László Krasznahorkaı’nın Evreni
László Krasznahorkai Anglofon okurların dikkatini ancak 2000 yılında –yani tam da dünyanın sonunun geldiği düşünüldüğü bir vakitte– çekti. Önce Direnişin Melankolisi’nin İngilizce çevirisi yayımlandı, ardından aynı romanın Béla Tarr tarafından çekilen film uyarlaması Werckmeister Harmonies gösterime girdi. Oysa Krasznahorkai Avrupa’nın çoktandır tanıdığı en önemli yazarlardan biriydi. Spiritüel bir üçlemenin ilk kitabı ve aynı zamanda eşsiz bir ilk roman olan Şeytan Tangosu 1985 yılında yayımlanmış, uzun ve paragrafsız bölümleriyle bir adım ileri bir adım geri giden, uzadıkça da klostrofobik bir hal alıp varoluşsal bir döngüye evrilen bu romanı 1989 yılında Direnişin Melankolisi, 1999 yılında da Savaş ve Savaş izlemişti. Krasznahorkai o zaman yazmayı bıraksaydı bile bu üç romanla Nobel ödülü alabilirdi. Ama bırakmadı. Aradan geçen yirmi beş yıllık sürede dört roman, beş novella, iki öykü derlemesi yayımlamakla kalmayıp bir de altı farklı filmde Béla Tarr’la birlikte çalıştı.
Krasznahorkai Macaristan’da doğdu, roman ve öykülerinde sıklıkla gördüğümüz Almanya, New York ve Hırvatistan’da yaşadı. Şeytan Tangosu, Direnişin Melankolisi ve Savaş ve Savaş’ın büyük bir bölümüyse sonuncusunda, yani Hırvatistan’da geçiyor. Krasznahorkai’ın bu muhteşem üçlemede kurduğu atmosfer, Sovyet sosyalizminden ya da nükleer bir felaketten arta kalan görüntülerin içinde dolaşıyormuşsunuz hissini veriyor. Sanki zihninizde sizin bile bilmediğiniz metafizik bir alan, hayali bir Doğu Bloku var da oraya geçmişsiniz gibi. Köylere olan sevgisiyse Kafka’nın taşra tutkusunu andırıyor: Nihayetinde bütün arketipleri en saf halleriyle bulabileceğiniz yegâne yerler küçük yerleşimlerdir. Ve bunlardan herhangi biri, Krasznahorkai’ın doğduğu Gyula’nın yerine geçebilir. Gyula’ya benzeyen yerleri Béla Tarr’ın filmlerinde hep görürüz, sonsuza kadar uzanıyormuş izlenimi veren uçsuz bucaksız düzlükler, ufukta ağır ağır, adeta sürünürcesine ilerleyen ama ilerlemiyormuş gibi görünen upuzun bir tren. Krasznahorkai’ın karakterlerinin yaşadığı bu yerleri, tıpkı Beckett’ın sürekli kullandığı “bir köy yolu” ya da “bir ağaç” gibi “yok yerler” olarak niteleyebilir ancak onları kendilerine kaynaklık eden Doğu Avrupa atmosferinden söküp alamayız.
Yabancı istilasının korkusuyla kendini Avrupa’nın eşik bekçisi ilan eden Macaristan uzun süredir bir uçurum kıyısında duruyor. Paranoyaya eğilimli kolektif hayal gücü, komplo teorileri ve her an daha da yaklaştığı hissini veren kıyamet beklentisi. Kısacası son yıllarda Avrupa siyasetinin ürkütücü bir biçimde yeniden fitilini tutuşturduğu her şey. Ve bütün bunlar Krasznahorkai’ın romanlarında oldukça tanıdık bir metaforla anlatılıyor: Kasabaya gelen yabancı. Şeytan Tangosu’nda küçük bir köye kurtarıcı kılığında bir dolandırıcı gelir ve herkesi etkisi altına alır. Direnişin Melankolisi’ndeyse kasabada konaklayan tuhaf bir sirkin tek marifetinin konteyner içinde oradan oraya sürükledikleri ölü bir balina olduğu ortaya çıkar. Sirkle eş zamanlı olarak etrafta dolaşmaya başlayan “Prens” ve müritleriyse kasaba halkını derinden etkileyen ve bulaşıcı bir hastalık gibi etrafa yayılıp temas ettiği her şeyi tüketen kaos hissini pekiştirir.
Krasznahorkai’ın karakterleri genellikle akıl hastanelerindeki bilgeleri ya da Palookaville* peygamberlerini andırır. Her biri kendisinin aydınlanmış olduğundan mutlak surette emindir. Savaş ve Savaş’ta Macaristan’ın ufak kasabalarından birinde arşiv görevlisi olarak çalışan Korin, “ebedi hakikati” içerdiğine inandığı bir el yazması bulur ve bunu sonsuza kadar korunacağı sanal gerçekliğe aktarabilmek için New York’a, dünyanın merkezine gider. Aprómunka egy palotaért isimli kısa romanındaysa Herman Melvill isminde bir kütüphaneci Manhattan sokaklarında dolanırken kentin devasa mimarisine bakıp sürekli içinde kilitli kalacağı ve böylece tek bekçinin de kendisi olacağı devasa bir kütüphane kurmayı hayal eder. Ve son romanı Herscht 00769’un kahramanı Florian, bütün var oluşun bağlı olduğu ama ne genel görelilikle ne de parçacık fiziğinin standart modelleriyle açıklanabilen ve yalnızca gözlemlenebilir evrenin ilk evrelerinde karşılaşılan maddeyle anti-madde arasındaki dengesizliğe, Baryon asimetrisine takıntılıdır. Florian, Angela Merkel’e bir dizi mektup yazar ve bu durumun bir ulusal güvenlik meselesi haline getirilmesini talep eder.
Böylesi absürt düşüncelerle dolu bir patolojiyse biçimsel olarak ancak monologlarda kendine yer bulabilir. Zira monolog, delilerle dolu bir evmişçesine bütün ıstırapları birbiriyle ilişkilendirebilen tek biçim. Fakat Krasznahorkai’ın monologları başarısız keşif seferlerini andırıyor ve bu yönüyle Thomas Bernhard’ın karakterlerinde gördüğümüz, var olan endişeleri alevlendirmekten öteye gitmeyen içsel tiratlardan farklı. Bu monologlarda karakterler he zaman yeni bir yol bulmaya çalışıyor ama sonuç her zaman aynı. Başladıkları noktaya dönmüş oluyorlar. Béla Tarr’ın filmlerindeki uzun ve ağır çekimlerse adeta bu döngüsel hareketsizliğin bir yansıması.
Görünen o ki, Krasznahorkai’ın eserleri de –tıpkı Beckett ve Kafka’da olduğu gibi– başka bir şeyleri temsil etmek üzere kurgulanan alegorik bir alan içinde ama farkı şu, temsil edilen şey çoktan çekip gitmiş.
Metinlerin mimarisi öylesine ölçülü ki, çeviri bir metin okuduğunuzu unutuyorsunuz. Oysa Macarca sondan eklemeli bir dil ve bu da onu hem öğrenmesi hem de çevirisi olağanüstü zor bir dil haline getiriyor. O yüzden Macarcanın eklerle verdiği anlam ve ritmi İngilizceyle yakalamak imkânsıza yakınken Krasznahorkai’ın İngilizce çevirmenleri George Szirtes, John Batki ve Ottilie Mulzet’in verdiği emeği de unutmamak gerekiyor.
Görünen o ki, Krasznahorkai’ın eserleri de –tıpkı Beckett ve Kafka’da olduğu gibi– başka bir şeyleri temsil etmek üzere kurgulanan alegorik bir alan içinde ama farkı şu, temsil edilen şey çoktan çekip gitmiş. Dış dünyada herhangi bir referansı bulunmayan bir alegori, içinde resim bulunmayan bir çerçeveye benzer ve bizi yalnızca orada olmayan şeye yönlendirir. Aynı zamanda kişiyi belli bir usul ve yorum aşamasına yükselten, onu bilgi nesnesine yaklaştıran bir anlayışın olduğunu varsayar. Krasznahorkai’ın romanlarında bu yorumlama dürtüsü özgür bırakılıyor. Dolayısıyla karakterleri, herhangi bir yön olmaksızın sürekli içine sığdırıldıkları çerçeveden kurtulmaya çalışıyor. Bu, “logos” içermeyen bir evrende, kontrolden çıkmış bir teoloji ve onları yalnızca kendi muğlak hallerine geri götürüyor.
Krasznahorkai’ın kurmacalarında gördüğümüz bu felaket dolu dünyaları, onların zavallı birlikteliğini ve bastırılmış varlıklarının nihai umutsuzluğunu bir arada tutmaya yarayan, Flaubert’in bahsettiği türde estetik bir ilke olup olmadığını hep düşünmüşümdür. Zamanımızın ruhu olabilir aslında. Yani Borges’in de ifade ettiği gibi, “gerçekleşmeyen bir vahyin zuhur etmesi”.
Bana kalırsa Krasznahorkai’ın en büyük eseri olan Direnişin Melankolisi de tam olarak bu düşünceye uygun bir girişle başlar: Karakterler buzla kaplı bir tren istasyonunda, gelmeyen bir treni bekliyorlar. Sayfalarda ilerledikçe sürekli bir uyanış ânının yaklaştığını hissediyorsunuz ama o an hiç gelmiyor. İşte hepimizin içselleştirdiği Hıristiyan milenyumculuğunun büyük ironisi: Mesih geldi, vahyini duyurdu, her şeyin sonuna yaklaştık ama biz hâlâ aynı yerdeyiz çünkü gidecek hiçbir yerimiz yok.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
*Palookaville ifadesi kişinin sıkışıp kaldığı, hiçbir ilerlemenin görülmediği, hayal kırıklıklarıyla ya da başarısızlıkla ilişkilendirilen yerleri ya da psikolojik duygu durumlarını tarif etmek için kullanılır.
