVision arasında resmi olarak açıklanmış bir ticari ortaklık sözleşmesi bulunmasa da, Spotify’ın sesli reklamlar, kişiselleştirilmiş reklam teknolojileri ve kullanıcı etkileşimi ölçümü alanlarında yüz tanıma ya da duygu analizi gibi teknolojilerle ilgili patent başvurularında bulunduğu ve AnyVision’un da tam olarak bu alanlarda çalıştığı bilinen bir gerçek. Üstelik Spotify’ın hukuk ve iş ilişkileri danışmanı olan Andrew Joseph’in iki yıl süreyle İsrail ordusunda fiilen görev yaptığını, Spotify’ın Güvenlik ve Gizlilik Merkezi partnerlerinden birinin İngiltere’de yaşayan Filistinli göçmenlere karşı İsrail lehine casusluk yapmakla itham edilen Londra merkezli Stratejik Diyalog Enstitüsü (ISD) olduğunu ve 2025 yılı itibariyle İngiltere’deki kullanıcılardan yaş doğrulama gerekçesiyle yapay zekâ destekli yüz taraması talep etmeye başladığını unutmamak gerek.
Fakat daha bu konulardaki tartışmalar sona ermemişken geçtiğimiz aylarda Spotify kurucusu ve yöneticisi Daniel Ek’in, kendi yatırım şirketi Prima Materia aracılığıyla yapay zekâ destekli otonom silah sistemleri üreten Alman savunma şirketi Helsing’e 600 milyon Euro tutarında yatırım yaptığı ortaya çıktı.*
Daniel Ek’in savaş endüstrisine yaptığı bu yatırımın ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra King Gizzard and the Lizard Wizard, Xiu Xiu, Deerhoof, Wu Lyf ve Massive Attack dahil olmak üzere birçok sanatçı platformdan müziklerini kaldırdı.
Hatta bağımsız müzisyen, yapımcı, enstalasyon sanatçısı David Bridie şöyle bir açıklama yaptı: “Son yıllarda hem Ukrayna hem de Gazze’de dronlar aracılığıyla yapılan askeri müdahalelerin yol açtığı dehşetlere tanık olduk. Çocukların öldürüldüğü, hastanelerin bile yok edildiği bu savaşların hepsi tek bir tuşla gerçekleştirildi. Ek, insanlar açısından yalnızca acıya ve ölüme neden olan bir teknolojiye yatırım yapıyor. Spotify eskiden gerekli bir kötülük gibi görünüyordu. Şimdi ise yalnızca kötülük olarak görünüyor.”
Bu arada: Daniel Ek, 2018 yılında önce yapay zekâ destekli tam vücut taraması yapan sağlık şirketi Neka Health’i, ardından 2021 yılında, eşi Sofia Levander ile birlikte Londra merkezli bir yatırım fonu olan Prima Materia’yı kurdu.
Prima Materia kendi sektöründe “derin teknoloji” olarak adlandırılan alanlara, yani yapay zekâ, biyoteknoloji, ileri mühendislik ve stratejik altyapı teknolojilerine odaklanan bir yatırım aracı olarak konumlandı. Aynı yıl Ek, o zamanlar henüz start-up aşamasında olan Helsing’e 100 milyon Euro tutarında bir yatırım yaptı ve bu sayede Helsing’in yönetim kurulu başkanı oldu. Helsing ve Daniel Ek arasındaki organik bağ, her ne kadar Prima Materia üzerinden yapılan bir risk sermayesi yatırımı olsa ve Spotify bu ilişkinin doğrudan tarafı olmasa da Ek’in savaş endüstrisine yatırım yapmak için kullandığı gelirin büyük bir kısmı Spotify hisselerine bağlı.
Başka bir deyişle sanatçılar kendi müziklerini satabilmek için Spotify algoritmalarının oluşturulmasına yardımcı oluyor ve bu algoritmanın başarısı, insanları öldürmek için tasarlanan makinelerin üretimine yatırım yapan bir adamın serveti haline geliyor.

Spotify Trump’ı Niçin Destekliyor?
Kanadalı müzisyen Chad VanGaalen ise Spotify’ın, Trump’ın yemin törenine yaptığı 150.000 Dolar tutarındaki bağışı platformdan ayrılmasının nedenlerinden biri olarak gösterdi. Oysa Trump’ın ilk başkanlığı döneminde oldukça farklı bir duruş sergilemiş, 2017 yılında Trump yönetiminin Müslümanların çoğunlukta olduğu altı ülkeyi kapsayan seyahat yasağına karşı “I’m with the banned” (“Yasaklananların Yanındayım”) isimli bir kampanya başlatırken 2018 yılında Cannes Lions konferansında, “Direniş Çağında Yaratıcılık” başlıklı bir panelin yürütücülüğünü üstlenmişti.
Trump yönetimiyle olan ilişkileri açısından Spotify’ı eleştirilerin hedefi haline getiren bir diğer konuysa şirketin ABD’de sınır dışı ve gözaltı işlemlerinden sorumlu Göçmen ve Gümrük Muhafaza (ICE) Kurumu ile girdiği ticari iş ilişkisi. Trump yönetimiyle birlikte göç idaresinin ötesine geçip siyasi bir simgeye dönüşen ve geçtiğimiz haftalarda Minneapolis’te, 37 yaşındaki şair Renee Nicole Good’un vurularak öldürülmesiyle gündeme gelen bu kurum, sık sık çocukları ailelerinden ayırmakla ve illegal göçmenlere insanlık dışı muameleyle suçlanıyor. Meselenin Spotify’ı ilgilendiren kısmıysa ICE ile doğrudan ticari iş ilişkisine girmesi ve uzun süredir kurumun işe alım ilanlarını reklam olarak yayınlaması.
Ne dersiniz, Spotify giderek daha çok mu çamura batıyor…
Renee Nicole Good’un ölümü, ICE ile ticari iş anlaşması olan Spotify’ın dolaylı da olsa bu tür ölümlerin ve acıların yaşandığı bir sisteme finansal destek sağladığına dair ahlaki sorgulamaları daha da alevlendirdi ve şirket, Good’un öldürüldüğü tarihten bir gün sonra ICE reklamlarını artık yayınlamayacağını duyurdu.
Indivisible adlı sivil toplum kuruluşunun direktörü olan Ezra Levin ise konuyla ilgili şöyle bir açıklama yaptı: “Spotify, ICE’nin eylemlerinin daha acımasız ve ölümcül hale geldiği 2025 yılı boyunca ICE reklamlarını yayınlamakta sakınca görmedi. Şirketin şu an artık bu reklamları yayınlamayacağını açıklaması yeni bir ahlaki pusulası olduğunu göstermediği gibi, bu reklamları sonlandırmak, verilen zararı da ortadan kaldırmaz.”

Sansür Uygulamaları
Spotify çevrimiçi olarak yayınlanan içerikler üzerinde nasıl bir denetim yürüttüğünü ya da bu alana nasıl bir yatırım yaptığını açıklamaktan kaçınıyor. Üstelik kendisini “yayıncı” olarak değil de, “platform” olarak tanımladığından, editöryel sansür uyguladığı yönündeki suçlamaları da reddediyor. Buna karşın pratikte devlet kurumlarından gelen talepler, yerel yasalar, mahkeme kararları ve hak sahipliği baskıları nedeniyle içerik kaldırma ya da erişim engelleme kararları aldığı biliniyor.
Türkiye’deki Grup Yorum örneği bu tartışmanın en bilinen örneklerinden. Grup Yorum’un albüm ve şarkıları 2025 itibariyle Spotify üzerinden Türkiye’de tamamen erişilemez hale geldi. Spotify bu konuda net bir açıklama yapmaktan kaçındı ve söz konusu erişim engelinin “yasal talepler” ve “içerik sağlayıcılarla ilgili hukuki yükümlülükler” çerçevesinde gerçekleştiğini belirtti. Buradaki asıl kritik noktaysa içeriklerin dünya genelinde değil, Türkiye coğrafyasıyla sınırlı olarak erişime engellenmesiydi. Fakat benzer örnekler yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Kendini sürekli tarafsız bir platform olarak konumlandırmaya çalışsa da 2022 yılında Rusya’daki hizmetlerini durdurdu ve bu jeopolitik bir duruş olarak algılandı.
Spotify’ın Suudi Arabistan ve körfez ülkelerinde, Hindistan’da, 2022 yılına kadar aktif olduğu Rusya’da ve Tencent ortaklığıyla faaliyet gösterdiği Çin’de, hükümetlerden gelen talepler doğrultusunda müzik yayınını sınırlandırdığı ya da bazı sanatçıların albümlerini tamamen kaldırdığı biliniyor.
2025 yılının Mart ayındaysa İngiltere’de faaliyet gösteren İsrail yanlısı lobi grubu We Believe In Israil’in müdahalesiyle Shadi al-Bourini ve Qassem al-Najjar’ın Udrub Udrub Tel Abib (Tel Aviv’i Vur) isimli şarkısını platformdan kaldırdı. Söz konusu lobi grubu 2022 yılında da Filistin’e verdiği destekle ön plana çıkan İngiliz rap grubu Lowkey’in müziklerinin platformdan silinmesini talep etmiş, hatta bu konuda bir imza kampanya başlatmış ancak sansür talebi İngiltere’de önemli tepkilere yol açınca grup geri adım atmak zorunda kalmıştı.
Dünya genelinde yaklaşık 584 milyon kişi tarafından dinlenen podcastler söz konusu olduğundaysa sansür meselesi bambaşka bir boyut kazanıyor çünkü iddialara bakılırsa platformda yer alan içeriklerin bazı bölümleri siliniyor, uyarılar ekleniyor ya da algoritmik görünürlük düşürülüyor. Spotify bu durumu “dezenformasyonla mücadele” ya da “şirket politikası” olarak açıklasa da, uygulama fiilen bir sansür ve platformun sahip olduğu gücü politik amaçlarla kullandığını gösteriyor.
≈
Aşağıdaki kaynaklardan derlenerek hazırlanmıştır:
Theconversation.com
Mjilonline.org
Cnm.fr
Radiofrance.fr
Vice.com
Thebaffler.com
Electronicintifada.net
Musicbusinessworldwide.com
Theguardian.com
Artistrightswatch.com
Touchgrass.fightforthefuture.org
