Petros Markaris: “Her gün değişik dilleri duymak, dil anlayışımı kolaylaştırıyordu.”
Dünyaca ünlü polisiye yazarı ve büyük yönetmen Theo Angelopoulos filmlerinin senaristi Heybeliadalı Petros Markaris geçtiğimiz haftalarda Türkiye’deydi. Onur Öncü, Petros Markaris ile onun Heybeliada ve İstanbul yıllarını, yönetmen Angelopoulos ile ortak çalışmalarını, romanlarını ve karakterlerini konuştu.
Onur Öncü: 1937’de Heyebeliada’da doğdunuz. Yazar olmanızda Heybeliada’nın etkisinin olduğunu söylemiştiniz. Neden?
Petros Markaris: Evet, İlkokulu bitirene kadar yalnızlığı hiç sezmemiştim. Çünkü okul ve mahalle arkadaşlarım vardı. Ben yalnızlığın üzücü tarafını, ilkokulu bitirdiğim zaman İstanbul’da lise okumaya gittiğimde öğrendim. Her gün Heybeliada’dan vapurla İstanbul’a gitmek ve geri dönmek bana şunu hissettiriyordu: İstanbul’un kent hayatından, Heybeliada’nın yalnızlığına geliyordum. Sabahları sevgiyle vapura biniyordum; işte kenti göreceğim, arkadaşlarımı göreceğim diye. Ama 16.15 vapuruyla adaya döndüğümde yalnızlığıma dönüyordum. Bu yalnızlık özellikle cumartesi öğleden sonrası ve pazar günleri için çok zordu. Çünkü Heybeliada’nın yalnızlığı karşıma dikiliyordu…
Böyle bir hayat yaşıyordum. Bir gün okuldan yemek arasına çıkınca bir kitabevine girdim. Fransızca ve Türkçe edebiyat vardı. O zaman Fransızcam çok iyi değildi. Türk edebiyatından kitaplar aldım. Oktay Rifat’ı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı da böyle tanıdım. Ada’ya tekrar döndüğümde, yalnızlığıma karşı direnmek için kitap okumaya başladım. Böylece edebiyat kapısı açılmış oldu ama babam da benim iktisat okumamı istiyordu.
OÖ: Neden iktisat?
PM: Kendisinin şirketi vardı ve şirketi bana devredeceğini sanıyordu. Ne o şirketi devredebildi ne de ben iktisadı bitirdim… Hiç istemiyordum. Liseyi Avusturya Lisesi’nde okudum. Viyana bana bir şans oldu. Ne şansı? Ucuz tren biletiyle bütün Orta Avrupa’yı dolaştım, tanıdım.

İlk olarak 1954’te Beyoğlu’na geldik. 1956 yılında da Kurtuluş’a taşındık.
OÖ: Peki Heybeliada’ya tekrar dönecek olursak, sizin zamanınızda Ada nasıldı?
PM: Çok kültürlü bir ortamı vardı. O zamanki nüfus, yanlış hatırlamıyorsam 800 kişiydi. Doğal olarak herkes birbirini tanıyordu. Hiçbir ayrım yoktu. Rum, Türk, Yahudi hep beraber yaşıyordu. Bizim Türk komşularımız en yakın arkadaşlarımızdı. Biz böyle bir ortamda büyüdük…
OÖ: 1942’deki Varlık Vergisi sizi çok etkiledi mi?
PM: Varlık Vergisi sadece bizi değil, bütün azınlıkları etkiledi. Varlık Vergisi azınlıklara şiddetli bir darbeydi. Ama biz bunu 1950 yılına kadar hissetmedik. Ailem ne kız kardeşime ne de bana bunu hissettirmedi.
OÖ: Peki, siz Heybeliada’dan daha sonra İstanbul’a taşındınız değil mi?
PM: Evet. İlk olarak 1954’te Beyoğlu’na geldik. 1956 yılında da Kurtuluş’a taşındık. Kurtuluş’ta Narin Apartmanı’na, Yakarca Yokuşu’nun oraya…
Eskiden Çok Eskiden romanınız İstanbul’da, hatta büyük bir kısmı Kurtuluş’ta geçiyor.
Evet, evet. Bakın bu romanın çok ilginç bir hikâyesi var. Romanı yazmaya karar verdiğim anda çok zorluklar yaşamaya başladım.
Benim anılarım çok canlı. Bugüne kadar aklımdan hiç silinmedi.
OÖ: Neden?
PM: Anılar… Anılarım o kadar canlı ki bütün kurguyu mahvediyordu. Ta ki bir gün romanın baş karakteri Maria Hambu aklıma gelene kadar… Maria Hambu beni ve kız kardeşimi büyüten kadındı. Bizim evde çalışıyordu ama ailenin bir parçasıydı. Maria Hambu’nun biyografisinin bir kısmını romana aktarmaya karar verdim. Ve o karardan sonra her şey çözüldü ve romanı yazabildim.
OÖ: Bu kitaptaki önemli noktalardan biri de Komiser Haritos’un Atina’da değil, İstanbul’da tatilde olması.
Murat karakteri de var.
OÖ: Evet, evet, Murat da var. Kitap ağırlıklı olarak Kurtuluş’ta geçiyor. Buradaki mekânlar sizin anı biriktirdiğiniz yerler değil mi?
Evet, evet. Benim anılarım çok canlı. Bugüne kadar aklımdan hiç silinmedi. Eskiden okuldan çıkıp bütün Dolapdere’yi geçip Akarca Yokuşu’ndan Kurtuluş’a çıkıyor, eve geliyordum.

Oktay Rifat geliyordu, Fazıl Hüsnü geliyordu, Orhan Kemal geliyordu. Okuduğumuz yazarlardı… Hep onlara en yakın masada oturmaya çalışıyorduk…
OÖ: Sizin döneminizde Beyoğlu da çok farklıydı. Nasıldı sizin döneminizde?
Çok değişikti. Mesela şimdi herkes Çiçek Pasajı’nı biliyor… Neden Çiçek Pasajı deniyor, bilmiyorlar. Benim zamanımda pasajın önünde çiçek dükkânları vardı. O yüzden adı Çiçek Pasajı kaldı. Şimdi çiçek falan kalmadı. Şimdi tamamen turistler için lokantalar var. Sanırım şimdi pasajın yanında bir ayakkabı dükkânı var. Orası ünlü bir lokantaydı, Degüstasyon Lokantası. Hâlâ var ama sanıyorum biraz daha ötede. Tabii eskisiyle bir ilgisi yok. Biz cumartesi akşamları arkadaşlarla beraber oraya gidip oturuyorduk. Çünkü cumartesi akşamı şair ve yazarlar orada toplanıyordu. Oktay Rifat geliyordu, Fazıl Hüsnü geliyordu, Orhan Kemal geliyordu. Okuduğumuz yazarlardı… Hep onlara en yakın masada oturmaya çalışıyorduk, konuşmalarını dinleyelim diye. İşte bu isimler konuşuyorlardı, espri yapıyorlardı, gülüyorlardı ama sonradan durum değişiyordu, edebiyat üzerine birbirleriyle tartışıyorlardı, ta ki tamamen sarhoş olana dek. O anları her gördüğümde Oktay Rifat’ın bir şiiri aklıma gelir:
Apostol, bu ne biçim bir meyhane
Tabağımda bir bulut
Kadehimde gökyüzü
Tabağındaki bulut yemekti ama sarhoş halinden yemeğini seçemiyordu. Kadehteki gökyüzü sulu rakıydı… Bugüne kadar Oktay Rifat’ın şiirlerini hâlâ okuyorum.
Beyoğlu’nda birden fazla dil konuşuluyordu. Beyoğlu’nda yürürken aynı anda Türkçeyle birlikte Rumca, Ermenice, Sefarad İbranicesi, İtalyanca ve Fransızca; tam altı dil konuşuluyordu. Dönüp bakmıyordunuz. Çünkü günlük hayat buydu. Bunun bana faydası çok oldu. Her gün değişik dilleri duymak, dil anlayışımı kolaylaştırıyordu.
Kız kardeşim Fransız lisesine gitti, bana diyor ki: “Okula gitmedin, nasıl konuşuyorsun Fransızcayı?” Diyorum: “Dinleyerek konuşuyorum.” Dil, duyularak çok kolay öğreniliyor.
OÖ: Yönetmen Angelopoulos’a gelmek istiyorum… Çok yakın arkadaştınız…
PM: Evet. 1971’de askeri diktatörlük döneminde benim ilk oyunum sahneye kondu. Bu oyun cuntaya karşıydı ama çok kapalı bir oyundu. Bu oyunu gösterdiğimiz bir akşam Angelopoulos tiyatroya geldi. Tesadüfen ben de tiyatrodaydım ve tanıştık. Tanışmadan hemen sonra bana, “İkinci filmimin senaryosunu yazıyorum, benimle işbirliği yapmak ister misin?” dedi. “Tabii ki isterim,” dedim ve böylece onunla senaryo yazmaya başladım. O zamandan sonra Angelopoulos’la beraber çalıştık. Tabii işbirliğimiz hep sevgiyle ve övgüyle geçmiyordu. Bazen çok değişik fikirlerimiz vardı ve ikimiz de inat ediyorduk, tartışıyorduk.
Düşünün, bugün kaç çocuk anasız, babasız, yalnız başına sınırları aşıyor. Bütün bunları Angelopoulos görmüştü.
OÖ: Angelopoulos sineması Türkiye’de çok büyük bir etki bıraktı. Özellikle Sonsuzluk ve Bir Gün, Ulis’in Bakışı, Ağlayan Çayır filmleri… Ulis’in Bakışı‘ndaki Lenin sekansı özellikle…
PM: Evet, evet. Ulis’in Bakışı sınır üçlemesinin ikinci filmiydi. Angelopoulos’un gözü geleceği anlatıyordu. Lenin’in heykelini bir gemiyle bütün Balkan ülkelerini dolaştırıyordu. Film 1997’de çekildi. Gelecekteki mülteci ve göçmen problemini görmüştü. Filmde mülteci karakter diyor ki: “Kaç sınır aşmalıyız ki seçtiğimiz ülkeye varabilelim?” Düşünün, bugün kaçak gelen mülteci ya da göçmenler tek bir sınırı geçip farklı bir ülkeye gidemiyor. Çünkü geri gönderiliyorlar. Sonsuzluk ve Bir Gün‘de sınır tellerine tırmanmış, öbür ülkeye bakan Yunanistanlı çocuklar var. Düşünün, bugün kaç çocuk anasız, babasız, yalnız başına sınırları aşıyor. Bütün bunları Angelopoulos görmüştü. O yüzden Angelopoulos’un bakışı geleceğe yönelikti.
OÖ: Angelopoulos çok erken vefat etti. Yaşasaydı nasıl bir film çekerdiniz?
PM: Angelopoulos’un kaybından sonra en büyük acım, son bir senaryoyu birlikte yazmış olmamızdı. Ama bu senaryo Yunanistan’ın güncel problemleri üzerineydi. Filmin adı da “Öbür Deniz”di. Muhteşem bir senaryoydu ama öyle kaldı, çekemedik.
OÖ: Biraz da polisiye romanlarınızın baş karakteri Komiser Haritos’u konuşmak istiyorum. Nasıl ortaya çıktı?
PM: 1990-92 yılları arasında çok ilginç bir polisiye dizisinin senaryolarını yazıyordum. Dizinin adı Bir Cinayetin Anatomisi’ydi. Gerçek cinayetlerden başlayarak farklı bir kurgu kuruyordum. 1992’nin ağustos-eylül ayları gibi dizinin üçüncü sezonunun senaryosunu yazmaya başladım. Bir gün bilgisayar ekranının yanında üç kişilik bir alt orta sınıf Yunan ailesi gördüm. Sanki hayattaymış gibi bana bakıyorlardı. Bir erkek, bir kadın ve bir çocuk. O zaman çocuğun kız mı erkek mi olduğunu kestiremiyordum. Çok tipik bir alt orta sınıf ailesiydi. Oradaki erkek çok inatçıydı. Her sabah karşımda duruyordu. Ve bir noktadan sonra kendimi senaryoya veremiyordum. Sürekli, “Bu adam benden ne istiyor?” diye kendime soruyordum. Bu birkaç haftadan sonra bir işkenceye dönüştü. Çünkü yapmam gereken senaryoları zamanında yazamıyordum. Ta ki bir gün, “Bu adam bana böyle işkence yapıyorsa ya polistir ya da diş doktorudur,” diyene kadar… Başka türlü olamazdı. “Polistir” dediğim anda adını, soyadını, eşinin adını, çocuğun kız olduğunu, kızın adını, her şeyi biliyordum. Kim bilir kaç yıldır o aile içimde yaşıyordu… Ve birden ortaya çıktı.
Bu beni ender olan bir çözüme yöneltti. Neydi o çözüm? Ailesi olan bir polis. Polisiye romanlarında dedektif olsun, polis olsun, hep yalnızdır. Aileyle polisi pek bulamazsınız. Sadece kuzey romanlarında ailesi dağılmış polisler vardır… Ama dağılmış.
