Freud’a Karşı Gradiva
“Ich hatte bald nach dem Erscheinen meiner analytischen Würdigung der »Gradiva« einen Versuch gemacht, den greisen Dichter für diese neuen Aufgaben der psychoanalytischen Untersuchung zu interessieren; aber er versagte seine Mitwirkung.”
Sigmund Freud (Gradiva Nachtrag [1912])
Psikanalitik edebiyat eleştirisinin yapıtaşlarından olan “Der Wahn und die Träume in W. Jensens »Gradiva«” (1907) başlıklı metinde Sigmund Freud, adı üstünde, Wilhelm Jensen’ın romanı Gradiva’yı (1902/1903) Die Traumdeutung (1900) sonrası artık iyice detaylandırdığı psikanalitik yöntemlerle okur. Metne yazdığı sonraki notta ise “yaşlı yazar”a psikanalizle ilgili işbirliği teklif ettiğini ve reddedildiğini ekler.
Hay allah neden acaba?
İşin esprisi bir yana, Jensen’ın romanının Freud’un psikanalitik okumasının ve takip eden kuramsal tartışmaların gölgesinde zamanla bir edebiyat metni olmaktan neredeyse tamamen çıkıp “vaka” tartışması örneğine dönüşmüş olduğu düşünülürse “yaşlı yazar”a hak vermemek zor. Ama tabii kendisi de hekim olan romancının tepkisi aslında oldukça kibar ve ilgili. Freud’un çalışması eline geçince şöyle cevap vermiş:
“Elbette ki bu ufak anlatı psikiyatrinin bakış açısından değerlendirilip takdir edileceğini ‘hayal etmemişti’ ve siz de yer yer ona yazarının en azından bilinçli olarak niyet etmediği anlamlar yüklüyorsunuz.”[1]
Jensen tıp eğitiminin olası etkilerini kabul etse de romanındaki ruhsal tasvirlerin şiirsel sezgiye atfedilmesinin daha uygun olacağını ifade ediyor. Freud ise pes etmiyor ve sonraki mektubunda romanın yazımındaki ve karakterlerin yaratımındaki motivasyona dair sorularıyla meseleyi asıl ilgilendiği yere (Sexualablehnung) çekmeye çalışıyor. Fakat her ne kadar Jensen’ı ve eseriyle arasındaki ilişkiyi yaratıcılığın ruhsal boyutları bağlamında psikanalize yatırmayı denese de yazar kibar bir yeniden yönlendirmeyle konuyu edebi saiklere getiriyor: “hikâyeyi yazma dürtüsü”nde muhtemelen bir miktar bilinçdışı etkiler olduğunu kabul ederek asıl yazma sürecini bilinçli edebi tercihlerle ilişkilendiriyor.
Bence bu hikâyenin en ilginç taraflarından biri, Freud’un hem Gradiva’yı okurken hem Jensen’la yazışırken açıkça kendini belli eden heyecanı. Bu heyecan, psikanalitik kuramın yöntemsel fay hatlarından bağımsız olarak, tüm eleştirilere rağmen hevesle okuyup yazan ve tıbbi çalışmalarını inşa ederken edebiyatla derin bir ilişki kuran tutkulu bir entelektüel profili ortaya koyuyor. Burada önemli bir parantez açayım. Freud yaygın kanının aksine, Gradiva’dan ilk Jung değil, Stekel aracılığıyla haberdar oluyor. Bilindiği üzere Freud’la Jung 1907 yılında Viyana’da tanışıyor. Fakat Stekel’ın Jensen’a mektubundan romanın 1902 yılında Çarşamba toplantılarında konuşulan bir konu olduğu görülüyor:
Pek Saygıdeğer Şair!
Müthiş kısa romanınız Gradiva çok hoşumuza gitti. Biz derken, her hafta ünlü nörolog [Sinir Doktoru] Profesör Freud’da buluşan küçük bir psikoloji grubunu kastediyorum.[2]
Stekel grubun roman hakkındaki düşüncelerini ifade ederken metnin “tıbbi ve psikolojik olarak hakikatle yüklü” bir “şaheser” ve “neredeyse bilim” olduğunu vurguluyor. Böylece Freud’un Jung ile tanışmadan çok önce, 1902 yılında, Gradiva’yı bildiğini anlıyoruz. Zvi Lothane makalesinde bu hatanın Ernest Jones’un yorumundan çıkıp James Strachey tarafından sürdürülerek yayıldığını belirtiyor.[3]
Gradiva Freud’un edebiyat okurluğu serüveninde aslında hiç şaşırtıcı değil. Antikite merakı, Sofokles, Shakespeare ve Goethe hayranlığı, erken/geç Romantizm çerçevesinde Weimar Klasikçilerinden yana meyletmesi, 1899 tarihli “rüya yorumları” kitabını 1900 tarihiyle bastırması gibi detaylar Freud’un modernin gayet farkında bir Janus figürü, gerçek anlamda bir fin-de-siecle entelektüeli ve aslında tam da zamanının adamı olduğunu gösteriyor: klasikçi bir kültürel mirasla hemhal, 19. yüzyılda yetişmiş, yüzü 20. yüzyıla dönük. Bu yüzden imge, hayal ve arzu üçlemesinin peşinde Pompei’nin harabe estetiğini yücelten bir arkeoloğun hikâyesi aslında tam da ona göre bir metin. Jensen romantizmden çıkıp modernizme uzanan yüzyıl dönümü edebiyatının karakterlerin içsel dünyasını önceleyen eğilimlerini takip ederken Freud’un kuramsal derdiyle neredeyse birebir örtüşen bir kısa roman yazmış: “nasıl olur da yazar doktorla aynı bilgiye varır?”[4] Nitekim, şairler ve filozoflar bilinçdışını ondan çok önce keşfetmiştir.

Wilhelm Jensen ve Gradiva’yı psikanalitik yöntemlerle okumak.
Psikanalizin İnşasında Gradiva
Üzerinden hem bir psikiyatrik analiz hem bir edebiyat kuramı üretilen Jensen’ın ilham verici kısa romanı Gradiva arkeolog Norbert Hanold’un Roma’da gördüğü genç bir kadın rölyefinin peşinden Pompei’ye uzanan ve gerçeklikle fantastik arasında gidip gelen hikâyesini anlatıyor. Hanold rölyefi görür, rölyefteki figürün zarifliğinden, özellikle eteğini hafif kaldırmış adım atışının estetiğinden çok etkilenir ve ona “Mars Gradivus”tan ilhamla, Latince “adım atan kadın” anlamına gelen “Gradiva” ismini verir. Rölyefin alçıdan bir kopyasını duvarına asar ve ona her baktığında, ona her anlam yükleyişinde bir kadın olarak Gradiva’yı zihninde yeniden inşa eder. Böylece Freud’un analiz malzemesi olacak olan rüya-hayal-gerçek arasındaki yolculuğuna çıkar.
Bu görülü hülyalı zihinsel (ve evet sanrılı) yolculuk bir süre sonra gerçek bir yolculukla taçlanır ve Hanold’un zihnindeki fantezi alemi Pompei sokaklarında devam eder. Genç arkeolog Gradiva’nın Vezüv yanardağının patlaması esnasında Pompei’de yaşayan bir kadın olduğundan çok emindir. Önce yollar gerçek, kadın hayaldir. Sonra kadın da gerçekliğine kavuşur. Çoktandır unuttuğu ve Pompei’de “şans eseri” karşılaştığı çocukluk arkadaşı Zoë Bertgang Hanold’un peşine düştüğü hayalin vücut bulmuş halidir.
“Wenn Sie mit mir sprechen wollen, müssen Sie’s auf Deutsch thun.”
Das war eigentlich merkwürdig aus dem Munde einer vor zwei Jahrtausenden verstorbenen Pompejanerin, oder wär’ es für einen Hörer in anderer Sinnesverfassung gewesen.[5]
“Benimle konuşmak istiyorsanız, bunu Almanca yapmalısınız.” “İki bin yıl önce ölmüş Pompeili kadın” Hanold ile kendi dilinde konuşmaktadır. Bu elbette aklı selim bir insana garip gelecek bir şeydir, fakat asıl mesele zaten Hanold’un duygularının yoğunluğu ve iç dünyasının zenginliğinde hayaller diyarıyla gerçeklik arasında gidip gelmesidir. Karakter “iki bin yıllık ölü kadın konuştu” diye şaşırmak yerine “sesinin böyle tınladığını biliyordum,” der.
Anlatının bu kısmından itibaren Freud’un psikanalitik okumasının temelleri belirginleşiyor. Zoë Hanold’un çocukluk arkadaşıdır. Birlikte oyunlar oynayarak büyümüşlerdir. Hatta küçük Zoë Hanold’dan hoşlanmaktadır. Fakat yaşları ilerledikçe genç Hanold kendini arkeolojiye kaptırır ve tüm ilgisi gündelik olanın “cilve”lerinden estetik olanın “düşünsel ilhamı”na döner. Genç Zoë’nin bu durumdan pek hoşnut olmadığını söylemek mümkün. Fakat asıl buradaki dönüşümün yönelimi Freud’un okumasında dikkat çekici hale geliyor. Ergenlik diyebileceğimiz döneme denk düşen bu dönüşüm Hanold’u aşka, yaşama (Eros) dair olandan geçmişe, ölmüş (Thanatos) yahut hiç değilse tarihsel/estetik varoluşunda can’sız (obje) olana yöneltir. Artık Hanold baktığında Zoë’yi “görmemektedir” ve “donuk, solgun, suskun” doldurulmuş bir papağan gibi dolanmaktadır. Zoë’nin hikâyeye girmesiyle Hanold’un rüyayla hayal arasındaki sürüklenişi yaşamla ölüm arasındaki sınırların çakışmasına evrilir. Genç arkeolog çocukluk arkadaşını “görmeden” önce Gradiva ile muhabbettedir ve yaşam anlamına gelen “Zoë” çoktan ölmüş biri için “talihsiz” bir isimdir. Hanold daha sonra da bir süre Zoë’yi görmez aslında, çünkü Bertgang da, ne tesadüftür ki, Gradiva’nın Almancasıdır.
Freud kurgusal metin üzerinden patoloji okumakta sıkıntı görmemektedir, çünkü psikiyatri sadece ağır hastalık vakalarıyla kısıtlı kalmamalıdır.
Freud, Hanold’un yaşamla ölüm arasındaki bu yönelim değişimini bastırılmış (cinsel) dürtüler ve arzular üzerinden okur. Karakter idealize edilmiş bir estetik algıyla bedensel olanı yücelterek yönünü zihinsel olana çevirmiştir. Kaldı ki, Hanold’un rüyaları tam da Freud’un “rüya yorumları”yla örtüşmekte, karakterin hayal dünyası nevrozun sanrılarının oldukça etkili temsilleri olarak dikkat çekmektedir. Böylece Hanold Zoë ile sağlıklı bir şekilde ilişkilendiğinde, idealize edilmiş Gradiva gündelik gerçeklikte karşılık bulduğunda “iyileşecektir.” Freud için Hanold’un hikâyesi “zihnin işleyişini anlayabileceğimiz, kusursuz doğrulukta bir psikiyatrik çalışma” ve “tıbbi psikolojinin temel teorilerini vurgulayan bir kurgu”dur.[6] Elbette buradaki temel sorun Freud’un kuramının en derin fay hatlarından biri olan yöntem meselesidir.
Psikanalitik yaklaşımın epistemolojik niteliklerini vurgulayan bir vaka muamelesi gören Hanold kurgusal bir karakterdir. Freud bunun farkındadır ve 80 sayfalık incelemesini –tüm ironikliğiyle– şöyle bitirir: “Fakat burada durmalıyız, yoksa Hanold ve Gradiva’nın yalnızca yazarlarının zihninin yaratımları olduğunu gerçekten unutabiliriz.”[7] Freud kurgusal metin üzerinden patoloji okumakta sıkıntı görmemektedir, çünkü psikiyatri sadece ağır hastalık vakalarıyla kısıtlı kalmamalıdır. İnsan zihni sınırları o kadar da net ve katı bir sistem değil, sağlıklıdan patolojiğe, nevrozdan yaratıcılığa dalgalı salınan, dinamik bir yapıdır. Gradiva okuması romana haksızlık edildiği izlenimini verse de yaratıcı yazar ile psikiyatrist arasındaki mesafe de o kadar uzak değildir.[8] Yine de her ne kadar Freud inşa ettiği kuramın özünün beşeri olanda (edebiyat, sanat, felsefe) halihazırda mevcut olduğunu vurgulayarak bir zemin hazırlasa ve kendi yaptığıyla bu mevcut olan arasındaki ilişkiyi bir tanımlama parametresi çerçevesinde kursa da psikanalitik kuram tıbbın pozitivist beklentileri doğrultusunda ampirik ve yanlışlanabilir olmamakla kalmaz. Doğrulama önyargısına da öylesine yatkındır ki, kurgu bir metin dahi psikiyatrik kuramı kanıtlar hale gelir.
Buradaki epistemolojik ve metodolojik sıkıntılar, metnin kurgusallığı ve patoloji ilişkisi, kurgu metinlerin vakaya dönüşmesiyle tanı koyulan karakterler ve asıl –Freud’un kendi pratiklerinden dolayı en sıkıntılı olan– metinden yazar patolojisi okuma hatası psikanalizin ve psikanalitik edebiyat eleştirisinin en çok tepki aldığı meseleler. Fakat hem psikanalizin kendisi hem psikanalitik edebiyat eleştirisi zaten bu ve benzer fay hatları üzerinden tarih boyunca gelişti ve gelişmeye devam ediyor, çünkü bilginin ve eleştirel düşüncenin doğası ve inşası bunu gerektiriyor. Velhasıl ben de Gradiva’nın psikanalistlerin ilgisinden dolayı “haksızlığa” uğradığının ve erken dönem psikanalitik kuram ve eleştirinin ciddi yöntemsel sorunları olduğunun kabulünde konumlanarak (ve fakat eleştirimi bir cadı avına dönüştürmeden) bir Gradiva okuması öneriyorum.
Zamanının Ruhunda Gradiva
Gradiva psikanalitik edebiyat eleştirisinin çıkışı, gelişimi, dönüşümü ve ne olduğu/olmadığı gibi çetrefil konularda çok merkezi bir yere sahip. Ama bir roman olarak da 19.-20. yüzyıl dönümü Alman edebiyatına dair oldukça dikkat çekici bir metin. Roman popülerliği ve/veya edebi niteliği gibi parametrelerden bağımsız olarak değerlendirildiğinde ortaya çıkan düşünsel dünya Alman edebiyatında Goethe/Schiller hattından ilerleyen “Weimar Klasikçiliği” ile Schlegel biraderlerin “Jena Romantizmi” ayrışmasını izleyerek modernizme geçen teorik ve felsefi kırılmanın açık bir ifadesi. Romandaki “Gradiva” imgesi hakikat arayışında antikitenin öğrettiği sınırları belirlenmiş mükemmellikten hayal gücünün yaratıcılığında sürdürdüğü oluşa (becoming) uzanarak “hayat”ın (Zoë) sentezinde yüce (sublime) olana ulaşır. Freud’un da yüceltme kavramını inşa etmek için beslendiği bu süreç halihazırda Jensen’ın ilişkilendiği felsefenin ana meselesidir. Antikitenin statik mükemmel Gradiva rölyefi (Weimar) Hanold’un hayal gücüyle oluş haline geçer (Jena) ve Zoë’nin gerçekliğinde yaşamda vücut bulur. Freud’un bastırılmışlık olarak okuduğu ve Zoë ile sağalan patoloji yüzyıl dönümü edebi estetiğinin roman kurgusunda dile gelen felsefi dönüşümüdür.
Weimar Klasikçileri kendi içinde bütünlüğü olan rölyef parçasına bakarak Gradiva’nın taşta “yakalanabilmiş” mükemmel figürünü takdir edebilecekken Jena Romantikleri onun parçalı ve tamamlanmamış varoluşunun kısıtlanmamış olasılıklarına heyecanlanabilir.
Kaldı ki, Gradiva’nın bir serinin parçası (“Fragment”) olduğu vurgusu da hem bütünde sınırlılık hem parçada sınırsız olasılık temsilinde Weimar-Jena geçişinin izdüşümü olarak değerlendirilebilir. Aslı Vatikan’da bulunan ve Hanold’u sanrılara itecek kadar heyecanlandıran “Gradiva rölyefi,” ki evet, rölyef Jensen’ın romanı ve Freud’un analiziyle bu ismi sonradan edinmiştir, mükemmelliğiyle kendi “ayakları üzerinde duran” tamamlanmış bir idealdir. Ama aynı zamanda bir serinin parçası olarak Hanold’un üzerine hayal gücüyle tamamen öznel bir anlatı kurmasını mümkün kıldığı ve bakanın gözünde her seferinde yeniden inşa edildiği için de idealdir. Özetle, Weimar Klasikçileri kendi içinde bütünlüğü olan rölyef parçasına bakarak Gradiva’nın taşta “yakalanabilmiş” mükemmel figürünü takdir edebilecekken Jena Romantikleri onun parçalı ve tamamlanmamış varoluşunun kısıtlanmamış olasılıklarına heyecanlanabilir.
Nitekim, böylesi elle tutulamaz ve gerçekle hayalin eşiğinde görünüp kaybolan gizemli bir kadın Hanold’un zihninde Roma’ya değil, Pompei’ye yakışmaktadır. Jensen’ın Gradiva’sı bu bağlamda aslında sadece rölyefin hikâyesi olmadığı gibi, yalnız da değildir. Vezüv’ün ölümde dondurduğu bir şehirden ve küller altından beliren insan kalıplarından etkilenerek zengin bir imge dünyasından beslenen yazılmış nice anlatı dönemin edebiyatının yaygın eğilimlerinin ifadesidir. Vezüv ve Pompei Dickinson, Gautier, Goethe gibi dönemin yazarlarını derinden etkilemiş ve edebi bir ilham kaynağı olmuştur. Kısacası, batı edebiyatında yaygın bir Pompei teması mevcuttur.
Hanold’un hikâyesi kendi döneminin ve onu şekillendiren hemen öncesinin yaratıcılık ve hayal gücü tartışmaları ekseninde okunduğunda Jensen’ın Freud’a cevabı gayet anlamlı hale geliyor, çünkü roman 18.-19. yüzyıl Alman felsefesinin estetik ve yaratıcılık tartışmalarından azade değil. Hanold’un “sanrılı” halleri patolojiden önce Kant’ın hayal gücünü aklın sınırlı bir yetisi olarak sunduğu deha ve yaratıcılık kavramlarından ilhamla, ona cevaben ve tabii onu eleştirerek, özellikle Schlegel biraderlerin metinleriyle dönüşen bir edebi felsefenin ifadesi olarak düşünülebilir.[9] Genç arkeolog antikitenin mükemmeliyetinin ve arkeolojinin materyal gerçekliğinin çerçevesinden, bir taş parçasının ilhamıyla, yücenin (sublime) olasılıklarını keşfederken mantığının sınırlarından (Kant) feragat eder ve kendini dizginsiz yaratıcı sürece (Jena) teslim eder. Hayal gücünün peşinden akıldan azade çıktığı yolculuk onu soyut idealin Zoë’de vücut bulan somut temsiline ulaştırdığında karakter başladığı yere, çocukluğuna, yani kendine döner. Böylece aklı ve arzusu nihai bir estetik uyumda birleşir (Weimar). Adı üstünde Gradiva bir “Phantasiestück”tür.[10]

Gradiva Romantik dönemin yaygın sembolik imgeleminin inşasında saf ve dokunulmamış olanın, idealize edilenin ve mükemmel estetiğin vücut bulduğu dişil figürdür.
Bir Roman Olarak Gradiva
Başa dönersek… Gradiva genç arkeolog Norbert Hanold’un Roma’da gördüğü bir rölyefi Almanya’ya döndüğünde unutamamasıyla başlıyor. Hanold hayran olduğu rölyefin alçı kopyasını ediniyor ve zamanla bu rölyefle ilişkisi tutkulu bir bağa, takıntılı bir ilgiye dönüşüyor. Romanın daha başında hikâyenin sürdürücü unsurunun içedönük bir karakter marazı olduğu –psikanalistlere hak verecek kadar– açık. Fakat metnin bir edebiyat eseri olarak niteliği tam da böylesi hedefi belli, sadece içerik odaklı okumalarda gözden kaçıyor, çünkü aslında Hanold’un hikayesinde edebiyatla psikoloji, kurguyla vaka, gerçeklikle estetik arasındaki sınırların muğlaklığı dönemin edebiyatının hayal gücünü yücelten içedönük çizgisinde ilerliyor.
Bu çerçeve daha ilk sayfalarda henüz sanrılara (Freud’un örneklemine) geçmeden önce açıkça kurulmuş. Bütün giriş paragrafını vermeyeyim ama şöyle başlayalım. Rölyef “yürüme ediminde eksiksiz”; “Venüs, Diana, ya da başka bir Olympos tanrıçası” yahut başka bir mitolojik figür değil; “insana özgü bir şekilde sıradan” ama “kötü anlamda değil” ve “biçimin plastik güzelliğinden ziyade antikitede nadir bulunan gerçekçilikte bir zarafete sahip olduğu için büyüleyici” bir kadın imgesi çiziyor. Romantikler bir yandan antikitenin mükemmeli temsil eden estetiğine hayranken ve ondan ilham alırken diğer yandan o dünyanın mitik anlatılarda ifade bulan duygularını sıradan insanın içselliğiyle ilişkilendiriyorlardı. Yüce olan Olimpos’ta değil doğada ve insanın içindeydi. Bu yeniden konumlanmayla yüce olanı, estetik mükemmelliği ve derin hakikati sıradan olanda arayarak hem Aydınlanma rasyonelliğine hem antikitenin idealizmine karşı bireyin iç dünyasının zenginliğini, derinliğini, yüceliğe erişme arzusunu ve oluş çabasını vurguluyorlardı.
Freud psikanaliziyle bastırılmış olanı okurken Jensen Romantizmin estetik kurgusunu inşa etmektedir.
Bu ilk sayfaların devamına baktığımızda da resim değişmiyor. Metinde rölyefin büyüleyici etkisinin imgesinde tezahür eden “hareket” ile yaratılmış olduğunun vurgusu açık. Hacimli katlar halinde dökülen eteklerini kaldırmış yürüme ediminin ortasındaki genç kadının sandaletli ayağı hafif havadayken dinamik ve parmaklarının uçları yere değmek üzereyken zaman durmuş gibi. Burada Hanold’u sarsan detay zamanın durduğu o anın aynı zamanda hayatı taşıyan dinamizm hissiyatını yaratabilmesinin baş döndürücü etkisi ve açıkça estetik ideallere dair bir konumlanma.
Ayrıca, tıpkı Pompei’nin çarpıcılığındaki gibi, Gradiva’nın yaşı da donup kalan an ile devam eden zaman arasındaki geçişin ifadesi. Gradiva Romantik dönemin yaygın sembolik imgeleminin inşasında saf ve dokunulmamış olanın, idealize edilenin ve mükemmel estetiğin vücut bulduğu dişil figürdür. Dönemin erkek “bakış”ının nazarında (Lacan, Mulvey vb. öncülü olan “gaze”) gökten yere inmişçesine ideal ama yine de yeryüzüne ait bu figür genç fakat “çocuk” değildir. Fakat kadın da değil, 20’li yaşlarında Romalı bir bakire(!)dir. Buradaki “bakire” kullanımı özgün metinde “virgo” olarak geçiyor, “eine römische Virgo.”[11] Yapılan Latince tercihle Almancadaki “Jungfrau” kelimesi arasında önemli bir ayrım var. Yazar bakire kelimesini Latincesinden seçerek ahlaki/ahlakçı değerler dünyasında tökezlemeden Romantik dönemin estetik idealizmine işaret ediyor. Bu erkek bakış daha sonra Hanold’un aslında rölyefteki isimsiz figüre Mars Gradivus’tan ilhamla Gradiva adını vermesiyle taçlanıyor. Aslında sıradan ve isimsiz bir figür olan rölyefteki genç kadın aldığı isimle özgünleşirken (ki düşünün 21. yüzyıla kadar uzanan bir şanı var şimdi) bu ismin bir erkek figür tarafından erkekliğin temsili savaş tanrısının gölgesinde verilmiş olması psikanalizle beraber romantizmin toplumsal cinsiyet pozisyonları hakkında çok şey söylüyor. Freud psikanaliziyle bastırılmış olanı okurken Jensen Romantizmin estetik kurgusunu inşa etmektedir. Fakat yine de hikâyenin sonunda yazarın da, karakterin de, analistin de yaptığı dönemlerinin bilindik dürtüleriyle “kadın” imgesi üzerinden anlam inşa etmektir.

Jensen’ın ve romanı Gradiva’nın Freud’dan bağımsız bir değerlendirmesi zor görünüyor.
Asıl “Gradiva” Öteki Olduğunda
Şöyle bir hızlıca baktığımda bugün Wilhelm Jensen ve Gradiva hakkında psikanalitik yaklaşımlar dışında neredeyse hiçbir çalışma olmadığını görüyorum. Türkçede Duygu Güleş Kökek’in Sanat Tarihi Yıllığı’nda yayımlanmış, Gradiva rölyefinin sanatsal ilhamına odaklanan detaylı güzel bir metni var.[12] İngilizcede Nicholas Saul’un dönemin “çok satanlar” kültürü bağlamında Jensen ve Raabe arasındaki rekabeti anlatan bir çalışması mevcut.[13] Almancada Gustav Adolf Erdmann 1907’de yayımlanan bir Jensen biyografisi yazmış.[14] Belki Gradiva’ya yakışır bir “arkeolojik kazı” yapılsa başka çalışmalar da çıkabilir ama ilk bakışta görünen o ki romanın alımlanması ve incelenmesi neredeyse tamamen vaka örneği yörüngesinde ilerliyor.
Nicholas Saul herkesin Jensen’ı duyduğundan ama çok az kişinin eserlerini okumuş, çalışmış olduğundan bahsederken benimle benzer bir yerde konumlanıyor gibi. Jensen döneminin çok satanları arasında sayılan birçok eser üretiyor. Kalite açısından Wilhelm Raabe ile karşılaştırılıp ikinci sınıf olarak görülüyor. Saul’a göre, Jensen 19. yüzyılda, eğer var olmaya devam edecekse, “ideolojik ve estetik ödünler vermek zorunda kalan profesyonel yazar”ın tipik bir örneği.[15] Ben de bir yandan Gradiva’nın psikanalitik camia dışında bilinmemesinden dem vuruyor, diğer yandan o camiada bile romanın kendisinin ne kadar okunduğundan emin olamıyorum. Velhasıl, Jensen’ın ve romanı Gradiva’nın Freud’dan bağımsız bir değerlendirmesi zor görünüyor. Ama tam da bu nedenle romanı farklı katmanlarıyla gerçeklik ve hayal gücünün kesiştiği yerlerden yükselen yaratıcılık ve sanatın hikayesi sayıp önce bir edebiyat metni olarak okumak daha ilgi çekici hale geliyor.
21. yüzyılda artık, üzerine başka bir değerlendirme biçimi inşa edilmeyecekse, “Freud’un kuramı, yöntemleri sorunlu” tartışmasını anlamlı bulmuyorum.
Bu yazının uzun uzadıya bir teori-yöntem tartışmasına uygun olmamasından ve zaten bu konularda çok yazılıp çizilmiş olmasından dolayı ve bu hattan Freud eleştirmenin yeni bir şey olmadığını düşündüğümden dikkatimi bir roman olarak Gradiva’ya çevirmeyi daha ilginç buldum. Freud’un incelemesiyle psikanalizin radarına giren ve tüm kurgusallığıyla beraber ciddi bir vaka çalışmasına dönen, Çarşamba grubu ve sonrasında aktif psikanalistlerden Derrida ve Cixous gibi teorisyenlere, Dali ve Breton gibi avangartlardan 20. yüzyıl sinemasına artık psikanaliz tarihinden ayrı düşünülemeyen metnin aslında tam anlamıyla bir yirminci yüzyıl dönemi romanı olduğunu hatırla(t)mak istedim.[16] Elbette “Der Wahn und die Träume” olmasaydı Gradiva ve Jensen bugün edebiyat aleminde –olumlu yahut olumsuz– nerede dururdu diye fal bakmaya gerek yok, fakat metin bir edebiyat eseri olarak iade-i itibarı da hak etmiyor değil.
Psikanalize (ve psikanalitik eleştiriye) gelince… “Bilimsel”liği yüzyıldan fazladır kaçınılmaz olarak eleştirilmiş ve kendisi de kullanımı da şimdi bambaşka yerlere varmış olsa da özgün/ortodoks haliyle kuramın, Freud’un çabalarının ve çalışmalarının kendi tarihsel gerçeklikleri içinde kıymetli oldukları inkâr edilemez. Freudyen psikanalitik edebiyat eleştirisi çalışan bir edebiyatçı olarak bu yazıyı yazarken benim konumlanmam da bu noktadan oldu. Açıkçası 21. yüzyılda artık, üzerine başka bir değerlendirme biçimi inşa edilmeyecekse, “Freud’un kuramı, yöntemleri sorunlu” tartışmasını anlamlı bulmuyorum. Kuram zaten çıktığından beri çok taraflı olarak eleştirildi, tartışıldı ve yeniden yazıldı. Psikanalizin kendisi artık Freud’un başladığı yerde değilken çöp adam seviyesinde Freud eleştirisi pek bir marifet değil. Hele de onlarca kitaptan oluşan bir külliyatın bir kısmını dahi okumadan, dönemin yazarlarının ne tür bir entelektüel ve kültürel bağlam içerisinde yazdıklarını hiçe sayarak, nasıl birbirleriyle tartıştıklarının ve diyalog halinde sistemli olarak tezlerini değiştirdiklerinin farkında olmadan yaratılan karikatür bir Freud’u eleştirmek eleştirel düşünce ve mantık parametrelerinde “korkuluk / saman adam” safsatasına denk düşüyor. Halen terapötik olarak ortodoks Freudyen yaklaşım kullanan hekimler yok değil ama o da artık o alanın uzmanlarının meselesi. Biz beşerî bilimciler için mesele W. H. Auden’ın dizeleriyle:
sık sık hatalı olsa, ve hatta, zaman zaman saçmalasa da
bizim için sadece bir kişi değil
artık bütün bir fikir iklimi o…
KAYNAKÇA
