Çeviri Sanatı – İyi Bir Çevirinin Ölçütü Ne?
Bundan kırk yıl önce üniversitedeyken pek çok arkadaşım gibi ben de Gabriel García Márquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık romanını okudum. Romanla ilgili anımsadığım şeyler o zamandan beri epey azalmış olsa da içlerinden biri hâlâ gün gibi aklımda: Sayfa sayfa ilerlerken atmosferin bende bıraktığı derin etki ve son sayfayı çevirdikten sonra neredeyse bir hafta boyunca devam eden o kaybolmuşluk hissi. Okuduğum, kuşkusuz Gabriel García Márquez’in bir romanıydı ama beni ritmiyle, tınısıyla o atmosferin içine çeken İngilizce kelimeler Márquez’e değil, çevirmen Gregory Rabassa’ya aitti. O sıralar Yüz Yıllık Yalnızlık’ı özgün dilinde okuyabiliyor olsaydım bile, İngilizce çevirinin isabeti konusunda şüphe etmez, karşılaştırma gereği duymazdım.
Peki bir çeviriyi “iyi” ya da “kötü” yapan şey nedir? Ne zaman ki, Aziz Hieronymus ve Aziz Augustinus, Kutsal Kitap tercümesinin nasıl olması gerektiği konusunda tartışmaya başladı, o zamandan beri bu soru gündemimizden hiç eksik olmadı. Aziz Augustinus’a göre kanona bağlı kalmak bir gereklilikken Hieronymus, kendisi için asıl önemli olanın “iyi ifade edilmiş bir dilin zarafeti” olduğunu söylüyordu.
Aradan yüzyıllar geçti, çeviri alanında pek çok akademik çalışma yapıldı ama elimizde hâlâ net bir cevap yok. Hatta durum öyle bir hal almaya başladı ki, nasıl olsa Google Translate ve yapay zekâ her şeyi bizim yerimize hallediyor diyerek bu gibi meselelerden yüz çevirecek ve bütün işi akıllı telefonların insafına bırakacağız.
Edebi çevirinin maksadı, kaynak metindeki olguları basit bir biçimde aktarmaktan ziyade sanatsal etkiyi başka bir dile taşımak olduğundan ona nesnel ölçütlerle yaklaşamayız.
Bilgisayarlarımızın yaptığı çevirilerin hızı ve objektifliği ortada.
Derdimiz ister Seul’de aspirin satın alabileceğimiz bir eczane bulmak olsun ister çokuluslu bir sözleşme için yabancı dilde taslaklar hazırlamak, bu durum geçerli. Üstelik küresel ağlar gelişip genişledikçe iletişime duyulan ihtiyaç artıyor ve bu da makine temelli çevirilerin her gün daha da cazip hale gelmesine neden oluyor. O halde “iyi” çeviri dediğimizde artık anlamamız gereken tek şey, o an ihtiyaç duyulan bilgiyi en kısa sürede aktarabilen çeviri mi?
Aslında değil. Çünkü çeviri dediğimiz şey veri aktarımından çok daha fazlası ve başarısını ölçmek her zaman mümkün olmadığı gibi, mümkün olsa da kolay değil. Hele ki, edebiyat söz konusuysa. Edebi çevirinin maksadı, kaynak metindeki olguları basit bir biçimde aktarmaktan ziyade sanatsal etkiyi başka bir dile taşımak olduğundan ona nesnel ölçütlerle yaklaşamayız.
Üstelik bu alanda deneme eksikliği de yok değil. 15. yüzyılda De interpretatione recta (Doğru çeviri üzerine) isimli risaleyi yayımlayan Floransalı tarihçi Leonardo Bruni’den 1540’ta La manière de bien traduire d’une langue en aultre (Bir dilden başka bir dile iyi çeviri yapmanın yolu) adlı esere imza atan Fransız matbaacı ve bilgin Etienne Dolet ile John Dryden, Alexander Fraser Tytler, Dante Gabriel Rossetti, Matthew Arnold, Friedrich Schleiermacher ya da Walter Benjamin gibi doğru yolu göstermeye hevesli onca çevirmen ve eleştirmene kadar, önerilen tek bir yöntem bile ötekine benzemez.

Yazarlar çeviri metnin özgün metindeki üslubu koruyamadığından şikâyet ederken eleştirmenler bu mesleği icra edenleri “beceriksiz ve hain” olarak niteler.
Edebiyat Çevirisinin Horgörülmesi
Edebi çevirinin doğasındaki bu belirsizliğin ona daha fazla esneklik kazandırabileceğini düşünebiliriz ama durum pek de öyle değil. Çevirileri en ince ayrıntısına kadar didikleyerek kusur arayan edebiyat eleştirmenlerinden hata türlerine ilişkin titiz kategori ve alt kategoriler içeren değerlendirme modelleri geliştiren Juliane House ve J.C. Sager gibi teorisyenlere kadar herkes, hiçbir çevirinin mükemmel olamayacağı konusunda hemfikir. Elbette bazı eleştirmenler, belli başlı bazı çeviri metinlere ve çevirmenlerine övgüler yağdırır ancak edebi çeviri genellikle çevirmenin isteksizce katlandığı bir uğraş olarak sınıflandırılır ve horgörülen bir yere indirgenir.
Vladimir Nabokov’a göreyse çeviri, düpedüz “ölüye saygısızlıktır”.
Yazarlar çeviri metnin özgün metindeki üslubu koruyamadığından şikâyet ederken eleştirmenler bu mesleği icra edenleri “beceriksiz ve hain” olarak niteler – traduttore, traditore. Öte yandan akademisyenler kusursuz çevirinin niçin imkânsız olduğunu izah eden sayfalar dolusu kitap yazar. Hatta çeviri dünyasından gelenler bile çeviriyi ikinci sınıf bir uğraş olarak görür. Mesela 16. yüzyıl çevirmenlerinden Thomas Wilson yaptığı işi “kolay yoldan kazanç” olarak niteleyip küçümserken Baruch Spinoza ve Ludwig Feuerbach’ı çevirmiş olan George Eliot, “iyi bir çevirmen, özgün eserler ortaya koyan kişinin altındadır” diye fikir beyan eder. Vladimir Nabokov’a göreyse çeviri, düpedüz “ölüye saygısızlıktır”. Çevirinin bu denli horgörülmesine şaşmamak gerek ya da bu alanda mükemmellik peşinde koşmanın niçin Donkişotvari bir davranış olarak adlandırıldığına.
Bu tutumun pekişmesinin asıl sebebi, metin ve çeviri metin ikilisinde orijinal metne öncelik veren, çıkaran, daha doğrusu orijinal metni tartışmasız otorite olarak kabul eden köklü önyargının varlığı. Oysa bu ikisi arasında yüz yıllardır bulanık bir sınır var: Romalılar kendi konuşmalarında Yunan hitabet sanatının inceliklerini benimserken Geoffrey Chaucer ve William Shakespeare gibi yazarlar kendi eserlerinde yabancı kökenli anlatıların üslup özelliklerinden faydalandı. Ve modern dönemde bu ayrım, Eliot’ın yorumundan da görüleceği üzere, adeta saldırgan denebilecek bir tavırla korundu. Dolayısıyla çeviri hakkında az çok bilgi sahibi olan kişi bile çeviriyi geçici bir çözüm olarak görürken çoğu insan bir roman ya da öyküyü çevirisi üzerinden okumanın onu gerçekten okumak olmadığını söyler.

Çevirmen orijinal metni başka bir dilde ifade edebilmek için bütün yeteneğiyle yaratıcılığını seferber eder ve böylece çevirinin hakkını vermiş olur. Resim: Leon Ferrari-MiraSchendel
Çeviri ama Nasıl?
Dürüst davranalım, çevirinin yabancı dildeki orijinal eseri bütün yönleriyle temsil ettiğini ve bir dilden ötekine aktarınca iki metin arasında hiçbir fark olmadığını iddia etmek samimi olmaz. Burada meselenin özü, daha ziyade çeviriyi nasıl kavradığımızda saklı: Çeviriyi orijinal metni tamamlayan, hatta kimi zaman zenginleştiren ve kendine özgü nitelikleri olan pratik bir sonuç olarak mı görüyoruz yoksa ulaşılması imkânsız bir ideal olarak mı – ki bu durumda görece bir meşruiyet kazanmasının en iyi yolu, orijinal metni olabildiğince yakından izlemekten geçer.
Karşı karşıya olduğumuz ikilem çevirinin kendisi kadar eski. İlk bin yılın başlarında lirik şair Horatius çevirmenlere “kelime kelime çeviri yapmamalarını” tavsiye ederken bundan beş yüz yıl sonra Romalı devlet adamı ve filozof Boethius, kelimesi kelimesine çevirinin bozulmamış hakikatini savundu. Ve zaman içinde her iki taraf da kendi fikrini destekleyen, ikna edici üslupla yazılmış çok sayıda inceleme yazısı yazdı. Bu isimler arasında en bilinenlerden biri olan Dryden, “özgün bir eserin gücünü ve ruhunu yansıtmak isteyen” bir çevirmenin “yazarın belirlediği sözcüklere takılıp kalmak yerine, yazarın dehasını ve anlatmak istediklerini bütünüyle kavrayıp içselleştirmesi” gerektiğini savundu.
19. yüzyıl eleştirmenlerinden R. H. Horne bu fikre dolaylı da olsa karşı çıktı ve “yazarın ruhunu yansıtma” yönündeki her tür girişimi, “çevirmenin kendi bencilliğini ve kibrini görünmez kılmak için başvurduğu bir bahane” olarak niteledi.
Bugün “yabancılaştırma” yaklaşımını savunanlar, kaynak metnin kendine özgü niteliklerini çeviriye yansıtabilmek için hedef dilin yerleşik kullanımlarına bilinçli bir biçimde müdahale etmeyi önerir.
Bu yaklaşımın en güçlü savunucularından biri olan Lawrence Venuiti’nin The Translator’s Invisibility (1995) isimli kitabında da belirttiği gibi, buradaki amaç, “yerel dilin normlarından uzaklaşarak okura o zamana kadar yaşamadığı bir deneyim sunmaktır”. Bu açıdan bakıldığında iyi bir çeviri, çeviriye konu olan metnin –öyle olsa bile– çok da uzak diyarlarda doğmuş olmadığını ima eden her tür yanılsamayı bilinçli bir biçimde ortadan kaldırır. Ancak bu yaklaşım önemli bir soruyu da beraberinde getirir: özgün metnin okurları metinle yaşamış oldukları karşılaşmayı “yabancı” bir deneyim olarak yaşamıyorsa çeviri okuruna bu durumun dayatılması metne nasıl hizmet eder?
Bir eseri mümkün mertebe doğru bir biçimde sunmak ve bu eseri bütün güzelliğiyle, çirkinliği, yüceliği ve sıradanlığıyla yeniden oluşturmak hem duyarlılık, empati ve esneklik gerektirir hem de bilgi, dikkat, özen, incelik ister.
Çevirmeni kaynak metnin hizmetkârı olarak görür ve ona mümkün olan en yakın eşdeğeri üretme görevini yüklerseniz, o zaman özgün metnin sözdizimi ya da yapısında oluşan her tür sapma, bunlar ister egoizmden ister çevirmenin yetersizliğinden ya da kültürel ön yargılardan kaynaklansın, gerçekten de bir ihanet gibi görünür. Fakat bunun tam aksine çevirmenleri başlı başına bir sanatçı olarak görüp kaynak metnin yazarına tabi olmak yerine, onunla ortak bir biçimde çalıştığını kabul edersek ve bunun yanı sıra çeviriyi de dinamik bir süreç, orijinal metni daha iyi anlamamızı sağlayan ayrıcalıklı bir okuma biçimi olarak düşünürsek, edebi bir eseri başka dil ve kültürlerde yeninden ifade etme eylemi bambaşka bir anlam kazanır.
Ayrıca metne, metin aracılığıyla da dünyaya bakmanın yeni bir yolunu sunar ve orijinal esere hem bağlı hem de ondan bütünüyle bağımsız yeni bir edebi eserin ortaya çıkmasına imkân tanır. Üstelik bu yeni eser ne orijinal metne boyun eğer ne de onunla rekabet halindedir, aksine dünya edebiyatına bambaşka bir katkı sağlar. Ne var ki bu durum, orijinal metne haddinden fazla özgürlük alanı açmak ya da metin üzerinde ölçüsüzce tasarrufta bulunmak anlamına gelmez. Daha ziyade çevirmen orijinal metni başka bir dilde ifade edebilmek için bütün yeteneğiyle yaratıcılığını seferber eder ve böylece çevirinin hakkını vermiş olur.
Bir eseri mümkün mertebe doğru bir biçimde sunmak ve bu eseri bütün güzelliğiyle, çirkinliği, yüceliği ve sıradanlığıyla yeniden oluşturmak hem duyarlılık, empati ve esneklik gerektirir hem de bilgi, dikkat, özen, incelik ister. Bütün bunlara ek olarak kişinin kendi yaptığı işe saygı duymasını, ortaya koyduğu çevirinin hem iyi hem de kötü yanlarıyla birlikte değerlendirilmeye değer olduğuna inanmasını ve orijinal metinle yan yana durabilecek güçte nitelikli bir çalışma olduğuna inanmasını gerektirir.
İyi bir çevirmen gerçek eşdeğerliğin olmadığını bilir ama buna rağmen tek tek kelimelerin, cümlelerin, paragrafların ve sayfaların üzerinde çalışmaya devam eder.
Çevirinin Ölçütleri
Peki bu durum sayfa üzerinde nasıl somut bir hal alır? Şu âna kadar her çevirmen bu soruya farklı yanıt verdi. Verilen yanıtları incelediğimizde karşımıza çıkan sonuçsa “başarılı” çeviri için ölçütlerin tamamen öznel olduğu ve yüzyıllar boyunca kaleme alınmış sayısız incelemeye rağmen bu sorunun basit bir yanıtı olmadığı.
Mesela modern çevirmenler arasında en çok tartışılanlardan birini, Ezra Pound’u ele alalım. Yapmış olduğu çevirilerdeki lirik nüanslar başlı başına bir övgü kaynağıyken sıklıkla başvurduğu ölçüsüz serbestlik yüzünden her zaman eleştiri konusuydu. Örneğin klasik Çin şiirlerinden oluşan derlemesi Cathay, kaynak dili bilmeden yapılan çeviriler arasında hâlâ önemli bir örnek teşkil ediyor. Zira Pound bu şiirleri, sinolog Ernest Fenollosa’nın bire bir çevirilerinden faydalanarak oluşturmuştur ama ortaya çıkan metin Çince bilenlerin yaptığı çevirilerden çok daha inandırıcı, hatta bazı araştırmacılara göre Pound’un çevirisinde kullandığı sezgisel deyişler çok daha isabetlidir.
Bu tür uğraşların gerçekten bir önemi var mı, yoksa sadece dil meraklılarının ve sözcüklerle takıntılı olanların bir uğraşı mı? Bana göre önemli çünkü bu tür bir yaratıcılık çeviri sanatını canlı tutmakla kalmayıp aynı zamanda çevirmenin yapmış olduğu seçimlerin kalitesini, dolayısıyla da çevirmen aracılığıyla okuduğumuz metne ilişkin kendi deneyimimizi etkiler ve aynı metnin hedef kültürdeki etkisini, kalıcılığını şekillendirir. İyi bir çevirmen gerçek eşdeğerliğin olmadığını bilir ama buna rağmen tek tek kelimelerin, cümlelerin, paragrafların ve sayfaların üzerinde çalışmaya devam eder. Ne zaman ki, metin kendine özgü unsurlarıyla hedef dilde görünür hale gelir ve bambaşka bir dil ve kültürden gelen okurlarda yankı uyandırır, o zaman çalışmasının bittiğini anlar. Ve bu da çoğu zaman bire bir çevirinin katı sınırlarını gevşetmek anlamına gelir.
Mesele elbette yalnızca dilsel beceriden ibaret değil. Üstelik bir çevirinin kalitesi çoğu zaman haykırılmak yerine fısıldanır. Çevirmenin önündeki metnin türü ne olursa olsun –hayal gücü gerektirebilir ya da gerektirmeyebilir, sağlam bir temele dayanabilir ya da dayanmayabilir– iyi bir çeviri ne uygunsuz bir gösteriş ve beceriksizlikle dikkatleri kendi üstüne çeker ne de kendi kişiliğini inkâr edip sayfada cansız bir beden gibi yatar.
Aslında bu, biraz da ip üstünde dengede durmaya, yalpalamadan ve düşmeden yürümeye benzer. Şöyle bir örnek vereyim, pek çok eserini çevirdiğim Fransız romancı Patrick Modiano, Fransız edebiyatında sahip olduğu yalın ve açık üslupla tanınır. Ve böylesine yalın bir dili İngilizceye aktarmak meşakkatli bir iştir, tıpkı Fransızca gibi çok ince nüansları olan bir dilde bu denli yalın bir anlatım yakalamanın Modiano için meşakkatli olması gibi.
Ama bundan ötesi var: Modiano’nun üslubundaki akıcılığı okunaklı ve akıcı bir İngilizceyle aktarmaya çalıştığımda bu, Modiano’nun metinlerinin Anglofon olmayan bir duyarlılığı yansıttığı gerçeğini ya da karakterlerinin çevreyle kurduğu ilişkinin, Amerikalı ya da İngiliz bir okurun çevreyle kurduğu ilişkiden farklı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bana göre bu “ötekilik” Modiano’nun eserlerinin en temel unsurlarından biri. Dolayısıyla bu “ötekiliği” İngilizce konuşan okurlar için anlaşılır bir hale getirme uğraşı, metnin özünü hiçbir surette değiştirmez, değiştirmemelidir de.

İyi bir çeviri her zaman yeni kapılar açar, yeni ufuklar sunar. Desen: Andre Carrilho
Çevirinin Çok Boyutluluğu
Çevirinin en muazzam versiyonu bizi, bizde özel bir haz duygusu ya da bir çeşit içgörü uyandırabilen seslere, zihinlere maruz bırakır. Başka hiçbir yerde bulamayacağımız bir keşfin heyecanı: Herhangi bir dilde, başkalarının söylediklerinden farklı şeyler söyleyecek olan kişiler, gerçekten eşi olmayan zihin ve sesler. Bu tür ses ve zihinler öylesine nadirdir ki, birini bile göz ardı edemeyiz. Bilincin var olduğu ilk andan beri insanların hikâyelere ihtiyaç duymasının nedeni de bu zihin ve seslerin başkası olmaması. Onlarla temas kuruduğumuzda zenginleşir, onlardan mahrum kaldığımızdaysa hiç farkına varmadan yoksullaşırız.
Bundan ötürü çeviri çoğu zaman kültürel yozlaşmaya ve kültürel tek tipleşmeye karşı da bir önlem olarak karşımıza çıkar. Başka dilde yazılan bir eserin çevirisi –iyi yapıldığı takdirde– kendi çevremizde aşina olmadığımız bakış açılarını görünür kılar ve onları bambaşka bağlamlar yaratacak şekilde aktarır. Bu sayede söz konusu bakış açılarına başka şekilde asla sahip olamayacakları yeni ve canlı bir ses kazandırırken aynı zamanda paradoksal bir durum yaratır: İyi bir çeviri yalnızca mesafeleri ortadan kaldırmakla kalmayıp onları muhafaza eder ancak bunu, kültürleri güvenli bir uzaklıkta tutarak değil, temasın boğucu olmaktan uzak, kıvılcım yaratan bir etkileşime dönüşmesini sağlayarak yapar.
Çeviri, yabancı olduğumuz şeyleri aşina, aşina olduğumuz şeyleri de yabancı kılmak arasında gidip gelir.
Her geçen gün birbirine daha fazla bağlanan dünyamızda kimi zaman ulusal ve kültürel sınırların sona erdiğini düşünmek cazip gelebilir ama meselenin bambaşka bir boyutu var ve bu da sınırların kısıtlayıcı yönüyle değil, işlevselliğiyle ilgili. Zira sınırlar, aynı zamanda farklılıkların koruyucusu da olabilir. Artan yakınlığın ve –çevirinin de sağladığı– neredeyse sınırsız hale gelen temasın bir diğer yüzü, çeşitliliğin azalması, farklılıkların yok olmasıdır. Sınırlar nasıl dikenli tellerle çevrili bir hapishaneyi çağrıştırabiliyorsa onların yokluğu akla sınırsız bir tekdüzeliği de getirebilir. Fikirlerin serbestçe dolaşması, sanatların, edebiyatların ve düşüncelerin dünya çapında yayılması büyük bir canlanma, yeni bir Rönesans yaratabileceği gibi, bugüne kadar ortaya çıkmış küresel ama en sıradan tek kültüre de götürebilir.
Çeviri, yabancı olduğumuz şeyleri aşina, aşina olduğumuz şeyleri de yabancı kılmak arasında gidip gelir. Bir başka kültüre ait olan ifade ve varsayımları anlayabileceğimiz, özdeşlik kurabileceğimiz, kendimizi söylem içinde rahat hissedebileceğimiz bir hale getirir. Ama aynı zamanda bu ifade ve varsayımların ölçüsüzce özümsenmesine mesafe koyarak yabancı olanın deneyimini tekdüzeleştirmemeye özen gösterir. Yabancı sözdizimlerinin ya da dilbilimsel yapıların taklit edilmesinden söz etmiyorum, benim kastettiğim, özgün metnin sunduğu okuma hazzı muhafaza edilirken –ki bu kaynak dildeki okurun aldığı hazzın ta kendisidir– aynı zamanda kaynak yazarın içkin yabancılığına saygı duyulması ve dolayısıyla da bu yabancılığın korunması.
Peki iyi bir çevirinin ölçütü ne? Buna tek ve kesin bir yanıt veremeyiz ama en azından şunu söyleyebiliriz: İyi bir çeviri her zaman yeni kapılar açar, yeni ufuklar sunar. Bir yandan kültürleri konuştururken öte yandan bu konuşmaları anlamlı kılan hayati farklılıkları korur. Okurda benzersiz bir büyü ve tam bir içine çekilme duygusu uyandırır, okuru yakalar, içine çeker ve onu asla bırakmaz.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
