E. Osman Erden: “Totaliter rejimler sanatı lideri tanrılaştıran bir silaha dönüştürmüşlerdir.”
Semih Gümüş: Hocam, dünyayı büyük bir savaşa sürüklemenin yanında, sizce Nazi rejiminin sanata verdiği önemin nedeni neydi?
E. Osman Erden: Nazi rejimi için sanat, yalnızca estetik bir uğraş veya boş zaman aktivitesi değil, siyasetle birebir örtüşen, toplumu şekillendirme ve ideolojiyi meşrulaştırma aracı olan hayati bir alandı. Sanat toplumu oluşturan bireyleri nasyonal sosyalist ilkeler doğrultusunda dönüştürmek için kullanılan en etkili silahtı. Totaliter rejim, topluma güvenmediği için bireylerin özgür iradelerini baskı altına alarak, insanı şekle sokulabilecek bir nesne olarak görmüş ve sanatı bu şekillendirmenin bir aracı olarak kullanmıştır.
Nazi rejimi için sanat, hayatın süsü değil, rejimin inşası ve bekası için zorunlu bir temeldi. Sanat, Alman halkının zihnine girmek, onları birey olmaktan çıkarıp itaatkâr bir kitle haline getirmek ve Nazi dünya görüşünü tartışılmaz bir gerçeklik gibi sunmak için kullanıldı.
Nazi rejimi, bireyi değil, itaatkâr ve bütünleşmiş bir kitleyi esas alıyordu.
SG: Peki Nazi propaganda aygıtının modern sanata karşı çıkışının kaynağı neydi?
EOE: Nazi propaganda aygıtının modern sanata karşı çıkışının temelinde, sanatın estetik bir tercih olmaktan öte siyasi ve ırksal bir beka sorunu olarak görülmesi yatıyordu. Nazi ideolojisi, modern sanatı siyasi düşmanlarıyla, yani Komünizm ve Weimar Cumhuriyeti ile bir tutmuştur. Nasyonal sosyalistlere göre, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’yı “çöküş sürecine” sokan Marksizm ve Liberalizm gibi ideolojilerin sanattaki yansıması modernizmdi. Bu nedenle modern sanata karşı verilen savaş, aslında Weimar Cumhuriyeti’nin demokratik ve çok sesli yapısına karşı verilen siyasi mücadelenin bir uzantısıydı. Modern sanat, “Kültürel Bolşevizm” olarak yaftalanmış ve Alman kültürünü içeriden çökertmeyi amaçlayan bir komplo olarak sunulmuştu. Adolf Hitler, Kavgam’da ve konuşmalarında modern sanatın Yahudiler tarafından Alman halkını yozlaştırmak için silah olarak kullanıldığını, sanat piyasasının ve sanat eleştirisinin Yahudilerin elinde olduğunu ve onların “yoz” eserleri bilinçli olarak yücelttiği savunmuştur. Nazi ideologlarından Alfred Rosenberg’e göre kültürler ırksal saflıklarına göre yükselip çökerdi. Modern sanatın getirdiği bireycilik ve evrenselcilik, Alman kanının ve Volk ruhunun düşmanıydı. Nazi rejimi, bireyi değil, itaatkâr ve bütünleşmiş bir kitleyi esas alıyordu. Modern sanat ise doğası gereği bireysel ifadeyi, sanatçının iç dünyasını ve özgünlüğünü ön plana çıkarıyordu.

Edebiyatta “Alman ruhuna” aykırı görülen her türlü düşünce düşman ilan edilmiştir.
SG: Nazi rejiminin sahipleri resim sanatını boy hedefi seçmişti. Özellikle hangi sanatlara düşmanlık etmişlerdi?
EOE: Nazi iktidarı, sanatı politik bir araç olarak gördüğü için kendi ideolojisiyle örtüşmeyen hemen hemen tüm modern ve avangart akımlara düşmanlık etmiştir. Rejim bu tür sanatsal ifadeleri genel bir çatı altında “yoz sanat” veya “kültürel bolşevizm” olarak yaftalamış ve tasfiye etmiştir.
Doğayı ve insanı birebir yansıtmayan, soyutlayan veya deforme eden resim ve heykeller “beceriden yoksun” ve “sapık” olarak nitelendirilmiştir. Oskar Schlemmer, Otto Dix, Paul Klee, Kandinsky ve Franz Marc gibi sanatçıların eserleri müzelerden toplatılmış ve bazıları yok edilmiştir. Toplumun “çirkin” yanlarını gösteren; sefaleti, savaşın dehşetini, seks işçilerini veya psikolojik buhranları konu alan eserler yasaklanmıştır. Nasyonal sosyalistlere göre sanat, hayatın sadece olumlu ve güçlü yanlarını yansıtmalıydı.
Rejim, mimaride işlevselliği ve sadeliği savunan modern akımlara, özellikle de Bauhaus ekolüne şiddetle karşı çıkmıştır. Modern mimarlığın en önemli kurumlarından olan Bauhaus “kültürel bolşevizm” yuvası olmakla suçlanmış, önce Dessau’da yerel yönetim tarafından baskı görmüş, ardından 1933’te Berlin’de Gestapo tarafından basılarak tamamen kapatılmıştır.
Müzik alanında düşmanlık hem ırksal hem de estetik gerekçelere dayanıyordu. Arnold Schönberg, Alban Berg, Paul Hindemith gibi bestecilerin atonal ve modern eserleri yasaklanmıştır. Bu eserler “Yoz Müzik” sergilerinde aşağılanmıştır. Felix Mendelssohn ve Gustav Mahler gibi klasik batı müziğinin önde gelen isimleri Yahudi kökenleri nedeniyle Alman müzik tarihinden silinmeye çalışılmıştır. Caz müziği, “zenci müziği” olarak görülmüş ve Yahudi-Amerikan yozlaşmasının bir ürünü sayılarak yasaklanmıştır. Cazın ritmik yapısı ve doğaçlama unsurları, Nazi disiplinine ve Alman ruhuna aykırı bulunmuştur.
Edebiyatta “Alman ruhuna” aykırı görülen her türlü düşünce düşman ilan edilmiştir. Savaş karşıtlığı, Marksizm ve psikanaliz edebiyatın düşmanlarıydı. Erich Maria Remarque’ın savaşın dehşetini anlatan Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok gibi eserleri, Alman askerinin kahramanlığına gölge düşürdüğü gerekçesiyle yasaklanmış ve yakılmıştır. 10 Mayıs 1933’te Heinrich Heine, Thomas Mann, Stefan Zweig, Bertolt Brecht, Franz Kafka ve Sigmund Freud gibi yazarların kitapları “Alman olmayan ruhu” temsil ettikleri gerekçesiyle meydanlarda yakılmıştır.
Sahne sanatlarında da modernizm ve eleştirel bakış açısı hedef alınmıştır. Brecht’in epik tiyatrosu gibi izleyiciyi düşünmeye ve sorgulamaya iten modern tiyatro yaklaşımları yasaklanmış, bunun yerine mitolojik ve milliyetçi Thingspiel (açık hava gösterileri) teşvik edilmiştir.
Weimar döneminin dışavurumcu ve deneysel sineması yerine, propaganda ve hafif eğlence filmleri getirilmiştir. Fritz Lang gibi yönetmenlerin karanlık ve suç temalı yaklaşımları veya pasifist filmler reddedilmiştir.

Naziler sayısız yazar ve düşünürün kitaplarını, “Alman ruhuna aykırı” oldukları gerekçesiyle meydanlarda ateşe atıyor.
SG: Sonradan bütün otokrat yönetimlerin de kendi Goebbels’lerini yaratma amacının kökeninde bulunan orijinal Joseph Goebbels’in propaganda sorumlusu olarak sanata karşı işlediği en önemli suçlar nelerdi?
EOE: Goebbels’in sanata ve düşünceye karşı işlediği ilk ve en sembolik suçlardan biri, 10 Mayıs 1933 tarihinde organize ettiği kitap yakma eylemiydi. Berlin Operası Meydanı başta olmak üzere birçok şehirde Thomas Mann, Erich Maria Remarque, Stefan Zweig, Heinrich Heine, Karl Marx ve Sigmund Freud gibi yazarların ve düşünürlerin kitapları, “Alman ruhuna aykırı” oldukları gerekçesiyle meydanlarda ateşe atıldı.
Goebbels, 22 Eylül 1933’te kurulan Reich Kültür Odası aracılığıyla tüm sanat dallarını tek bir çatı altında topladı. Sanatla uğraşan herkesin bu odaya üye olması zorunlu kılındı ve üye olmayanların mesleklerini icra etmesi yasaklandı. Odanın yönetmelikleri, Yahudilerin ve rejime muhalif olanların üye olmasını engellemek için kullanıldı. Böylece binlerce Yahudi ve muhalif sanatçı “yasal” yollarla sanat ortamından silindi ve açlığa veya göçe mahkûm edildi.
Goebbels’in oportünist tavrı sanat tarihinin en büyük kıyımlarından birine yol açmıştır.
1936 yılında Joseph Goebbels, sanat eleştirisini tamamen yasakladı. Eleştirmenlerin halkı yanlış yönlendirdiği ve modern sanatın bu eleştirmenler sayesinde popülerleştiği savunuluyordu. Eleştiri yerine sadece tanıtım yazıları yazılmasına izin verildi. Goebbels, şahsi olarak modern sanata ilgi duymasına rağmen, siyasi kariyerini ve Hitler’in gözündeki yerini korumak adına kişisel tercihlerine aykırı bir tutum almıştır. Siyasetçi, başlangıçta Emil Nolde gibi dışavurumcu ressamları desteklese de Hitler’in modern sanata olan nefretini görünce 1935’ten sonra tavrını tamamen değiştirmiştir. Bu oportünist tavır sanat tarihinin en büyük kıyımlarından birine yol açmıştır.
Goebbels, 1937’de Adolf Ziegler başkanlığındaki bir komisyonu görevlendirerek Almanya genelindeki müzelerden binlerce modern sanat eserini toplattı. Bu eserlerin bir kısmı ünlü “Yoz Sanat Sergisi”nde halka ibret olsun diye aşağılayıcı yorumlarla sergilendi. Goebbels, toplanan eserlerin bir kısmını yurt dışına satarak döviz elde etmeye çalışmış, ancak satılması imkânsız görülen binlerce sanat eserini 20 Mart 1939 günü Berlin İtfaiye Binası avlusunda yaktırdı. 2000’li yıllarda Almanya’da ortaya çıkan Gurlitt Vakası en azından bin küsur eserin kurtulmuş olduğunu gösterdi.
Goebbels, sinemayı en etkili propaganda aracı olarak görmüş ve film endüstrisini tam denetim altına almıştır. Kasım 1938’de tüm stüdyolara antisemitist filmler çekmeleri emrini vermiştir. Goebbels’in siparişi ve denetimiyle çekilen “Yahudi Süss” ve “Ebedi Yahudi” gibi filmler, Yahudileri “fareler” gibi göstererek, onları yozlaşmış, hilekâr ve tehlikeli olarak betimlemiştir. Bu filmler, halkı Yahudi soykırımına psikolojik olarak hazırlamak ve ırkçı nefreti körüklemek amacıyla bilinçli olarak tasarlanmıştır.

Joseph Goebbels. İnsanlığa karşı işlediği suçlar arasında sanata ve düşünceye karşı işlediği suçlar da var.
SG: Otoriter popülist iktidarların bir “yoz sanat” sloganı vardır, hemen öne çıkarılır. Bunlara göre “yoz sanat” nedir ve o “yoz sanat” siyasal iktidarlar için niçin tehlikeli görülüyor?
EOE: Yoz sanat Nazi rejiminin tek tip, itaatkâr ve “sağlıklı” bir toplum yaratma projesinin önünde engel olarak gördüğü, bireyselliği, eleştirel düşünceyi ve farklılığı temsil eden her türlü sanatsal ifadenin “tıbbi ve ahlaki bir bozulma” metaforuyla tanımlanıp yok edilmesidir. Bir analoji yapmak gerekirse: Nazi rejimi kendisini bir “doktor”, toplumu bir “beden”, modern sanatı ise bu bedene girmiş bir “virüs” olarak görmüştür.
“Yoz sanat” terimi yalnızca Nazi Almanyası’na özgüdür, fakat sanatı ideolojik saflık adına damgalama ve yasaklama pratiği başka totaliter rejimlerde de görülür. Sonuç olarak, totaliter rejimler sanatı özerk bir ifade alanı olmaktan çıkarıp devletin tanımladığı gerçeği kitlelere empoze eden, muhalif düşünceyi hastalık veya suç olarak damgalayan ve lideri tanrılaştıran pragmatik bir silaha dönüştürmüşlerdir.
İlginçtir ki yoz sanat tabirini kullananlardan biri de Donald Trump olmuştur. 1999 yılında New York Belediye Başkanı Rudolf Giuliani’nin, Brooklyn Sanat Müzesi’ndeki bir sergide yer alacak olan Chris Ofili’nin Kutsal Bakire Meryem isimli resmine karşı başlattığı sansür kampanyasını destekleyen o dönemin emlak kralı Trump, eser için “degenerate stuff” (yoz, soyu bozuk saçmalık) tabirini kullanmıştır.
SG: Nazizmin faşizmden bile daha insanlık dışı olduğunu söylüyorsunuz? Nazizm ile faşizmi birbirinden nasıl ayırıyorsunuz?
EOE: Nazizm ve faşizm sıklıkla birbirinin yerine kullanılsa da, kökenleri, öncelikleri ve ideolojik temelleri açısından önemli farklara sahiptirler. Temel olarak Nazizm, faşizmin biyolojik ırkçılıkla birleşmiş, daha radikal ve özel bir türüdür.
İtalyan faşizminde devlet her şeydir. Mussolini’nin ünlü “devletin dışında hiçbir şey yoktur” ilkesi gereği, birey ve toplum devlete hizmet ettiği sürece anlam kazanır. Milliyetçilik kültürel ve siyasi bir temele dayanır. Nazizmde ırk her şeydir. Devlet, üstün ırkı korumak ve geliştirmek için sadece bir araçtır. Odak noktası devlet kurumları değil, “Volk” birliğidir. İtalyan faşizminin ilk yıllarında biyolojik ırkçılık veya Yahudi düşmanlığı merkezi bir öğe değildi. Mussolini’nin partisinde Yahudi üyeler bile vardı. Ancak 1930’ların sonunda, Almanya ile ittifakın etkisiyle ırkçı yasalar kabul edilmeye başlandı. Nazizmde ise ırkçılık ve antisemitizm ideolojinin merkezindedir. Nazi dünya görüşü, insanlık tarihini ırklar arası bir mücadele olarak görür. Yahudi düşmanlığı ve “saf kan” arayışı, partinin kuruluşundan itibaren vazgeçilmez bir unsurdur. Mussolini mutlak lider olsa da, İtalya’da kral ve Katolik Kilisesi gibi geleneksel güç odaklarıyla uzlaşmak ve gücü paylaşmak zorunda kalmıştır. Hitler ise üzerinde hiçbir otorite tanımamıştır. Geleneksel kurumlar (ordu, kilise, hukuk) tamamen Nazi Partisi’ne (Gleichschaltung) tabi kılınmış, lider kültü mistik bir boyuta taşınmıştır.
Faşizm bir ulusu güçlü bir devlet etrafında toplamayı hedeflerken Nazizm, dünyayı ırksal bir hiyerarşiye göre yeniden şekillendirmeyi amaçlayan biyolojik bir ideolojidir.
Bugün birine “faşist” dendiğinde, genellikle baskıcı, otoriter ve kendi fikrini zorla dayatan kişi kastedilir. Ancak birine “nazi” denildiğinde, bu çok daha spesifik olarak ırk üstünlüğü, antisemitizm ve soykırım savunuculuğu gibi çok daha ağır ve dar bir ideolojik çerçeveyi ifade eder.
Nazi rejiminin kültürel hegemonya kurma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının bugünün Türkiye’si açısından şüphesiz ki bir anlamı vardır.
SG: Nazi sanatı ya da bugün kendini gösteren gerici, faşizan sanat anlayışları nitelikli, sahici sanat karşısında üstün gelebilir mi, kendi hegemonyasını egemen kılabilir mi?
EOE: Nazi iktidarı kültürel alanda hegemonyasını kuramamıştır. 1937 yılında kültürel alanda yaşananlar bu tespite yönelik bir ispat özelliği taşır.
1937 yılının Temmuz ayında, Nazi rejimi Münih’te sadece bir gün arayla iki sergi açarak kültürel vizyonunu somutlaştırmıştır: Büyük Alman Sanatı Sergisi ve Yoz Sanat Sergisi. Bu iki sergi, Nazi ideolojisinin “olması gereken” ile “yok edilmesi gereken” arasındaki keskin ayrımını görselleştirmek amacıyla tasarlanmış, zıt kutuplu bir propaganda hamlesidir.
Büyük Alman Sanatı Sergisi, Hitler’in kişisel zevkine uygun olarak inşa edilen ve rejimin ilk anıtsal yapılarından biri olan, Haus der Deutschen Kunst (Alman Sanatı Evi) binasında düzenlenmiştir. Mekân, sanatın “kutsallığını” ve rejimin kalıcılığını vurgulayacak şekilde ferah, aydınlık ve düzenlidir. Yoz Sanat Sergisi, Arkeoloji Enstitüsü’nün dar ve uygunsuz odalarına uygun görülmüştür. Eserler kasıtlı olarak düzensiz, sıkışık ve kaotik bir şekilde asılmıştır. Amaç, izleyicide bir boğulma, karmaşa ve değersizlik hissi yaratmaktı. Büyük Alman Sanatı Sergisi, Klasik Yunan ve Roma sanatını model alan, “Romantik Gerçekçilik” tarzındaki eserler sergilendi. Bu eserler kusursuz Aryan bedenlerini, pastoral manzaraları, itaatkâr çiftçileri, kahraman askerleri ve “Kan ve Toprak” ideolojisini yüceltiyordu. Hitler açılış konuşmasında bu sanatın “Alman halkının ruhunu” ve “ebedi değerleri” temsil ettiğini vurguladı. Amaç Nazi ideolojisiyle şekillenmiş sanata yönelik hayranlık uyandırmaktı. Yoz Sanat Sergisi’nde, eserlerin yanına alaycı ve aşağılayıcı sloganlar yazılmıştı (“Hasta zihinlerin doğaya bakışı”, “Küstahlık ve beceriksizlik”). Ayrıca, eserlerin müzeler tarafından satın alındığı dönemdeki yüksek fiyatlar etiketlere yazılarak, halkın vergilerinin “çöp” sanata harcandığı mesajı verilmiş ve modern sanata karşı ekonomik bir öfke yaratılmaya çalışılmıştı. Nazi rejiminin modern sanatı aşağılama çabasına rağmen, Yoz Sanat Sergisi, Büyük Alman Sanat Sergisi’nden çok daha fazla ilgi gördü. Yoz Sanat Sergisi’ni dört ay içinde 2 milyondan fazla kişi ziyaret ederken (modern sanat tarihinin en yüksek katılımlı sergilerinden biri), Büyük Alman Sanatı Sergisi yaklaşık 500.000-600.000 ziyaretçide kaldı.
Kültürel hegemonya, en yalın haliyle bir toplumda belirli bir sınıfın veya grubun kendi dünya görüşünü doğal, normal gibi göstererek diğer grupların rızasını kazanması yoluyla kurduğu kültürel egemenliktir. Bu anlamda Nazi rejiminin kültürel hegemonya kurma girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu başarısızlığın bugünün Türkiye’si açısından şüphesiz ki bir anlamı vardır.
Kapaktaki fotoğraf: Muhsin Akgün
* E. Osman Erden, Nazi Almanyası’nda Kültür ve Sanat, Hayalperest Yayınevi, 2025, 244 s.
