“Başkalaşım”

Süreç içinde, kitap üretimindeki artışla, kitapların kitleler üzerindeki etkisinin yok olması arasında diyalektik bir ilişki başladı. Bundan böyle “bir kitap okudum hayatım değişti” cümlesi bir ironiydi yalnızca.

Yayın dünyasındaki değişim bahsine kitaba yüklenen değerin değişimiyle başlamak gerekir: Toplumdaki ayrıcalıklı yerini ve kimliğini Cumhuriyet döneminde gecikmiş bir aydınlanma seferberliği sürecinde elde eden Türk aydını için 80’lere kadar kitabın ve okumanın fetişleştirilmiş bir değeri oluşmuştu; her şey kitaplardaydı ve bir kitaba dayanmayan düşünce boştu. Bu egemen söylem, hem aydınların hem de siyasal elitin iktidarının meşruiyetinin –otoritesinin– de taşıyıcısıydı. Okuma yazma oranının çok düşük olduğu uzun yıllar boyunca yazar ve aydınlarla halk arasındaki ilişki ağırlık olarak siyaset düzleminde kurulmuş, “üst kültür” ve “alt kültür” grupları için farklı kitaplar üretilmişti. Popüler aşk romanlarının, tarihi serüvenlerin ve polisiyelerin edebiyattan sayılmadığı bu dönemin gözdesi kuşku yok ki batı klasikleriydi. Aydın sözcüğünün “kurtarıcı” biçiminde algılandığı bu toplumsal konsensus içinde entelektüel üretimin merkezine toplumsal çıkarların yerleşmesi de doğaldı. Yazar ve yayıncılığın çıkar gözetmeyen ve neredeyse kamusal bir faaliyet gibi algılandığı uzun yıllar boyunca kitap üretimi, satışı ve okuma ile sonlanan tüketimi, ekonomi dışı bir alan muamelesi görmüştü.

12 Eylül darbesiyle başlayıp bugüne dek uzanan süreçte üretim ve tüketim konjonktüründe önemli değişiklikler olduğunu, alanın giderek kapitalistleştiğini ve bu durumun entelektüel faaliyetleri nitelik ve nicelik açısından doğrudan etkilediğini gözlüyoruz.

80’lerin ikinci yarısından başlayarak kitap okumak insani faaliyetlerden “herhangi” birisi haline, yani hoşça vakit geçirmenin bir tarzına indirgenecekti.

80’li yıllarda kitap üretimi ayakları üzerine basıp artan bir ivme ile meta üretiminin bir kolu haline gelirken içerik açısından da toplumun yeni ilgi alanlarına yanıt verebilecek bir doğrultuda çeşitlendi. Pandora’nın kutusu açılmıştı artık; varoluşçuluk, içerikten bağımsızlaşmış edebiyat tartışmaları, tarihten koparılmış tarihi romanlar, yeniden keşfedilen polisiyeler, mektup, biyografi ve otobiyografi türleri, astroloji ve hobi kitaplarıyla keskinliğini yitirmiş solculara hitap eden gündelik hayat eleştirileri, sınıfsal göndermelerden arındırılmış siyaset teorileri, “makro”sunu yitirmiş “mikro” iktidar çözümlemeleri “çok satarlar” arasına katılıverdi.

80’lerin ikinci yarısından başlayarak kitap dünyasında gözlenen çeşitlenme ve türler arasındaki hiyerarşiyi yok sayan anlayışlar gereği, önce her türden kitap bir “değer” olarak kabul görecek, ardından da kitap okumak insani faaliyetlerden “herhangi” birisi haline, yani hoşça vakit geçirmenin bir tarzına indirgenecekti.

Bir Tüketim Metası Olarak Kitap

İçe dönük bir ekonomik modelden liberalizme geçiş vitrinlere birbirinden çekici tüketim metaları ve bir –zenginlik imgesi olarak– ışıltı biçiminde yansırken kitap dünyası da bundan nasibini almıştı; kitaplar ve kitapevleri hızla kabuklarını değiştirerek “şık”laştılar.

Her bir kitabın baskı sayısı artmadı ama basılan kitap çeşidi hem bollaştı hem dönemin tüketim alışkanlıklarına ayak uydurarak estetize edildi. Bu estetik ürünün satılacağı kitapevleri de yeni bir çehre ile yeni mekânlara, kentin en işlek alışveriş merkezlerine taşındı.

Estetize edilmiş bu yeni ürünün yeni mekânı da estetize edilmek zorundaydı. Metaların/kitapların sunumu ve sahnelenişi, satış yerinin dekorasyonu, mimarisi, ışıklandırması, renkleri, arkadan gelen gürültü ve kokular; satış personeli, dış görünümleri ve davranışları; tüm satış işi meta tüketiminin bu en yeni ve görkemli ânına uygun bir biçim aldı. Kentin alışveriş merkezlerinde şık mağazaların, kafe ve fastfood’çuların yanı başına dizilen kitapevleri –vitrinlerin zenginliğiyle sarhoş olan ve hep bu sarhoşluğu yaşamaya eğilimli tüketiciyi hedef kitle seçerek– imaj değiştirdiler, şıklaştılar, yenilendiler. Bir yandan iç ve dış dekorasyona özen gösterildi, diğer yandan kitapların sunumu farklılaştı. Mallar/kitaplar artık geleneksel kategorilerde sergilenmiyor ama alıcıların/okuyucuların gereksinim ve rüyalarını tatmin edecek şekilde konularına, yeniliklerine ve çok satarlıklarına göre tasnif ediliyordu. Artık alıcı/okuyucu mal/kitap ile kaba bir şekilde karşılaşmamalı, alıcılara/okuyuculara bir gösteri için rehberlik edilmeliydi ve metaların/kitapların sergilenmesi, kontrolü, satın alma eylemi ve bununla ilgili tüm anlar, okuyucunun satın alma isteği üzerinde oynanan bir sanat eserinin teatral toplamını ifade eden bir kavramda bütünleşiverdi.

Her roman bir “başyapıt”, her yazar bir “dahi”ydi sanki; hayatımızı değiştirmek için o kitabı satın almak yeterli gibiydi.

Kitapların –kültürel ürünlerin– sunumu ile tüketim metalarını pompalayan reklam dili arasında hiç de tesadüf olmayan bir benzerlik/aynılık başladı. Yayınevleri kitap kapağı yazılarında ya da gazete ve dergilere verdikleri ilanlarda “kullanım değeri”ne vurgu yaparken en çarpıcı ifadeleri seçiyor ama kuşkusuz “değişim değeri”ni hedefliyorlardı. Hem okuru okşayan hem de eldeki ürünün her derde devalığını fısıldayan şiirsel sözcüklerle, mesela “iyi kitabı iyi okuyucunun yaratacağını” söylüyorlardı bizlere. Her roman bir “başyapıt”, her yazar bir “dahi”ydi sanki; hayatımızı değiştirmek için o kitabı satın almak yeterli gibiydi. Oysa süreç içinde, kitap üretimindeki artışla, kitapların kitleler üzerindeki etkisinin yok olması arasında diyalektik bir ilişki başladı. Bundan böyle “bir kitap okudum hayatım değişti” cümlesi bir ironiydi yalnızca.

Gerçeklikten Kaçış

Yazınsal/kültürel alanın oluşturucu öğesi ve alandaki değişimlerin taşıyıcısı olmakla birlikte, bir meta olarak kitap, onun üretim sürecine doğrudan bir geçiş, alanın diğer faillerinin dolaysız bir yansıması değildir. Yazar, yayıncı, eleştirmen ve okuyucularla tamamlanan alanda yer alan bütün öğeler bir ve aynı sürecin parçası olarak birbirleriyle, 80 sonrasının toplumsal değişimleri ve değer yargılarıyla örtüşürler. Demokratik hak ve özgürlüklerin askıya alındığı, ekonomideki pembe tablonun gerisinde yoğun bir emek sömürüsünün yaşandığı, tarım kesiminin bütünüyle gözden çıkarıldığı, ama hepsinden önemlisi Güneydoğu’da, büyük kent varoşlarında ve cezaevlerinde bir savaş hali yaşandığı bu zaman diliminde yazınsal/kültürel alanın toplumsal meselelere sırt çevirmesi, entelektüellerin geleneksel konumlarını terk edip sistemle, sistemin kurumlarıyla ve vaatleriyle uzlaşmaları üzerinden anlaşılabilir.

Suçu sadece edebiyata yüklemeyelim. Türkiye’de her şeyin –gizlenmeye bile gerek görülmeden– açık seçik tezgâhlanışı, herkesin bilmesi, hatta onay vermesi belki de siyasi polisiyelerin yazılmasının önüne geçiyor.

80’lerden sonra sanat ve edebiyat dünyasına büyük basın tekelleri ve sermaye gruplarının ağırlıklarını koymasıyla birlikte, edebi alanda da otoritenin konumlandığı yer farklılaştı. Eleştiri ve inceleme yazılarının yerini kitap tanıtımlarına bıraktığı; edebiyat sohbetlerin yapıldığı, parasız ama heyecanlı genç dergicilerin toplandığı eski mekânların yerlerini modern plazalara terk ettiği ve edebi ürünleri yönlendiren otoritelerin bu şık mekânlarda çalışan profesyoneller olarak üst gelir grubuna evrildiği yeni edebiyat dünyasında yayımlanan kitapların içeriğinin giderek bu kitapların üretim tarzlarıyla örtüşen bir hayata yönelmesi kimseyi şaşırtmamalı. Popüler romanların yeni bir sunumla değerlendirildiği, tarih fantazilerinin en çok sattığı, dünyaya İstanbul/Beyoğlu merceğinden bakan bir okuma/yazma pratiğinin geliştiği yeni edebi ortamda, ekonomik dengesizlik ve eşitsizlik hızla artarken ekonomik hayatın, yoksulluğun, siyasi ve sınıfsal göndermelerin romanın içeriğinden dışlanışının rastlantısal olmadığını, yeni ahlaki değerlerin, medya dilinin ve tüketim toplumu mantığının bu metinlere sindiğini söyleyebiliriz. Böyle bir mantığın gerçeklikle bağları kopuktur.

Siyasi operasyonların emniyet, istihbarat ve hukuk müessesi üzerinden yürütüldüğü bir ülkede –hiç değilse– siyasi polisiyelerde ciddi bir artış beklenmesi doğaldır. Ne var ki süreç bu tarz polisiyelerin önünü açmadı. Suçu sadece edebiyata yüklemeyelim. Türkiye’de her şeyin –gizlenmeye bile gerek görülmeden– açık seçik tezgâhlanışı, herkesin bilmesi, hatta onay vermesi belki de siyasi polisiyelerin yazılmasının önüne geçiyor. Susurluk kazasının, faili meçhullerin, 2000’lerdeki siyasi karmaşanın, derin devletteki yeni yapılanmanın, cemaatlerle hükümet arasında önce MİT sonra yargı kurumu üzerindeki çekişmenin, benzeri görülmemiş rüşvet skandallarının, Gar bombalamasının, terör bahanesiyle yakılıp yıkılan şehirlerin, 15 Temmuz’un, neden girildiği belli olmayan savaşların hiçbir hayret ve tepki uyandırmadan geçiştirildiği bir ülkede heyecan uyandıracak bir polisiye roman yazmak zor iş.

Sadece ekonomik, siyasi ve toplumsal olaylar değil, büyük depremler, yangınlar, yıkımlar da yer almıyor edebi metinlerimizde. Hatta gündelik hayatın infial yaratan üçüncü sayfa haberleri; tacizler, tecavüzler, uğradıkları saldırılarla eşcinseller, belki de hepsinden daha travmatik sonuçlar doğuran ensest vakaları, yaşlılar, çocuklar, kediler köpekler… Bunlar da edebiyatın unuttukları arasında sayılabilir.

Asıl unutulan kötülüktür. Günah keçiliğini üstlenen stereotipleştirilmiş ve basite indirgenmiş –Erol Taş misali– allah vergisi kötücül karakterlerden bahsetmiyorum. Normal dışılıkla kavranacak şeytani bir kötülük de değil kastettiğim. Bu hayatın içinde filizlenen, serpilip gelişen bir kötülükten, böyle bir kötülüğü sıradanlaşan dinamikleri açığa çıkaracak romanların yokluğundan söz ediyorum. Linç kalabalıklarına karışıp hiç tanımadığı bir insanı paralayan kendi halinde bir aile babası, “işi gereği” tutuklulara işkence yapan emniyet görevlisi, göstericilerin gözüne biber gazı sıkan polis, arkadaşlarını ihbar eden muhbir vatandaş, karısını delik deşen eden koca, kızını taciz eden baba, hayvanlara eziyet eden çocuklar, yıkıcı dedikodular, dışlayıcı mekanizmalar ve en nihayetinde sosyal medya üzerinden dolaşıma sokulan cahil cesaretiyle yapılmış bin bir yıkıcı edebi “eleştiri”. Bunları yaparken duyulan haz. Utanmak yerine övünmek. Hasetle, kinle, düşmanlıkla yoğrulmuş bir ruh hali. Sadece bize özgü değil, dünyanın her yerinde, her toplumda meydana gelebilecek türden olaylar ve insanlık halleri. Vurgulamak istediğim, söz konusu durumun Türkiye’de herkes tarafından pişkinlikle karşılanması, sorgulanmak yerine elbirliğiyle gizlenmesi, kurbanın suçlu yerine konulup başına gelene razı olması yönünde topluca çaba gösterilmesi. Ve edebiyatın bu sürece susarak destek vermesi…

Kolektif Unutkanlık

Tarihi ya da güncel, irili ufaklı pek çok olayın su yüzüne çıkmama nedeni toplum olarak gerçeklikten kaçmayı, “mış” gibi yapmayı alışkanlık haline getirmemiz, unutmayı bir tür resmi din olarak benimsemişliğimizdir. Kolektif ve seçici bir unutkanlık bu. Travmalarla baş etmenin bir yolu bunları hikâye etmek ve belgelemekse, öteki ve kolay/kestirme yolu bastırmak ve unutmaktır. Yazarlar da topluma ayak uyduruyor ve bu yolu seçiyorlar: yazılanlar gerçeklerin üzerini örtmek, karartmak hatta yepyeni ve fakat tamamıyla fantastik bir gerçeklik yaratma işlevi görüyor. Romanlar artık sarsmıyor, vicdanları huzursuz etmiyor, bir gerçeklik ve haksızlık karşısında isyana çağırmıyor; tersine –tıpkı pembe diziler ya da “kadın” programları gibi– rahatlatma, hoşça vakit geçirme işlevini yükleniyorlar. Gerçeğe benzeyen ama gerçeklere dokunmayan bir masal dünyası bu.

Gerçeklikten toplu bir kaçışın yaşandığı Türkiye’de siyasi ve toplumsal gerçekleri, bu gerçekler karşısında acı çeken bireyi –edebi ölçütleri ıskalamadan– romana taşımak gerçekten zor bir iş.

Gerçeklikten bilinçli bir kaçış olduğunu düşünmüyorum. Sorun gerçekliğin kavranışında. Bir yazar ancak farkına vardığı gerçekliği ifşa eder. Okur farkına vardığı kadarını benimser. Herkesin kendi derdine düştüğü böyle bir hayat içinde gerçekliğin yerini arzular, düşler ve hayaller almış, edebiyat kaçılacak pembe bir dünyaya dönüşmüşse eğer, bunun nedeni gerçek hayatın ekonomik ve siyasal anlamda eşitliksiz, adaletsiz, baskıcı, boğucu, şiddet dolu atmosferidir. Artık hiç kimse gördüğü şeyi, çoğu kez gözünün önünde olan, belki konuşulmayan ya da pek az konuşulan ama yine de gözle görülür olan şeyi gördüğünü kendi kendine bile söylemeye ya da kabullenmeye cesaret edemediği için yaşanan gerçekliğin bireyde yarattığı travmalar yazılmıyor bu ülkede, kimse bilmek istemediği için. Bilmek insanları dehşete, biyografik ve ahlaki dehşete düşürdüğü için. İşte bu nedenle medya, edebiyat ve toplum görmüyor, duymuyor, konuşmuyor; bilinçli olarak, bilmemeyi isteyerek bilmeyen, öğrenmeyi reddeden, öğrenmekten nefret eden, “kendinden memnun cahil”ler olmayı tercih ediyoruz… Cahillik ürünü anlatılar kulaktan kulağa yayılıyor, yalanlar benimseniyor. Gerçeklikten toplu bir kaçışın yaşandığı Türkiye’de siyasi ve toplumsal gerçekleri, bu gerçekler karşısında acı çeken bireyi –edebi ölçütleri ıskalamadan– romana taşımak gerçekten zor bir iş. Zaten travmatik sürecin süreğenleştiği, olağan hale geldiği, normalin yerini aldığı bir toplumda travma anlatısı nasıl yapılabilir?

Edebiyatla medya arasındaki ilişki önemli. Habercisinden köşe yazarına, gazetecisinden entelektüeline kadar medyanın tamamı iktidarla iç içe geçmiş, doğrudan iktidar tarafından yönlendirilmiş durumdayken gerçeklerden söz etmek anlamsızlaşıyor. Medyanın gerçekleri örtme, çarpıtma ya da yepyeni bir gerçeklik yaratma konusunda en yetkin ve pervasız dönemini yaşadığı 2000’li yıllarda gerçekliğin örtüsünü açma görevini –medyanın hemen yanı başına konuşlanmış ve endüstrileşmiş– roman sanatından beklemek artık sadece bir dilek olabilir.

Yalan o kadar apaçık söyleniyor, o kadar arsızca pazarlanıyor ki gerçekliğini sanki sergilenen sahteliğinden kazanıyor. Bugünün medya dili ve köşe yazarlığının karakteristiği tam da budur ve okurla suç ortaklığından beslenir.

Vardığımız noktada, dilin gerçeği aynı anda hem gösterme hem de gizleme becerisi ortaya çıkmış, edebiyat da dahil olmak üzere toplumun her alanında yalan ve sahte gerçeğin yerini almıştır. İlginç olan inandırmak için hiçbir çaba gösterilmemesi, çabaya ihtiyaç bile duyulmaması. Hatta herkes için abartı ve mübalağa özellikle istenen, hayallerdeki imgeyi besleyen bir şey. Yalan o kadar apaçık söyleniyor, o kadar arsızca pazarlanıyor ki gerçekliğini sanki sergilenen sahteliğinden kazanıyor. Bugünün medya dili ve köşe yazarlığının karakteristiği tam da budur ve okurla suç ortaklığından beslenir. İcraatların gerçek yüzünü gizlemeye, rızayı beslemeye yarayan, sonuçta medyaya maddi menfaat de sağlayan böyle bir suç ortaklığı mevcut hükümetin, aslında genel olarak hükümetlerin yönetme stratejilerinin bir parçası.

Yalanı iş edinmiş çok sayıda insanın, köşe yazarının, profesyonelleşmiş akademisyenin, popüler tarihçilerin kanaat önderliği yaptığı bir ülkede hatırlama kültürü yaratma çalışmalarına da biraz şüpheyle yaklaşmak gerekir. Resmi anlatıların yerini alacak ve bellekleri yeniden şekillendirecek çalışmalar bugünün ihtiyaçlarına –kültürel duyarlılıklara, etik sorgulamalara ve şimdiki zamanın politik beğenilerine– göre düzenlendiği takdirde tarihin gerçeklerine, insanlarına, acılarına ulaşmak yine mümkün olmayacak.

Okurun/toplumun rolü

Edebiyatın gerçeklikten kaçışından söz ederken okura özel bir yer açmak zorundayız. Çünkü okur, bir romanın kıymetinin çok satmasıyla ölçüldüğü şimdiki zamanlarda edebiyata yön veren en büyük güç olmuştur. Edebiyatın değerine ya da belli bir tarihsel dönemde üretilen edebiyat ürünlerinin yapısına ışık tutmaya yönelen her türden çaba okur perspektifini, okurların değişen güdülerini, dönemin üretim ve tüketim alışkanlıklarını işin içine katmak zorundadır ve öncelikle akılda tutulması gereken yazma ile okumanın, yazarla okurun aynı tarihsel olgunun iki yüzü olduğu gerçeğidir.

Kitap üretiminin ciddi bir işkolu haline geldiği günümüzde okur okuma-yazma sürecinin gizli ama en önemli öznesidir. Yazarlar ve eleştirmenler sahnenin önündedir, ama sahneyi yayıncılar kurar, alkışlarıyla nihai kararı verecek olansa okurdur. İşte bu nedenle bir yazar bir roman yazmaya başladığında kitabın yayımlanma ve tüketilme olanaklarını da düşünmek zorundadır. Yani yazar okurunu seçerken konusunu, konusunu seçerken okurunu da hesaba katmıştır. Öyleyse okurun tercihleriyle yazarların tercihleri arasında büyük bir uçurum olmadığını söylemek gerekiyor.

Okur artık kendi gücünün farkında. Röntgencilikle yetinmiyor; kendi yazarlarını kendileri tarif ediyor, giydirip kuşatıyor, yaşam öykülerini diledikleri gibi dikte ettirebiliyor ya da ettirmek istiyor.

Bugünün okurunun eleştirel gözlüğü yok; yakın okumayı seviyor. “Yakın okuma” sıradan okur arasında hızla yayılan bu okuma biçimi –gazeteleri, televizyon kanalları, internet siteleriyle– medyanın belirlediği bir ilişkilenme tarzı. Bir roman okumakla bir TV dizisi izlemek arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor. Nasıl ki bir gazetede okunan bir makale yazarının –vermek istediği imajı bütünleyen– bir fotoğrafı ve yazarın hayatıyla ilgili bilgilerle birlikte alımlanıyorsa, nasıl ki bir televizyon dizisi oyuncuları magazin haberlerinde sergilenen özel hayatları eşliğinde tüketiliyorsa, yazarlar ve romanları da aynı muameleden geçirilmek isteniyor. Okuru kurgusal hikâyelerden ziyade yazarın hayatını izlemek, yazarın ona içini açmasını istiyor. Romanın hikâyesi ile yazarın kitap kapağındaki biyografisi arasında bağlantılar kurmaya, sonra bu hikâyelerle kendisi arasında hayal yoluyla benzerlikler bulmaya, yani yer değiştirmeye çalışıyor.

Yakın okuma, medya kültürünün yaygınlaştırdığı teşhircilik ve röntgencilik kültürünün edebiyata yansıması. Hayat hikâyelerini ortaya koydukları için ya da medyada verdikleri pozlar nedeniyle yazarları teşhircilikle suçlayacaksak eğer, onları izlemek ve yazara onlar aracılığıyla bağlanmak da okurların röntgenciliğidir. Okur artık kendi gücünün farkında. Röntgencilikle yetinmiyor; kendi yazarlarını kendileri tarif ediyor, giydirip kuşatıyor, yaşam öykülerini diledikleri gibi dikte ettirebiliyor ya da ettirmek istiyor. Aslında yazarı önemserken kendisini önemsiyor; romandaki hikâyeyi olumlarken kendi hayatını ya da kurduğu düşleri olumluyor. Yazarı hakkında yapılan eleştirilere kulakları tıkalı. Çünkü eleştirilenin yazar değil kendisi olduğunu düşünüyor. Kısacası yakın okumalar edebiyatla ilgili bir etkinlik değil, kendini doğrulamanın, gerçeklikten kaçmanın, yalanlara sığınmanın yeni bir biçimi.

Türkiye’de asıl sorun eleştiri yoksunluğu, toplumun bu türden olaylara karşı duyarsızlığı. Duyarsızlık demek yanlış; toplum duyarsız değil, daha da kötüsü, gücü elinde bulunduranları kayıtsız şartsız destekliyor. Hukukun siyasallaşması, güçlü olanın dilediği gibi yönetmesi, insanların asılsız suçlamalar ve çakma delillerle yıllarca hapiste tutulması vicdanları rahatsız etmiyor. Siyasetten futbola kadar her yerde despotik bir liderin peşine takılan insanlar, liderlerinin keyfi, haksız, hukuksuz her türlü kararını alkışlamaya nedense çok hevesli…

Özgürlük Yerine Serbestlik

Entelektüelin/yazarın/edebiyatın son yirmi beş yılda erozyona uğrayan değerleri önemli. “Yazarlık hâlâ gözde bir uğraş, ama kimseyi korkutmuyor artık. ‘Hare’sini yitirmedi belki, ama toplumu etkileme gücünü yitirdi, içi kü­çülüp çirkinleşene dek boşaltıldı. Bilinmeyen ya da suskunluk perdesiyle örtülen her şeyi düşünme, kimsenin söylemeye cesaret edemediği meselelerin üzerine gitme, dış gerçekliğin bireysel hayatlara yaptığı etkileri dile getirme sorumluluklarının yerini iç dünyalara nüfuz etme, duygulandırma, heye­can uyandırma becerisi aldı. Bir zamanlar sınıf farklılıklarından, eşitsizlikten, baskı ve zulümden söz ettiği için övülürdü cesareti. Şimdilerde mahrem hayatlara dokunduğu ölçüde, cüretkârlığıyla manşetlere çıkabiliyor ama yazarların toplumsal meseleler hakkında yüksek sesle konuşmasını hiç kimse beklemiyor, hatta umursamıyor bile.”

Böyle bir dünyada edebiyattan hayata bir biçim vermesi, kim olduğumuzu, ne hissettiği­mizi ve bütün bu çabaların, ideallerin, çatışmaların amacının ne olduğunu anlamamıza yar­dım etmesini bekleyemeyiz.

Bir gözden düşme diyelim buna; bir değer kaybı. Bugün hükümeti eleştiren yazar ve sanatçıları hedef alan linç girişimini kolaylaştıran işte bu değer kaybıdır. Bir yazarla bir mankenin, bir futbol yıldızının, bir arabesk ya da pop şarkıcısının, hatta bir işadamı ya da bürokratın aynı imajda, asıl anlamını maddi kazançta bulan “başarılı/mutlu/meşhur” insan imajında birleştikleri bir toplumda, birkaç istisna dışında kitaplarından maddi kazanç temin eden yazarı bulunmayan bu coğrafyada, kitap üretimindeki ve yazarların görünürlüklerindeki artışla, kitapların ve yazarların toplumsal zihniyet üzerindeki etkilerinin yok olması arasındaki dolaysız ilişki hem hüzünlü hem tehlikelidir ama şaşırtıcı değildir.

Günümüzde edebiyat ürünlerinden yansıyan ideolojiler sorgulanmıyor, herkes çarpıcı bir hikâyenin, birkaç güzel cümlenin peşine düşüyor, edebiyat bollaştıkça yorumu da serbestleşiyor. Öyle ki bir romanda her okuyucu farklı bir hakikat bu­labilir ve bu hakikatlerin hepsi de meşru sayılabilir. Ama her şeyin meşru sayıldığı bir dünya, aslında değerlerin önemsizleştiği ve anlamın yittiği bir dünyadır. Böyle bir dünyada edebiyattan hayata bir biçim vermesi, kim olduğumuzu, ne hissettiği­mizi ve bütün bu çabaların, ideallerin, çatışmaların amacının ne olduğunu anlamamıza yar­dım etmesini bekleyemeyiz. Yazarın sözünün ehemmiyetini yitirmesinin nedeni işte bu beklentisizliktir. Kendisinden hiçbir şey beklenmeyen yazar özgürleşmiştir. Ancak olumluluk anlamında değil, her türlü duyarlığa sırtını dönen bir “free”lik; her türden zorunluluktan azade olmayı, alıp başını gidebilmeyi ifade eden, bir serbestlik hali, hatta bir delilik durumu olarak kavranan bir özgürleşme…

Bir zamanlar “Biliyorum” diye haykırdığı için değerliydi yazar, şimdilerde bilmeyenleri, bilse de söylemeyenleri kimse suçlamıyor. Sorgulanması gereken budur, yazarın ve romanının her türlü toplumsal zorunluluktan ve sorumluluktan azat edilmişliğidir, çünkü toplumun ve insanın dış dünyada karşı karşıya olduğu somut gerçekleri görmeyen ya da görmezden gelen bir yazarın, o toplum, o insan ve o dünya üzerine yazacak bir şeyi yoktur.

Başka ülke deneyimlerine baktığımızda, bütün olumsuzluklara rağmen edebiyatın bir direniş alanı yaratma potansiyeli taşıdığına hala inanıyorum. Her şeye rağmen edebiyat bir direniş alanı olma potansiyelini koruyor. Elbette kendi başına sorunların üstesinden gelemez, “estetik yaşantı kötülüğün aşısı değildir”. Siyasette, toplumda ve edebiyatta yaşadığımız sıkıntılarla baş etmek için politik mücadele gerekir, “Kötülüğün tek aşısı politik bilinçtir, politik bilinç edinmektir.”