Popüler Kültür, Ortalama Değerler, Huzur Arayışı

Bir toplumda her şey birbirine eşitlenince, karşı çıkan olmaz. Farklı olanı, dik duranı da kaybedersin. Radikal bir tutuculuk bu. Aynı zamanda otoriter iktidarların başlıca güç kaynaklarından biri, doğrudan fark edilmez ama duvarın arkasındaki payandalardan biri olarak durur ya da yolu döşer.

Popüler kültür tartışması zamanımızın konusu gibi görünmekle birlikte herkesin kafa yorduğu bir sorun olarak yüz yıldan uzun bir geçmişe dayanıyor. Bir yandan kapitalizmin tüketim endüstrisi içinde yaşayan varlığının hayatı teslim alma çabası, öte yandan siyasal hayatta popülizmin geçer akçe olduğu yıllara gelinmesi kültürü popülerleştirmeye, böylece aşağı çekmeye başladı. Bu kültürü pompalayanlar onun nesnel nedenleri olduğunu anlatmaya çalıştı, onlara göre, artık öyleydi. Gelgelelim kaçınılmaz biçimde, popüler kültüre direnç gösteren bir nitelikli kültür de vardı, o çok eskiden beri vardı ve geçen yüz yıldan beri etki alanı adım adım daralırken kendisini ve etkisini uzun zamanda göstermek gibi bir amaca çekilmeye başlamıştı. Sonucu hemen alanlarla beklentisini zamanla ölçen iki anlayış, böylece yollarını birbirinden iyice ayırdı.

Bakış açımızı doğru tutarsak, popüler olanın kısa zamanda parlayıp sönmeye yüz tutarken nitelikli olanın pırıltısını uzun zaman boyunca koruduğu hemen görülür.

Popüler kavramı olumsuzluk çağrıştırıyor mu… Evet, başlangıçta hemen hep olumsuz. Yerinde bir refleks bu. Aldığı bu tepki belki onun umurunda değil. Sokakta özgüvenli, çünkü alanını genişletirken zorlanmadığını görüyor. Ve bu, bugün dünden daha da kolay mı, kolay. Belki bizim evimize giremez ama onun da bizimle alıp veremediği yok. O bir kitle kültürü. Kitle somut olarak ölçülmesi zor bir gerçek, bir kavram olarak da netlik taşıyamıyor. Üstelik politik dildeki karşılıkları olumlu. Burada bir tuzak var: Popüler kültürü olumsuzlarken kitle ilişkileri yok mu sayılıyor? Ciddi bir soru, yanıtı pek çoklarına zor geliyor.

Oysa bakış açımızı doğru tutarsak, popüler olanın kısa zamanda parlayıp sönmeye yüz tutarken nitelikli olanın pırıltısını uzun zaman boyunca koruduğu hemen görülür. Sayısız örnekten biri ve önyargısız veriyorum: Elif Şafak’ın k romanı, bildiğim kadar, pembe ve gri kapaklarıyla bir yıl içinde yaklaşık bir milyon adet satılmıştı, bu ülke için olağanüstü bir sayı – peki Aşk romanının gördüğü ilginin sözgelimi elli yıl boyunca süreceği söylenebilir mi? Yanıtını verebilirsiniz. Öte yanda Yaşar Kemal’in İnce Memed (1955) romanı bugüne dek bu ülkede en çok satılan roman olmuş – peki yetmiş yıl boyunca sürekli satılan İnce Memed’in yüz yıl sonra da kitapçılarda bulundurulması gereken bir roman olacağını öngörebilir miyiz? Bunun yanıtı da sizde. Zorlamak istemiyorum ama, aradan geçen üç yüz yıllık uzun zaman boyunca Vivaldi’nin Dört Mevsim konçertoları mı daha çok dinlenmiştir yoksa şimdi bir seçim yapamayacağım popüler bir beste mi? Elimde bir veri yok ama sanırım yanıtı biliyorum. Demek ki nitelikli olanla birlikte kitleselleşmek ve kitle ilişkilerini düzeyini yükselterek kurmak her zaman ve her durumda olasıdır.

Bir toplum kültürü ancak alımlayabileceği düzeyde tutmaya çalışır, zamanla kültüre egemen olur ve kültürün kendisi için üretilmesini bekler, bunu dayatır. Desen: Joey Guidone

Ölçütleri Doğru Düşünmek

Burada şu soruya geliyoruz: Toplumsal değer ölçütü kimin elindedir, var mıdır bunun bir sahibi? Soyut bir kavramdan söz ettiğimize göre, görünmezdir o. Belki şu pencereyi açabiliriz: Bir toplum kültürü ancak alımlayabileceği düzeyde tutmaya çalışır, zamanla kültüre egemen olur ve kültürün kendisi için üretilmesini bekler, bunu dayatır. Yukarıda, ipleri elinden bırakmamak için her şeyi yapanlar da bunu böyle ister. Peki o toplumsal ölçütün niteliği nerede durur? Ortalamada mı, altında ya da üstünde mi? Nerede oluşabileceği her yerde bellidir aslında. Sorunun bam teli de burada. Ona dokunduğunuz anda ortalamanın üstünde ölçütler ve değerler oluşturabilmek için, kendisini ister istemez aşağıda tanımlayan popüler kültür yerine, her zaman nitelikli olanı öne çıkarmak, o niteliği yaratmak gerekiyor.

Sonunda birileri toplum için üreterek var olmaya çalışırken çıkar yolu, ortalama değerleri ulaşılması gereken değerler olarak göstermekte bulur. Popüler edebiyatın oluşma ve piyasaya eklenme süreci de bundan başka yol bilmez, öyle değilmiş gibi görünse de. Herkesçe alımlanabilecek, anlaşılabilecek, dolayısıyla düzeyi ortalamaya tutunan, topluma egemen olurken kültürün sonraki evrelerini de kendine benzetmeye başlar. Aşağıda olanın kendine benzetme gücü, yukarıda olandan daha büyük olur.

Denebilir ki postmodernizm kendinden önceki akımlardan, sanatı ayağa düşürme gizilgücüne sahip tek akım. Bunu özellikle yapar, bunun erdem olduğunu savunarak. Sanatı ve bütün olarak kültürü kitlenin eline teslim etmeyi yeni bir kültür olarak sunan postmodernizm, modernizmden bütün bütüne kopuşunu böyle tamamlar. Daha doğrusu, modernizmin ardılı olduğu düşüncesi onun işine ne kadar gelirse, arkadan dolanıp onu altetme becerisiyle de ne kadar övünse azdır.

Sanatı ortadan kaldırarak gerçekleştirmek, tipik bir postmodern düşünce ve eylem anlayışı. Yaratıcılığın verimini sokaktaki kaldırım taşına indirgeyen bu anlayış, toplumsal değerleri kolayca sanatsal değerlerle üst üste düşürür.

Popüler Kültür, Kapitalizmin Ruhu

Guy Debord’un Marksizm, Leninizm üstüne kendine özgü, tartışılacak bir dizi düşüncesi yanında, kapitalizmin ruhunu teşrih masasına yatırdığı Gösteri Toplumu’nda, dadacılık ve gerçeküstücülükten, modern sanatın sonunu getiren iki akım olarak söz ediyor. Aslında gerçeküstücülük bağlamında bu da tartışmalı ama – ikisi de modernizmin içinden doğdu, özünde modernistti, bu açıdan bakılmalı. Ama Avrupa’nın ilk büyük yıkımdan sonraki büyük endişesi, modernizmin bireyi yerine dadacılığın ümitsizliğiyle gerçeküstücülüğün arayışını çıkardı öne. Gene de olmadı. O sırada hayat, herhangi bir sanat anlayışını kabul edilmesi olanaksız bir hiçliğe götürüyordu. Guy Debord’un şu saptaması çok pırıltılı: “Dadaizm, sanatı gerçekleştirmeden ortadan kaldırmak istedi; sürrealizm ise sanatı ortadan kaldırmadan gerçekleştirmek istedi.”1

Sanatı ortadan kaldırarak gerçekleştirmek, tipik bir postmodern düşünce ve eylem anlayışı. Yaratıcılığın verimini sokaktaki kaldırım taşına indirgeyen bu anlayış, toplumsal değerleri kolayca sanatsal değerlerle üst üste düşürür.

Bir toplumda her şey birbirine eşitlenince, karşı çıkan olmaz. Farklı olanı, dik duranı da kaybedersin. Radikal bir tutuculuk bu. Aynı zamanda otoriter iktidarların başlıca güç kaynaklarından biri, doğrudan fark edilmez ama duvarın arkasındaki payandalardan biri olarak durur ya da yolu döşer. Burada düşünelim şunu: Medya niçin popüler kültürü destekler de nitelikli olanı yok sayar? Bir nedeni mass-media oluşuysa öbür nedeni kendisinin de bir iktidar oluşu ve siyasal iktidarın bazen yanında, bazen seçeneği olarak kazandığı gücün temelini oluşturmaktır. Dolayısıyla medya, kitle kültürünü gözeten tutumuyla kapsayıcı görünürken iktidar anlayışıyla ve yol açtığı toplumsal kültürün otoriter kimlikleri güçlendirmesi nedeniyle safkan antidemokratiktir. Medyanın popüler kültürle kurduğu bu düşük düzeyli ilişki Batı’da neyse burada da aynı.

Popüler kültür medyayla ortaklığı yüzünden insanın kendisini aldatmasını sağlıyor. Huzur veriyor. Desen: Joey Guidone

Kültürün Tamamlayıcıları

Popüler kültürün toplumun ortalama niteliğini düşüreceği biçimindeki düşüncelere karşı çıkanlar, en azından olmayanın yerine bir kültür konduğunu, bunun da toplumsal bir artı değer yarattığını belirtirler ama yerine konanın nitelikli, yüksek kültür oluşu durumunda toplumun ortalamasının ne kadar yükseğe çıkacağını tartışmazlar.

Sürekli nitelikli, yüksek sıfatlarıyla anlatmak –o sıfatları hak ediyor olsa da– bazen kültürü bir köşeye sıkıştırmaya neden olabilir. Bu endişeyi yersiz göremeyiz. Çünkü kimi sanatçılar bir zaman içinde görmezden gelinebilir belki ama uzun zamanların bütün değerleri ortaya çıkaracağı düşünülürse, bir değerin bütün bütüne unutturulması olanaksızdır.

Yapıyı oluşturan taşlar olmadan kültür oluşamaz ama onları birbirine tutturan, sürekliliği sağlayan harcın da adları hemen akla gelmeyen yaratıcılar olduğu kuşkusuz. Ne ki, yukarıdakilerin aşağıya inmesi gerektiğini ya da niçin yukarıda olduklarını sorgulayan ortalamacı ve eşitleyici zor, daha baştan yüksek sanat ve edebiyatı değersizleştirmeye koşulludur. Yani kültürü yalnızca Shakespeare’ler, Beethoven’ler, Stendhal’ler, Virginia Woolf’lar yaratmaz elbette ama kuşku duymayalım ki, onların kültüre kattıkları artı değerin büyüklüğü, nicelikle karşılaştırılması çoğu kez güç düzeylerdedir.

Öte yandan, okurun ya da izleyicinin bakış açısı, kendini gösterme biçimi olarak saygıyla karşılanabilir ama onun doğru ve yerinde olduğunu göstermez. Sonunda insanlar yalnızca kendi hayatlarını yaşamıyor. Arada kendisi yanılsamalar üreten, insanların da o yanılsamaları kendilerine aitmiş gibi yaşamasını sağlayan yeni iktidarlar var. Kendimizi kandırmayalım. En aklı başında olanımızın bile zihnine yılan gibi sızan medya kültürü, popüler kültürün aynısı olmayan bu yeni kültür, ne okur ne izleyici bırakmıştır aslında. Eleştiri, yorum, soyutlama olmadan insan kendisi olamaz. Popüler kültür medyayla ortaklığı yüzünden insanın kendisini aldatmasını sağlıyor. Huzur veriyor. Kültür o huzurda mı aranacak?

1 Guy Debord, Gösteri Toplumu, Fransızcadan çevirenler: Ayşen Ekmekçi-Okşan Taşkent, Ayrıntı Yayınları, On Dördüncü Basım:2024, s. 141