Yayıncılığın Çıkış Yolları Tıkandı mı?

Yayıncılıkla ilgili tartışmamız gerekenler yalnızca bunlar değil, elbette dahası da var. Alanımızın sorunları üstüne düşünmek ve çözümlere gerçeklik kazandırmanın yollarını bulmak zorundayız. Yayıncılık dünyasının çok çetin sorunlarının kültür alanına yansımaları, daha doğrusu kültürel çölleşmeye büyük etkisi bizim ciddi sorunumuz.

Yayıncılık dünyası daha önce hiç olmadığı kadar tartışılıyor. Bir dizi nedene bağlı olarak. Sosyal medyanın varlığı da bir yana. Tümünü birden tek bir yazıda almayı olanaksızlaştıran yakıcı sorunların en çok öne çıkanları üstünde durmak ve sorunların içerden yaşayanlarca tartışılmasını sağlamakta sonsuz yarar var. Çünkü yayıncılık, yani öncelikle kitap yayıncılığı, ardından dergi yayıncılığı, bana kalırsa nitelikli kültür yaşamının atardamarıdır. Gerçi yayıncılar kendi sorunlarını açıkça konuşmaktan pek hoşlanmaz ve tartışmazlar ama arada zülfüyâre dokunacak sözler etmeden, oturduğumuz yerde kalmak da bana ayıp gibi geliyor.

Bugünlerde bir yayıncıya, Durumlar nasıl, diye sormak doğrusu cesaret ister. Moraller aşağıda, omuzlar çökük. Ve durum o kadar yıkıcı ki, en küçükten en büyüğüne (banka ve holding yayınevlerini dışlayarak), bütün yayınevlerinin kendilerine göre büyük sorunlar içinde yaşadığı, daha doğrusu yaşamaya çalıştığı apaçık.

Geriye dönüp bakıyorum, yayıncı olarak aralıksız yaşadığım kırk sekiz yıl içinde bugünkünden daha kötü bir dönem olmadığını kesin bir dille söyleyebilirim.  1980’lerin başlarında, 24 Ocak kararlarından sonra gelen bir kâğıt krizi vardı. Ankara’daydım, parası olan kâğıtçıların mutlaka stok yaptığını görüyordum, dolar biriktirmek gibiydi kâğıt stoklamak ve dergi yayımlamak için artık ateş pahası olan kâğıdı bulmakta da zorlanıyorduk. (O günlerde dönemin koçbaşlarından olan Yarın dergisini yayımlıyorduk.) Sonra 1990’ların ertesinde enflasyonun yüzde 100’ü aştığı dönemler geldi. Adam Yayınları’nda çalıştığım o yıllarda her ay yayımladığımız kitapların sayısında sınırlı bir düşüş oldu olmasına da yayıncılık dünyamız aman aman etkilenmedi. Bütün dünyayı büyük bir anaforun içine çeken 2008 finansal krizi yayıncılık dünyamızı daha sert vurdu. Uzatmayayım, sorunların büyüğünün 2020 yılında pandemiyle birlikte başladığı düşünülür ama bence bu da tam doğru değil. Pandemi günlerinin yayıncılık üstünde yıkıcı bir etkisi olmadı ama yakın gelecekteki felaketin habercisi olduğu da görülüyordu.

Kitap Satışlarındaki Düşüşün Nedenleri

Ülkeyi içine alan, bütün toplumu kıskıvrak yakalayan pandemi 2020 Mart ayında başlamıştı. Peki o günlerde Dolar ve Euro kaç liraydı? Dolar 6 TL, Euro 6,9 TL. Sokağa çıkma yasağının uygulandığı, kitabevlerinin kapalı olduğu günler, insanların tedirginliği ve kendilerini koruma içgüdüsü kitap satışlarını ne kadar etkilemişti? Yüzde 10, 15 mi, hemen hemen o kadar, üstelik evde oturmak internet satışlarını da %6-7’lerden 15’in üstüne çıkarmıştı. Sonra bu iktidarın uyguladığı o meşum faiz ve enflasyon stratejisi çullandı üstümüze, asıl çöküş öyle başladı. Ve döviz oturduğu yerden ayağa kalktı, hızla yükselmeye başladı. Ne olduysa ondan sonra oldu.

Çünkü bir kitabın üretimindeki bütün girdiler –işçilik dışında– ithal ve dövize bağlıdır, büyük ölçüde de Euro ile alınıyor. Ve bugün Euro 53 lira.

Basit bir hesap yapalım mı?

On forma (160 sayfa), 1.000 adet basılan bir kitabın baskı+kâğıt+kapak maliyeti: 46.000 lira

Satış fiyatı: 250 TL

Durumun daha ciddiye alınması için çeviri bir kitap yayımladığımızı varsayalım.

Onun yayın hakkı için de 500 euro, yani yaklaşık 25.000 TL ödeme yapalım.

Çevirmene baskı adedi x kapak fiyatı’nın yüzde 8’ini ödeyelim (aslında daha yüksektir ama): 20.000 TL (Yerli bir yazarın telif ücreti söz konusu olduğunda yeni bir yazar için %10 telif ücreti ödenirken çoksatan bir yazar için bu oranlar %20’ye, 25’e çıkacaktır.)

(Durumu gösterebilmek için bu kadarla yetinelim – çünkü bu kitabın yayına hazırlanması için harcanan işletme giderleri var: Editörün çalışma saatinin bedeli, kira, elektrik vb. giderler.)

Toplam maliyet ne oldu: 91.000 TL

Bu kitap dağıtım şirketine yüzde 45 indirimle (yüzde 50 de olabilir) verilecek. Yani satılan her kitaptan Yayınevinin satış geliri: 137,5 x 1000= 137.500 TL

Maliyet düşüldükten sonra yayınevine kalan: 137.500 – 91.000 = 46.500 TL.

Hangi durumda: 1000 adet kitap bir yılda satıldığında.

Yayınevinin dağıtım şirketine 1000 adet kitap verdiğini (öyle olmaz ama) ve 500 adedin ilk altı ayın sonunda, ikinci 500 adedin ikinci altı ayın sonunda satıldığını varsayalım.

Ne yazık ki ödemeler, kitapların dağıtım şirketine fatura edildiği tarihten bir ay sonra alınan beş-altı ay vadeli çeklerle yapılır.

Peki bu arada enflasyon yüzde kaç? En çok güvenilebilecek olan ENAG verilerine göre, yıllık enflasyon %52. O zaman satılan kitaplarımızdan alacağımız beş-altı ay vadeli ödemelerin enflasyon yüzünden yaşayacağı kaybı da göz önünde tutalım. Bu ne demek?

Demek ki altı ay sonra alınan ilk ödeme %26 enflasyon oranında eriyince yayınevine kalan: 17.900 TL. (Basit hesap yapıyoruz.) İkinci altı ay sonunda alınan ödemeden de yayınevine aynı tutarın kaldığını varsayalım. Demek ki 1000 adet basılan kitaptan yayınevine 35.800 TL kalacak.

Peki bu yayınevinin kârı mı?

Elbette değil. Ücretlerin, kira ve benzeri işletme giderlerinin bu kitabın payına düşen toplamını da hesap edersek yayınevine ne kalacağı kolayca kestirilebilir. Peki bu kitabı satıp kazandıklarımız yeni bir kitabın maliyetini karşılıyor mu? Bir üretim, iş yapıyorsak olması gereken budur. Ama nerede… Çok yazık.

Ve en önemli sorunlardan biri: Bu hesabı 1000 adet kitabın bir yılda satıldığı varsayımına göre yaptık. Oysa bir yılda yayımlanan kitapların büyük bölümü bir yılda 1000 adetten daha az satılıyor.

Demek ki yayınevi için durum vahim.

Kitapların Maliyet Kâr-Zarar Hesapları ve Önemli İstatistik Veriler

Şimdi bir adım daha atalım. Şu veriler de ilgi çekici olabilir.

Kolay anlaşılır olması için hesabımızı ortalama değerler üstünden yapalım.

50.000 lira net ücreti olan bir çalışanın yayınevine aylık maliyeti ortalama 75.000 lira.

Yayınevinin 10 çalışanı varsa aylık çalışan maliyeti 750 bin, 100 çalışanı varsa 7,5 milyon lira.

Bu arada sigortasız ve güvencesiz çalışma elbette var, onları bu maliyet hesabının dışında tutuyorum.

“Türkiye Yayıncılar Birliği 2025 Raporu”nda yayıncılık dünyamızın verileri açıklandı. Oldukça kapsamlı bu “Rapor”dan, bu yazıda anlatmak istediklerimi örnekleyecek bazı veriler almaya çalışacağım.

• 2023 Eylül ayına göre, kitap maliyetleri döviz bazında %84 artarken satış fiyatlarında %15 azalma görüldü. Ürkütücü.

• Fotokopi ve korsan yayıncılık akademik yayıncılığı neredeyse bitme noktasına getirdi.

• Batı’da sektörün %20-30’u arasında değişen akademik yayıncılığın payı, devletin ve ilgili bakanlıkların akademiye düşünsel ve ticari hasımlığı yüzünden, %1’in altına düştü.

• Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu’nun (YAYFED) açıkladığı bandrol verilerine göre, 2025’te 407.777.284 adet kitap basıldı. 2024 yılına göre %1,5 düşüş görüldü.

• 48 sayfanın altında oldukları için bandrol alınmayan kitapları da düşünerek, 2025 yılında ülkemizde kişi başına düşen kitap sayısının 5,3 olduğunu ve bu oranın son yıllarda yerinde saydığını belirtebiliriz.

• YAYFED verilerine göre, 2025 yılında basılan kitapların %8,8’i yetişkin kültür, %13,8’i yetişkin kurgu-edebiyat, %15’i çocuk kitapları, %1’i gençlik kitapları, %9,4’ü inanç kitapları (yetişkin kültür kitaplarından çok), %2,4’ü akademik yayınlar, %1,2’si ithal kitaplar.

Peki Nasıl Bir Çöküntü Yaşanıyor?

• Yetişkin kültür yayınlarının bütün kitaplar içindeki oranı 2023 yılında %15’ken, bu oran 2025’te neredeyse yarıya, %8,8’e düşmüş. Dramatik bir düşüş. Bu düşüşün nedeni düşünce kitaplarının artık çok az yayımlanması; yoksa kurgu edebiyat kitapları %13-14 dolayında, aynı oranı koruyor.

• Akademik yayınlarda ortalama kitap baskı adedi 681’e kadar düşmüş. (Yukarıdaki hesaplarımızı düşününce çok kötü.)

• Yetişkin kurgu-edebiyat kitaplarında ortalama 3.000 olan baskı adedi 1.152’ye düşmüş, yani %60 kayıp.

• Yetişkin kültür yayınlarında 2025 yılında bir önceki yıla göre %8 düşüş yaşanmış ve ilk baskı adedi 1.248’e inmiş.

• En kayda değer yükseliş çocuk kitaplarında. 2025 yılında ilk kez basılan çocuk kitaplarında ortalama baskı adedi 4.591 olmuş. Kitap fuarlarını bilenler çocuk kitabı yayıncılarının sayısının hızla arttığını ve aralarında dinci ideolojiye bağlı yayınevlerinin sayısının çokluğunu hemen görmüşlerdir. O yayınevleri ayrıca desteklenmektedir.

• Bu arada Milli Eğitim Bakanlığı’nın ücretsiz ders kitabı ve yardımcı kitap dağıtımı da her geçen yıl artıyor. 2003 yılında 81.834.281 adetten 2010 yılında 196.594.711 adete, 2025 yılında 227.614.229 adete çıkmış durumda. Peki bunu nasıl yorumlamak gerekir? Olumlu mu? Devletin okul öğrencilerine ücretsiz kitap dağıtımı olumlu görünse de hazırlanan kitapların içeriğinin gerici unsurlarla dolu oluşu göz ardı edilmemeli. Öte yandan, MEB’in kitap yayıncılığı alanına bu müdahalesi, seçenek olarak yayımlanacak eğitim kitaplarının önünü –bağımsız yayınevleri aleyhine– büyük ölçüde tıkıyor.

• 2025 kültür yayınlarında, ENAG’ın daha gerçek olduğu bilinen 2025 yılı enflasyon oranı %56’ya göre düşünüldüğünde, kültür yayınlarındaki daralmanın %20’nin çok üstünde gerçekleştiği kuşkusuz.

• Bu arada pandemi günlerinden bugüne, online kitap satışlarının oranının sürekli arttığını da biliyoruz ki bu da yeni bir durum. Kültür yayınlarındaki kitap satışlarının yaklaşık %66’sı internet siteleri üstünden yapılmış. Eğitim ve üniversite kütüphanelerinin aboneliklerinin aldığı önemli payla birlikte, internetten yapılan satışların oranı sektörün bütün satışlarının %42’si olarak gerçekleşmiş. (Bu rakamlar benim için de şaşırtıcı.)

Bu arada alım gücü?

Sonra düpedüz korkunç, daha doğrusu aşağılık bölüşüm krizi yüzünden Cumhuriyet tarihinde daha önce görülmemiş yoksullaşma, ister istemez kitaba ayrılan bütçeyi kıstıkça kıstı. Bu yazıyı yazdığım zaman asgari ücret net 28.075,50 TL, en düşük memur emekli maaşı 27.772 TL.

Kitap satışlarındaki düşünün ilk iki nedeni: Maliyetleri yüksek olan kitapların fiyatlarının yükselişi ve alım gücündeki büyük düşüş. Bu ikisi çözülmeden kitap satışlarının artabileceğini düşünmek hayal olur. Kaldı ki asıl sorun kitapların fiyatının yüksek oluşu değil, bu maliyetler karşısında kitap fiyatlarının şimdiki düzeyi kaçınılmaz. Asıl sorun alım gücünün düşük ve giderek hızlı biçimde düşüyor oluşu.

Buradan bir çıkış vardı: Sabit Fiyat Uygulaması. (Baş harflerini özellikle büyük yazdım.) Tartışıldı, öneriler, tasarılar hazırlandı. Ama bir türlü yürürlüğe giremedi.

Dağıtım Çilesi, Perakende Satış Canavarları

Öte yandan, yayınevi yayımladığı kitapları kendisi dağıtmıyor, kitapçılar da tek tek yayınevlerinden kitap almayı tercih etmez. Yüzlerce yayıneviyle doğrudan ilişki kurmak verimli değildir, küçük kitabevleri için bu olanaksızdır da. Dolayısıyla kitaplarını, a. Bazı dağıtım şirketleri, b. Zincir mağazalar (başta D&R), c. İnternetteki kitap satış siteleri aracılığıyla kitapçılara, oradan okurlara ulaştırırlar. Bunların üçü de yayınevlerinden çok yüksek indirimlerle kitap alır. Yukarıda, %45 indirim oranından söz etmiştim, bazen iyimser bir orandır bu. İndirim oranı %50’ye, hatta %55’e de çıkabilir. (Kitabı yayınevi yayımlıyor, yarıdan çoğuna daha baştan el konuyor, durum bu değil mi?) Sayıları çok az sayıdaki bazı büyük yayınevleri –güçlerine göre– bu oranı aşağı düşürebilir. Ama bizim asıl sorunumuz büyük çoğunluğu oluşturan küçük ve orta büyüklükteki yayınevleri. Ölçütleri de onlara göre düşünmek gerekir.

İşte bu yüksek indirim oranları, denebilir ki yayıncılık dünyamızın, yüksek döviz yıkıcısından sonraki en yıkıcı sorunudur. Yayınevleri yüksek indirimlerle kitaplarını vermek zorunda kalıyor, ne yapabilirler… Ve bu, onları sonuna yaklaştıran vahşi piyasanın ta kendisini gösteriyor.

Buradan bir çıkış vardı: Sabit Fiyat Uygulaması. (Baş harflerini özellikle büyük yazdım.) Tartışıldı, öneriler, tasarılar hazırlandı. Ama bir türlü yürürlüğe giremedi. Sabit Fiyat Uygulaması basitçe şöyle anlatılabilir: Yeni yayımlanan bir kitap, sabit fiyat uygulaması süresince perakende satışı yapılan her yerde aynı fiyattan (asıl olarak yayınevinin koyduğu kapak fiyatından) satılır. Bu süre içinde hiçbir perakendeci kitabın fiyatında değişiklik yapamaz.

Bu, özellikle küçük ve orta büyüklükteki yayınevlerinin en önemli kurtarıcısı olabilir.  Sabit Fiyat Uygulaması Almanya, Avusturya, Fransa, İspanya, İtalya, Hollanda, Norveç, Macaristan, Güney Kore, Japonya, Meksika, Arjantin’de, Belçika’nın bazı bölgelerinde uzun süredir yürürlükte. Brezilya’da ve Polonya’da da uygulanması görüşülüyor.

Gelgelelim Sabit Fiyat Uygulaması kitabevi zincirlerinin, Amazon, DR, Kitap Yurdu, İdefix gibi büyük satış sitelerinin işine gelmiyor. Kültür Bakanlığı da bu uygulamanın yasallaşması için takipçi olmuyor.

Sonuç olarak: Düşünebiliyor musunuz, yeni yayımlanan bir kitabın fiyatı 200 TL iken daha baştan bu kitap 110 TL’den fatura edilecek. Öteki 90 TL kurda kuşa gitti. Sonra 110 TL içinden maliyeti düş. Sonra yazar telifini, çevirmen ücretini düş. Sonra ücretleri, işletme giderlerini düş. Daha çoğunu düşmek için geride bir şey kalmadı, eksi’ye düştük bile. Yukarıda ayrıntılı göstermeye çalıştım.

Yazar ve Çevirmen Hakları

Yayınevleriyle yazarların ve çevirmenlerin ilişkisi bundan otuz kırk yıl önce de güllük gülistanlık değildi ama bugünküne göre daha sorunsuzdu. Hatta daha öncesine gidelim, Orhan Kemal’in geçim derdine çare olacak telif ücretleri için art arda öyküler yazıp yayımladığı günlerde yazarın emeğine saygı vardı. Evet, yazarlar yalnızca kitapları için değil, yayımladıkları ürünleri için dergilerden telif ücreti alabiliyordu. Yazarların sayısı da çok çok azdı.

Burada şu dört yayıncıyı özelikle anmak isterim: Memet Fuat (De Yayınevi ve Yeni Dergi), Yaşar Nabi Nayır (Varlık Yayınları ve Varlık dergisi), Fethi Naci (Gerçek Yayınevi), Vedat Günyol (Çan Yayınları ve Yeni Ufuklar dergisi). Yayınevleriyle yazarları ve çevirmenleri arasındaki ilişkilerin saygın adları, ki bizde editörlük kurumunun oluşması da onlarla birlikte olmuştur.

1960’ların ortalarıyla 1970’lerin sonuna dek yazarlarıyla ve çevirmenleriyle kurdukları ilişki o yılları hatırladığımız zaman örnek alınacak düzeydedir. Hatta sonra gelen ve 1990 yılına dek uzanan dönem (kesin tarihi kendim için veriyorum), içinde yaşadığımız edebiyat dünyası, önceki kuşaklarla aramızdaki dostluk ilişkileri, yazarlık duygumuzun niteliği ve masumiyeti bakımından en güzel yıllarımızdı. Benim de dergicilikle başlayan yayıncılık hayatımın başlangıcına, çok öncesine ve sonrasına gittiğim yıllar, dünyaya yeniden gelsek gene yayıncılık yapmayı düşündüğümüz yıllardı.

Bu ilişkilerin niteliğini yükselten yayınevi bence Adam Yayınları’ydı. 1981 yılında Nazar Büyüm tarafından kurulduğunda Memet Fuat yayınevinin Genel Yayın Yönetmeni olurken çeviri kitapların editörlüğünü Cevat Çapan üstlenmişti. Ben de 1990’da Yayınevi’nde editör olarak çalışmaya başladım.

Daha önceki dönemlerde yazarlara ve çevirmenlere ücretleri bazen parça parça, bazen uzun zamanlar içinde ödenirdi. Adam Yayınları’nda Yayınevi’nin ilkelerine titizlikle uyduğu sözleşmeler yapılmaya başlanmıştı. Yayımlanan kitapların telif ve çeviri ücretlerinin yarısı kitap yayımlandığında, kalan yarısı da üç ay sonra ödenirdi. Eğer o üç ay içinde kitabın fiyatında artış olmuşsa, kalan yarısı yeni kapak fiyatı üstünden hesaplanırdı ki, bunun bizim yayıncılık dünyamızda benzersiz bir uygulama olduğunu kesin bir dille söyleyebiliriz. Yeni bir yazar olarak kendi kitaplarım için de %12 telif ücreti alıyordum. Çalışanlar yayımlanan kitaplardan yalnızca iki tane alabiliyordu, üçüncüsünü yüzde 40 indirimli alabilirlerdi, tek bir kalemin bile hesabı tutulur, işler titizlikle ve kurallara uygun yapılırdı.

Adam Yayınları’na özel bir bölüm açmamın nedeni onu anlatmak için değil, bugünü anlatmak için. Çünkü neden sonra, artık edebiyat dünyası denebilecek bir ortamın silinmeye başladığı, yayıncılık dünyası denebilecek bir sektörel ilişki ortamının tamamıyla piyasaya bağlanarak bozulduğu yerde, yayınevleri kendilerine göre ticari kaygılarla o ilkelerden vazgeçmeye, dolayısıyla yazarlar ve çevirmenler karşısında kendilerini her durumda baskın görmeye başladı. Son günlerde yeniden başlayan tartışmaların temeli de burada. Ama ne yazık ki tartışmalar daha çok sosyal medya üstünden ve düşünce kırıntılarıyla yürütülüyor. Asıl olan, bu konularda yazarak, tartışarak sorunu aydınlatmak ve çözümler aramak.

Nelerin değiştiğine birkaç örnek verebiliriz:

• Pandemi ertesinde yayıncılık dünyası yakın gelecekten ürkünce, bazı büyük yayınevleri, kendilerini korumak için tuhaf uygulamaları hemen devreye soktu:

Örnekse Yapı Kredi Yayınları, yayın hakları kendisinde bulunan ve sürekli satılan çeviri kitaplarının çevirmenleriyle sözleşmelerini feshedip aynı kitapları daha düşük ücretlerle ve kendisi için çok daha uygun koşullarla yeniden çevirtmeye başladı. Bunun etik bir tutum olmadığı apaçıktı. Ve YKY bu uygulamada yalnız değildi.

Bazı büyük yayınevleri, çok satma şansı olduğuna inandıkları kitaplar için, yazarlara tek seferlik ödeme ve yayın hakkını ömür boyu devralma koşulunu içeren sözleşmeler dayatmaya başladı. Ve yazarı hiçe sayan bu uygulama aynıyla sürüyor.

• Öte yandan tedirgin edici bir çeviri sorunu olduğunu okurlar da görüyor. Yalnızca kurgu edebiyat kitaplarına bakalım. Bir yılda yaklaşık 12.000 başlıkta kurgu edebiyat kitabı yayımlanıyor. Bunların yarıdan fazlasının, yani yaklaşık 6.000 roman ve öykü kitabının çeviri olduğunu belirtebiliriz. Bu ne demek? Her ay yaklaşık 500 çeviri yayımlanıyorsa, bu kitapları hangi çevirmenler çeviriyor. Her ay bir çeviri yapabilecek 500 nitelikli çevirmen var mı? Sonuç: Hem de pek çok edebiyat kitabının niteliksiz çevrilerle yayımlanması.

Yayınevlerinin bazen yazarı ya da çevirmeni istismar etmesi, ödemeleri geciktirmesi, bazen yokuşa sürmesi, bazen de tek seferlik ödemelerle bütün yayın hakkını ömür boyu kendisine bağlaması.

Sorunları Anladık, Peki Çözümler?

1

Yalnızca sorunları ortaya döküp çözümlerin nasıl olması gerektiğini söylememek olmaz. Kendimce, bir başıma hangi çözümleri önerebilirim, bilmiyorum. Yapabildiğim kadar. Yayıncılık hayatımın geçen on yılları içinde yaşadıklarıma ve bugün geldiğimiz noktaya bakarak –tamamıyla kişisel olduğunu da belirterek– yayınevi ile yazar ve çevirmen arasındaki ilişkinin dosdoğru ilkeleri için şunları öneriyorum:

1 Yazar ve çevirmen ücretleri, yayımlanan kitabın kapak fiyatı ile baskı adedinin çarpılmasından sonra çıkan tutarın yüzde 8-15’i arasında olmalı (özel durumlar dışında). Hak edilmiş ücretten yüzde 17 stopaj vergisi kesildikten sonraki net ücretin yarısı kitap yayımlandığında, kalan yarısı üç ay sonra ödenmeli. Bu koşullar yalnızca yazar ve çevirmen lehine değiştirilmeli.

2 Sonunda bin-iki bin adet basılan bir kitaptan kazanılacak para yazarın-çevirmenin bir aylık giderini karşılamayacak, bunu biliyoruz. Onca emeğin karşılığında hak edilen ücretin bir aylık giderleri bile karşılamaktan çok uzak olduğu söylenir, bu da dolaylı olarak yayınevlerinin sorunuymuş gibi dile getirilir. Oysa öteki ülkelerde de telif ve çeviri oranları pek farklı değil. Yazarın ya da çevirmenin kazancı üstüne söylenen sözler kitapların satış duvarına çarpar. Asıl fark ne? Bizde kitap satışlarının düşük oluşu. Bizde 1000-2000 adet satılan kitaplar, bazı ülkelerde 10 bin adet satılıyorsa, o kitaptan elde edilen telif ya da çeviri kazancı 1’e 6, 1’e 10 oluyor demektir. Örnekse, bizde bir kitap için baştan ödenmek zorunda olan ücret baskı adediyle kapak fiyatı üstünden hesaplanırken Fransa’da her yılın sonunda kaç adet kitabınız satılmışsa o kadarını alabiliyorsunuz.

3 Bizdeki asıl sorun ne? Yayınevlerinin bazen yazarı ya da çevirmeni istismar etmesi, ödemeleri geciktirmesi, bazen yokuşa sürmesi, bazen de tek seferlik ödemelerle bütün yayın hakkını ömür boyu kendisine bağlaması.

2

İçinde yaşadığımız koşulların politik olarak çok zor, ekonomik olarak çok çok zor olduğunu daha çok anlatmaya gerek var mı? Yukarıdan beri anlattıklarımın yeterli olduğunu sanıyorum.

1 En önemli çözüm, kültür ve sanat alanında faaliyet gösteren şirketlerin gelir vergisi ve stopaj vergisi oranlarının yüzde 5’e düşürülmesi. Mantığı çok açık: Koca devlet kültür ve sanattan alacağı vergilere göz dikemez. Demek ki Türkiye Yayıncılar Birliği ile Kültür Bakanlığı temsilcilerinin oluşturacağı komisyon, vergi indirimiyle ilgili bir tasarı hazırlayıp Meclis’e göndermeli.

2 Yukarıda belirttiğim sabit fiyat uygulaması yasalaşmalı.

3 Bütün bakanlıklar arasında en küçük bütçeye sahip olan Kültür Bakanlığı’nın bütçesi yeterli düzeye çıkarılmalı. Böylece Kültür Bakanlığı, halk kütüphanelerine alınan kitapların sayısını bugünden birkaç kat daha fazlaya çıkarabilir. 1.300 halk kütüphanesi olduğuna göre, her kütüphaneye yeni çıkan kitaplardan 1 adet alınması, 1.300 kitap alımı demektir, böylece özellikle küçük ve orta büyüklükteki yayınevlerinin sorunlarına önemli bir katkıda bulunulmuş olur.

4 Şu da önemli: Ayrıca Kültür Bakanlığı –bir devlet kurumu olarak– yayınevlerinden aldığı kitapları –dağıtım şirketleri gibi– %40 indirimli değil, kapak fiyatı üstünden ödeme yaparak almalı.

Yayıncılıkla ilgili tartışmamız gerekenler yalnızca bunlar değil, elbette dahası da var. Alanımızın sorunları üstüne düşünmek ve çözümlere gerçeklik kazandırmanın yollarını bulmak zorundayız. Yayıncılık dünyasının çok çetin sorunlarının kültür alanına yansımaları, daha doğrusu kültürel çölleşmeye büyük etkisi bizim ciddi sorunumuz. Bu etkileri de ayrıca konu etmeliyiz.

Desenler: Joey Guidone