Bu Kadını Dinleyin… Sımone de Beauvoır ve Claıre Etcherellı

Emek dünyası bu manada dışarıya tümüyle kapalı, apayrı bir dünyadır. İçindeyken bir parya olduğunuzu, toplumun geri kalanından koparıldığınızı hissedersiniz. Bu his öyle bir raddeye varır ki sonunda içinizde hiçbir isyan duygusu kalmaz. Bizler artık hiçbir önemi olmayan, sadece üretime yarayan kişilerizdir. İsyan duygusu ancak bu dünyadan çıktığınızda uyanır.

Claire Etcherelli’nin kitabının kapağını kapatırken kendisini tanımaya, tanıtmaya can atıyordum. “İşçi bir kadının kaleminden çıkmış bir roman, emek üzerine bir roman” denmişti bana. Bu kadarı ilgimi çekmeye yetti, dahası da varmış meğer: gerçek bir kitap, tastamam bir kitap. Emek mi, evet, gündelik gerçekliğine dair pek az şey biliyoruz. Buna, 1957’nin Paris’inde, ırkçılık illeti de eklenince ortaya Cezayirli bir adamla Fransız bir kadın arasında harika bir trajik aşk hikâyesi çıkmış. Hele biri var ki, konuşurken sesi unutulmaz bir hakkaniyetle çıkıyor.

Yazarı keşfedince kadınla buluşmak istedim. Kadını dinleyin, dinledikçe yazarı daha da yakından tanımak isteyeceğinizden eminim.

Simone de Beauvoir: Kitabınız emek dünyasının içine dalmamızı sağlıyor. Edebiyatta çok nadir rastlanan bir durum: Tam manasıyla ancak içeriden bilinebilecek bir dünyadan söz ediyoruz. Fakat işçilerde yazma alışkanlığı yok, keza buna ayıracakları zaman da. Hem fabrikada çalışıp hem de yazmayı nasıl başardınız?

Claire Etcherelli: Öncelikle, savaşta yetim kaldığım için devlet bursu alma şansım oldu, bu da bana çoğu işçi gibi on beş–on altı yaşında fabrikaya girmek yerine okuma imkânı verdi. (Gerçi birkaç yıl önce kanun değişti: On sekiz yaşından önce fabrikada işe başlamak artık mümkün değil.) Oldukça yoksul bir çevreden geliyordum, okula çok geç başladım bir kere, fakat okul ortamını, okumayı seviyordum, çabucak ötekilerin seviyesine eriştim. Hayalimde eğitimimi daha da devam ettirmek vardı ama birçok nedenden dolayı yarıda kesmek zorunda kaldım, asıl nedense ailemin gerekli masrafları daha fazla karşılayamayacak olmasıydı. Kaldığım yatılı okuldaki diğer öğrenciler bana göre çok daha yüksek bir sosyal çevreden geliyordu, aradaki fark o kadar büyüktü ki ayırdına varmamam imkânsızdı. Ancak eve, doğduğum çevreye, döndüğümde kendimi yine aynı şekilde yersiz yurtsuz hissettim, yani hiçbir yerde rahat edememiştim. Çok az arkadaşım vardı.

Eğitimimi yarıda bıraktığımda sosyal açıdan tam bir raté[1] idim, çünkü imkân bulamasam da bazı şeylerin tadını almıştım, elimde diploma olmadığı için daha ileriye gidemez ve ilgimi çekenleri yapamazdım. Tek başıma yaşamak ve geçimimi sağlamak zorunda kalınca, mecburen son çare olarak fabrikada çalışmaya başladım. Ancak bu sayede karnımı doyurabilir, hayatta kalabilirdim.

Proleter diye tabir ettiğimiz bir çevrede yaşadığımdan ‒etrafım kol emekçisi insanlarla çevriliydi‒ fabrika dünyasına çoktandır aşinaydım. Bununla birlikte fabrikaya girer girmez dibe çöktüğümü hissettim çünkü keşfettiğim gerçeklik hayal ettiğimden çok daha çetindi.

Ücretlerden başlayalım: Kadınlar erkeklerle aynı ücreti mi alıyor?

SB: Yorgunluktan söz etmek ister misiniz, kitabınızda çok sık vurguluyorsunuz?

CE: Yorgunluk, evet, insanı yok eden, gelişmesini engelleyen, onu bir çeşit makineye, sadece çalışmaya, gücünü toplamaya ve sonra tekrar çalışmaya ayarlı bir makineye çeviren yorgunluk. Mevcut koşullarda, hele ki bu üretim hızıyla, bir işçinin bir aletten başka bir şey olmaya zaman bulabilmesi çok zor.

Bu yorgunluğu, bu fiziksel çöküşü herkes hissediyordur kuşkusuz ama çoğu insan buna az çok katlanıyor. Örneğin çalıştığım fabrikada kadınlar pislikten çok mustaripti. Dirsekleriniz yağ içinde, yüzünüz gözünüz simsiyah olmuş bir halde çalışıyorsunuz, daha başka tiksindirici işler de yapıyorsunuz, tüm bunlar onları derinden sarsmıştı. Buna karşılık işi isyana vardırmıyorlardı çünkü alınlarına böyle yazıldığı için başlarına gelenin bir bakıma “normal” olduğu kanaatindeydiler.

Emek dünyası bu manada dışarıya tümüyle kapalı, apayrı bir dünyadır. İçindeyken bir parya olduğunuzu, toplumun geri kalanından koparıldığınızı hissedersiniz. Bu his öyle bir raddeye varır ki sonunda içinizde hiçbir isyan duygusu kalmaz. Bizler artık hiçbir önemi olmayan, sadece üretime yarayan kişilerizdir. İsyan duygusu ancak bu dünyadan çıktığınızda uyanır.

Gerçi ben şanslıydım çünkü bazı insanların evinde hizmetçilik yaptıktan sonra önümün açılmasıyla bugün yaptığım büro işine geçtim. Bana güvendiler ve böylece sonunda işçilikten kurtuldum.

SB: Siz nihayetinde oradan çıktınız.

CE: İlk Citroën’de Panhard montaj hattında çalıştım. Kitabı yazarken zihnimde canlandırdığım deneyim esasen odur. Daha sonra Aubervilliers’deki SKV’de çalıştım. Bu öncekinden biraz farklıydı çünkü bantta çalışmıyordum artık. Bize bir miktar özerklik tanıyorlardı. Seri üretim bandı gerçekten emek dünyasında merdivenin en alt basamağı. Sonrasında türlü işler yaptım fakat nereye başvursam “Sertifikanız var mı? Nerelerde çalıştınız?” diye sorduklarından kendimi hep biraz dışlanmış hep çok mahcup hissediyordum. Citroën’de çalıştığımı söylediğimde ise işe uygun olmadığım cevabını alıyordum.

SB: Niye?

CE: Çünkü günümüz toplumu böyle kurulmuş. Kol işçiliğinde istihdam edilmişseniz herhangi bir büroda çalışmak istediğinizde bu sizin aleyhinize olur. Sizin fabrikadaki işinizde çuvalladığınız için yeteneksiz biri olduğunuzu zannederler. Yazmayı bildiğinize de kimse ihtimal dahi vermez. En sonunda kabul edildiğim büroda bana sorulan ilk soru şu oldu: “Yazım kurallarını biliyor musunuz?” Kuşkuyla baktılar. Gerçi ben şanslıydım çünkü bazı insanların evinde hizmetçilik yaptıktan sonra önümün açılmasıyla bugün yaptığım büro işine geçtim. Bana güvendiler ve böylece sonunda işçilikten kurtuldum.

Politik, sendikal bilinç kadınlar arasında erkeklere oranla çok daha yavaş göveriyor.

SB: Emek dünyasında kadınlar ile erkeklerin gerek yaşayış tarzında gerekse gördükleri muamelede öyle büyük bir farklılık var mı? Ücretlerden başlayalım: Kadınlar erkeklerle aynı ücreti mi alıyor?

CE: Duruma bağlı. Ender olmakla birlikte bazı işletmelerde öyle, özellikle de Régie Renault gibi devlet işletmelerinde. Sanıyorum oralarda ücret eşitliğine riayet ediliyor. Ama diğer işletmelerin çoğunda, yani çoğunluğa bakılırsa, kadınlar erkeklerden daha az ücret alıyor çünkü onlara yüklenen vasıflardan yoksun bırakılıyorlar. Mesela bir erkek “profesyonel” sıfatına –P1, P2, P3 olarak geçer– kolayca layık görülürken, kadınlar OS1 ya da OS2 olarak geçen “uzman işçi” kategorisinde çakılıp kalıyor. Haliyle aldıkları ücret de otomatik olarak düşük tutuluyor. Onlara yaptırılan iş en az erkeklerin yaptığı iş kadar zahmetli olmasına karşın yeterlikleri ölçülürken farklı davranılıyor.

Ancak (siyasal bir eğitimden geçmiş, bir eylemci olarak yetişmiş kadınlar hariç) tüm bu kadınların isyanı, soyunma odalarındaki tartışmalara ve benzeri olaylara yansıyan nafile bir isyandı. Politik, sendikal bilinç kadınlar arasında erkeklere oranla çok daha yavaş göveriyor. Buna karşılık, kenetlenerek, gösteri ve grev yaparak bir yere varabileceklerini kavradıklarında, belki uğradıkları adaletsizlik daha bariz olduğundan, erkeklere nazaran daha kararlı ve belalı oluyorlar. Kadınların başlattığı bir grev, erkeklerin öncülüğünde girişilen bir grevden daha fazla destek buluyor.

SB: Birlikte çalıştığınız kadınlar arasında, işten sonra eve döndüğünde yuvasını çekip çevirmek zorunda kalan evli ve çocuklu kadın sayısı çok muydu?

CE: Çoğu bu haldeydi, hayatları perişandı. Karşılaştığım zorluklar, gerçekten insanlık dışı bir hayat süren bu kadınların yaşadığı sıkıntılarla mukayese dahi edilemez. Kocalar genel olarak bakıldığında onların bu halini çok da fazla umursuyor gibi görünmüyordu.

Bir kadın fabrikada çalışıyorsa, hakikaten çok ciddi maddi sorunları var demektir.

SB: Erkekler işyerinde kadınlara saygı duyuyor mu?

CE: Bunu söylemek zor. Aralarında rekabet var. Tabii ben yalnızca çalıştığım iki fabrika için konuşabilirim ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Rastladığım kadınlar inanılmaz bir azimle çalışıyor, “bonus” alabilmek için erkeklerden çok daha fazla çaba gösteriyordu. Öyle ki erkekler kadınları “yedeklemekten” yani çalıştıkları makinede yerlerine geçmekten hoşlanmazlardı. Bu durumda üretkenlikleri karşılaştırma imkânı doğardı ki bu da her zaman kadınların lehine sonuçlanırdı.

SB: Bunca azim niye?

CE: Para uğruna. Her zaman öyledir. Bir kadın fabrikada çalışıyorsa, hakikaten çok ciddi maddi sorunları var demektir. Bu nedenle, deyim yerindeyse “pompalar”, kendini asla “akışa” bırakmaz – yani asgarinin altına asla düşmez. Erkekler de böyle çalışan kadınlardan hiç haz etmez.

Öte yandan, farklı sınıftan erkekler arasında da rekabetler olur. Örneğin, “profesyonel” diye tabir edilen, kendi avadanlığıyla uğraşan, parça üreten kişiler çalışırken OS’ler tarafından sekteye uğratılabilir. Bunun da sebebi, şahsen alçakça bulduğum şu “bonus” sistemi: Eğer OS’ler yeterince hızlı çalışmazlarsa –zaten durmadan hata yaparlar, doğru dürüst bir eğitimden geçmedikleri için bu da kaçınılmazdır– profesyonel alacağı primden olur. Dolayısıyla profesyonellerle OS’ler arasında çok belirgin bir çatışma söz konusudur.

Bir insan eğitimini çok erken yaşta bırakıp fabrikada çalışmak zorunda kalınca ne tür bir kültür edinebilir?

SB: Peki hiç mi dayanışma olmaz?

CE: Maaşlar ya da çalışma şartlarının iyileştirilmesi için ne zaman haklarını savunacak olsalar aralarında dayanışma gösterirler. Bu durumda gerçekten de herkes düşmana karşı cephe alır. Ancak günlük çalışma hayatında kopukluk açıkça hissedilir. Tabii hiçbir zaman bu kadar keskin ayrımlar olmaz. Profesyonellerle sıkı dost OS’ler tanıdım. Ama bu nadirdir. Genellikle herkes kendi klanında kalır.

SB: Kadınların durumuna geri dönelim. Sizce bir kadının evinin dışına çıkıp çalışması evde kalmasından daha mı iyi?

CE: Kadınlar çalışmalı. İstisnai hallerde, örneğin çocuk doğurduktan sonra evde kalabilirler, fakat sosyal hayata mutlaka katılmaları gerekiyor. Fabrikada çalışmaksa görebildiğim kadarıyla kesinlikle bir kadının ihtiyacı olan şey değil ama faal olması, sosyal bir hayatı olması gerektiğine içtenlikle inanıyorum. Burada kadının ihtiyacı olan şey esasında çalışma koşullarını değiştirmek, öyle bir değişsin ki evine döndüğünde, kendisi dışında başka hiçbir şeyle, çocuklarıyla bile ilgilenemeyecek kadar bitkin bir enkaza dönüşmesin.

Kreşler, anaokulları, temizlik görevlileri, kadınları boş yere tükendikleri belli bazı işlerden özgürleştirecek bir sosyal örgütlenme lazım. Çalışma koşullarını hafifletmek, iş günü saatlerini kısaltmak –sekiz saat çok fazla– ve işçilerin oturarak çalışmasına izin vermek de gerekiyor. Fransa’da ve sanıyorum başka ülkelerde de gerçekten ancak ayaktayken verimli çalışıldığına dair bir önyargı var.

SB: Kadınların iş günü saatlerinin erkeklere göre daha az olması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

CE: Ah, hayır! Bu tam da bertaraf etmemiz gereken ücret eşitsizliklerini meşrulaştırmaya yarar. İş günü saatlerini hem kadınlar hem de erkekler için azaltmalıyız.

SB: Ne olursa olsun yazmayı ve muhtemelen okumayı da öğrenmeyi başardınız. Bir insan eğitimini çok erken yaşta bırakıp fabrikada çalışmak zorunda kalınca ne tür bir kültür edinebilir?

CE: Çok sınırlı. Kendi kendinizi yetiştirebilmeniz için öncelikle zamana, belli bir zihin açıklığına ve paraya ihtiyacınız var. Fabrika işçisinde bu saydıklarımın hiçbiri yoktur. Öyleyse kim ne derse desin, kültür henüz herkese açık değildir. Dışındaysanız her türlü izinsiz girişe karşı kendini savunuyormuş gibi duran oldukça kapalı bir dünyadır. Çok pahalı olduğundan kitap almaz, ancak kütüphanede bulduklarımızı okuyabiliriz. Banliyö kütüphanelerinde bulabildiğim her şeyi okudum, fakat tabii bir yere kadar, seçenekler fazlasıyla kısıtlı. Ağırlığı klasikler oluşturur, modern edebiyattan neredeyse eser yoktur. Müzeler? Yerleri çok uzak, ziyaret çok zaman alır, üstelik giriş de paralı. Bu yüzden hiç gitmeyiz.

Uykudan kıstım, eğlenceden kıstım, her şeyden kıstım. Kitabımı ise ancak fabrikadan ayrıldıktan sonra yazabildim.

SB: Geçenlerde yapılan bir anketin de gösterdiği üzere, tablo ve heykelleri değerlendirebilmek için belli bir kültürel birikim de gerekiyor. Bir nedeni de bu olabilir mi?

CE: Doğrudur. Her koşulda, insanın fabrikada çalışırken kendi kendini yetiştirebilmesi için muazzam bir irade gerekiyor, zira bu diğer tüm zevklerden, uykudan bile feragat etmeyi gerektiriyor. Bu da neredeyse imkânsız. O zorlu yıllarda, zaruri bir şey, örneğin bir kıyafet almak ile kitap almak arasında sık sık seçim yapmak zorunda kalıyordum – hâlâ da zaman zaman kalıyorum. Ne yazık ki zevahire itibar edilen bir toplumda, kendinize bir iş arıyor ya da elinizdeki işi kaybetmemek istiyorsanız, görünüşünüze biraz özen göstermekten başka seçeneğiniz yok. Hal böyle olunca siz de elinizdeki parayla kıyafet alıyorsunuz.

Çalışmadığımız zamanlarda bile o kadar yorgun oluyoruz ki gücümüzü toplamaya çalışmak dışında hiçbir şey yapamıyoruz. Dayanmak için akşam sekiz buçuk dedin mi yatağa giren insanlar tanıdım. Bu şartlarda entelektüel bir hayat sürebilmeniz mümkün mü? Fabrikada çalışırken pazar sabahları bakkaldan haftalık erzak alışverişini yapar, evi temizler, kıyafetlerimi onarır, çamaşır yıkardım. Öğleden sonra da saat 5-6’ya kadar uyurdum.

O dönemde zaten ufak ufak yazıyordum, kısa kısa hikâyelerdi bunlar ama hiç kolay olmuyordu, bunu da hâlâ yoksun olduğum o kültür hilafına yapabiliyordum. Uykudan kıstım, eğlenceden kıstım, her şeyden kıstım. Kitabımı ise ancak fabrikadan ayrıldıktan sonra yazabildim.

SB: Kitabınızdaki karakterlerden birini –çok müphem ama bir o kadar da başarıyla çizilmiş bir karakter– betimleyişiniz bende entelektüelleri pek sevmediğiniz izlenimini uyandırdı.

CE: Doğru. Tüm sorunları akıl oyunlarıyla, tamamen gerçek dışı bir şekilde çözebileceklerine inandıkları kanısındayım. Onlara itimadım kalmadı. Bana kalırsa entelektüeller gözlerini gerçeklere kapayarak soyut kavramlar üzerine bıkmadan usanmadan tartışan, kullandıkları dille kendilerini diğerlerinden ayrı tutan; kendi aralarında, ancak ve ancak hısım akraba ilişkileri sayesinde, yani aynı sosyal çevreden geliyorsanız girebileceğiniz kapalı bir çevre içerisinde yaşayan insanlardır.

Ne zaman bir yazarın ya da takdire şayan bir şeyler başarmış bir şahsın özgeçmişini okusam bunalıyorum çünkü sözgelimi “doçent” ya da “sosyolog” ya da “etnolog” ya da bu türden unvanlar okuyorum; bunlar belli bir bilim dalında ilerlememişseniz asla erişemeyeceğiniz unvanlar. Dolayısıyla kendimi reddedilmiş hissediyorum ve kendi kendime şöyle diyorum: “Tüm bunları yapmadıktan sonra, kayda değer bir şeyler üretebilmem ne kadar mümkün?”

Ama aynı zamanda entelektüelleri bazı sorunlar hakkında tamamen cahil insanlar olarak da görüyorum. Cahiller çünkü o sorunlarla yüzleşmek zorunda kalmamışlar, yine de hiç bilmedikleri gerçekleri, güçleri ya hafife alarak ya da gözlerinde büyüterek olur olmaz her konuda ahkâm kesiyorlar.

Tam anlamıyla sınıf merkezli bir dünyada yaşıyoruz, ben de kendi sınıfıma hapsolmuş durumdayım ve buradan asla kaçamayacağım.

SB: Özetle, entelektüelin şahsında her şeyden önce gördüğünüz şey onun burjuva yanı, sınıfsal aidiyeti.

CE: Doğru. Ancak ben entelektüel ile burjuva arasında bir ayrım yapıyorum. Entelektüel, sorunlara ilgi duyar, burjuva ise aldırış etmez. Entelektüellere öteden beri saygı duymuşumdur, gelgelelim onlara karşı içimde bir güvensizlik, hayal kırıklığını andıran bir duygu da besliyorum. Entelektüel dediğimiz insanlar geleceğe dair öngörüler geliştirmeli ve dünyanın dönüşmesine katkıda bulunmalıdır, ancak görebildiğim kadarıyla bunların hiçbirini yapmıyorlar. Kendi kapalı dünyalarında dönüp dolaşıp aynı yere geliyorlar.

SB: Daha devrimci olmalarını mı isterdiniz?

CE: Olanları durmadan sorgulamaları gerekir ama bana kalırsa bunu yeterince yapmıyorlar.

SB: Sizi hayal kırıklığına uğratan entelektüellerle karşılaştınız mı?

CE: Evet, iki-üç defa. “Solcu entelektüel” olarak yaftalamaya alıştığımız insanlar beni derinden yaraladı. Nerede durduğunuzu bildiğinizden burjuvazi karşısında kendinizi kandırmıyorsunuz. Fakat solcu denen bu entelektüellerden umudum vardı; anlayacaklarını, zihinlerini biraz açacaklarını umuyordum. Aksine, bana onlarla aramda ciddi bir mesafe olduğunu hissettirdiler. Böyle olunca ben de kendimi daha da geri çektim ve kendi kendime şöyle dedim: Tam anlamıyla sınıf merkezli bir dünyada yaşıyoruz, ben de kendi sınıfıma hapsolmuş durumdayım ve buradan asla kaçamayacağım.

SB: Kitabınızda geçen sahnelerden birinde karakterlerden biri şöyle söylüyor: “10.000 frank her zaman bulunur.” Siz de şöyle düşünüyorsunuz: “Bulunur bulunmasına da biz 10.000 frankı sadece maaş alırken görüyoruz.” Çevrenizdeki insanlardan bu tip sözler işittiniz mi gerçekten?

CE: Kesinlikle. Solculardan bile.

SB: Kitabınızda anlattığınız hikâye Cezayir Savaşı sırasında geçiyor ve ırkçılık her yerde karşımıza çıkıyor: gerek birçok Cezayirli işçinin çalıştığı fabrikada gerekse anlatıcının zorluklara rağmen bir Cezayirliyle aşk ilişkisini sürdürmeye çalıştığı sokakta. Irkçılık kendisini nasıl açığa vuruyordu? Kadınlar erkeklere oranla ırkçılıktan daha mı fazla etkileniyordu?

CE: Evet. Çünkü onlara göre Cezayirli bir erkek öncelikle kadınlara her an cinsel saldırıda bulunabilecek –ifademi mazur görün– “abazan bir adam”dı. Bunun da kısmen sebebi, Cezayirli erkeklerin o dönemde kadınlarla arkadaşlıktan tamamen mahrum bırakılmasıydı. Bu korkunç bir durum. Erkekler de kadınlara duydukları arzuyu dışa vururken çoğu zaman ancak nahoş diye tarif edilebilecek yollara başvuruyordu. Ama yine de kadınların tepkisinde ırkçılık önemli bir yer tutuyordu çünkü Cezayirli olmayan başka birçok erkek de aynı el kol hareketlerini yapmasına, aynı galiz sözleri sarf etmesine rağmen kadınlar tarafından bu kadar horlanmıyordu.

Cezayirliler Fransızları bağımsızlık mücadelelerini desteklememekle suçlarken, Fransızlar da Cezayirlileri işçi sınıfıyla dayanışma göstermemekle suçluyordu.

SB: Tanıdığınız hatta yakınlaştığınız Cezayirliyse gayet nazik ve anlayışlı bir adam.

CE: Evet. Böyle birçok Cezayirli erkek var aslında. Ancak 1957’de Fransız bir kadına yaklaşmaktan ödleri kopuyordu hepsinin. Nedenine gelince, bir kere, Fransız kadınlarını daha en baştan hasım bellemişlerdi. Hem sonra onlar ne olursa olsun sömürgeciyi, düşmanı temsil ediyordu. Fransız bir kadınla Cezayirli bir adam arasındaki ilişkiler her zaman çok zorluklarla dolu olmuştur ve başta aşılması güç mesafeler vardır. Karşılıklı güvenin oluşması ve samimi bir yakınlaşmanın doğabilmesi çok zaman alır.

Irkçılık fabrikanın dışında içinde olduğundan çok daha fazla hissediliyordu. Sözgelimi kafelerde manzara hayli çarpıcıydı. Bir Cezayirliyle içeri girdiğinizde farkı hemen hissediyordunuz, insanların bakışı bir anda değişiveriyordu. Çok çok yorucuydu, her yerde insanların nefretine katlanacaksınız, buna alışmak inanın hiç kolay değildi.

Ancak bir şey var ki beni çok sarsmıştı: Cezayirliler görünüşe bakılırsa bu durumu çok doğal karşılıyordu. En azından benim kadar öfkelenmiyorlardı. “Normal, sonuçta Fransızlarla savaş halindeyiz,” diyorlardı. Elbette ırkçılıktan mustariptiler ama ayırdına vardıklarında benim kadar afallamıyorlardı. Bu öteden beri bildikleri bir durumun devamıydı.

SB: Ya fabrikada?

CE: Fransız işçiler ırkçıydı çünkü neredeyse tüm Fransızlar ırkçıydı. Fakat yabancı uyruklu proletarya ile Fransız uyruklu proletarya arasında bir rekabet ortamı yaratılmaya çalışıldığı gerçeğini de unutmayalım. O gerçek bugün de sürüyor. Cezayirliler Fransız proletaryasının hak taleplerinin önüne geçmek amacıyla kullanılıyordu. O dönemde Cezayirliler sıklıkla grev kırıcılık yapıyordu. Çok temel bir yanlış anlama vardı: Cezayirliler Fransızları bağımsızlık mücadelelerini desteklememekle suçlarken, Fransızlar da Cezayirlileri işçi sınıfıyla dayanışma göstermemekle suçluyordu. Tabii, bilhassa Fransız cenahında, iki taraf arasında yakınlık kurmaya çabalayan eylemciler yok değildi fakat bu çok istisnaiydi. 1960-1961’de durum birazcık değişti ama 1957-1958’de hakikaten Cezayirliler Fransız proletaryasının orta yerinde tamamen yalıtılmış gibi duruyordu.

Bir şey daha: Fransız işçilerin hemen hepsi profesyoneldi, oysa Cezayirliler OS statüsündeydi. Dolayısıyla iki ayrı sınıftan Fransız işçiler arasında halihazırda var olan –az evvel sözünü ettiğim– husumet bu iki grup arasında da oluştu. Cezayirliler hiçbir eğitim almadıkları için çoğu zaman kötü iş çıkarıyor, montaj hattını yavaşlatıyor ve profesyonellerin primlerini almasına engel oluyorlardı. Bu da aralarındaki kini biliyordu.

SB: Cezayir Savaşı sırasında entelektüellerin tutumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

CE: Cesur davrandılar. Eylemci işçilerin oluşturduğu ufacık bir azınlıkla birlikte, doğru bir tutum takınan yegâne kesimdi diyebilirim. Bu olay özelinde konuşursak, beni hayal kırıklığına uğratmadılar. Zaten bana kalırsa entelektüeller genelde çok “atik” davranarak cesur tavırlar sergiliyor. Ancak merak ediyorum: Yoksa bu salt entelektüel bir tavırdan ibaret değil mi? Yoksa tüm bu insanlar bildiri yayımlamaktan başka şeyler yapmaya da hazır mı?

SB: Size daha en başta bu kitabı yazmakla neyi amaçladığınızı soracak değilim çünkü bu cevaplanması zor bir soru olmuştur daima. Ama artık yazıldığına göre, bu kitaptan beklentinizi sorabilirim. Kimlere ulaşsın isterdiniz?

CE: Emek dünyasında okunsun çok isterdim tabii ama biliyorum ki bu çok zor. İşçiler pek okumuyor ve benim kitabım da onlar için çok pahalı. Dolayısıyla en büyük umudum, kitabı okuyacakların, yani burjuva kesimin anlattıklarımı anlaması. Zira anlattıklarım hakikat. Geçenlerde bir adamdan hayli duygulandırıcı bir mektup aldım; yazdıklarına bakılırsa, kırk yıl fabrikada çalışmış, bana çalışma koşullarıyla ilgili tüyler ürpertici şeyler anlatabilirmiş, yazdıklarımın hepsi doğruymuş. Eskiden fabrikada işçi olan bir arkadaşım –bir yıldır fabrikada çalışmıyor– bana şöyle dedi: “Kitabını okurken o gürültü geri geldi, fabrikanın bütün o gürültüsünü yeniden duydum.”

Toplumsal düzen değişmezse, bazı insanlar –onların birçoğunu tanıyorum, ne yazık ki bunlar hiç de münferit vakalar değil– ömürleri boyunca köle gibi çalışacaklar, kıyıda köşede kalarak toplumla hiçbir zaman bütünleşemeyecekler.

SB: Yeni bir kitap üzerinde çalışıyor musunuz?

CE: Evet. Kahramanları çok zor hayatlar süren, toplumda kendine yer bulamayan dışlanmış insanlardan oluşan bir roman bu da. Böyle insanları tanıyorum sadece. İşçi sınıfının belli bir refah seviyesine ulaştığı, artık yoksulluk diye bir şeyin kalmadığı yönündeki yaygın fikri yalanlamayı da zaten bu yüzden istiyorum. Son yirmi otuz senede işçilerin hali vaktinde belirgin bir düzelme olduğu doğru, ama hâlâ geniş bir kesim var ki bu refah seviyesine diğerleriyle aynı zamanda ulaşamamış; çünkü behemehal merdivenin en alt basamağında yer alan emek dünyası insani olmaktan yine son derece uzak. Montaj hattında çalışmanın her daim çok yıpratıcı olacağını biliyorum. Öyle de olsa koşulları iyileştirebilmeli, işçinin basit bir aletten ibaret olmamasını sağlayabilmeliyiz. Duydum ki sosyalist ülkelerdeki bazı fabrikalarda tablo böyleymiş; işçi ne yaptığının bilincindeymiş; emeğinin anlamı, faydası kendisine açıklanıyormuş; bir şeyleri gerçeğe dönüştürmek için varlığının gerekli olduğu duygusunu taşıyormuş. Bu da muazzam bir farklılık yaratıyor.

SB: En çok hangi ülkeyi ziyaret etmek isterdiniz?

CE: Küba. Küba Devrimi beni çok sarstı. Bunun nedeni belki de Cezayir Savaşı sırasında meydana gelmiş olması. İkisi arasında bir bağlantı kurmuş olabilirim. Küba’yı bir meşaleye benzetiyorum; bütün bir Latin Amerika’ya yayılmasını umduğum bir hareketin başlangıcı. İlk kıvılcım. Alev alev yanıyor. Bu bence umut verici.

Gelgelelim Fransa’da refah seviyesine ulaşanlar ile geride kalanlar arasındaki makas bana kalırsa giderek açılıyor. Toplumsal düzen değişmezse, bazı insanlar –onların birçoğunu tanıyorum, ne yazık ki bunlar hiç de münferit vakalar değil– ömürleri boyunca köle gibi çalışacaklar, kıyıda köşede kalarak toplumla hiçbir zaman bütünleşemeyecekler.

SB: Neden?

CE: Çünkü gördüğüm kadarıyla onların akıbetine ilgi duyan kimse kalmamış.

Çeviren: Volkan Atmaca

Le Nouvel Observateur, 15 Kasım 1967
[1] Özel ya da mesleki yaşantısında çeşitli nedenlerle başladığı işin devamını getirememiş, başarıyı yakalayamamış, kelimenin düz anlamıyla “ıskalamış” kimse. (ç.n.)