Açık Denizler

“Sanatçı yaşadığı yüzyıla sırtını dönemez, dönecek olursa boşluğa konuşmuş olur.”

Sally Rooney’i bilirsiniz. Ben romanlarını henüz okumadım – sıra gelmedi. Öte yandan yazarın Filistin meselesiyle ilgili beyanlarını takip ettim. İrlandalı genç yazar birkaç ay önce kitaplarının İngiltere’deki satışından elde ettiği geliri, aynı ülkede terörist ilan edilen Palestinian Action (Filistin İçin Eylem) adlı sivil toplum örgütüne bağışlayacağını açıkladı. Genç yazar üyeleri iki savaş uçağını sprey boyayla boyadıkları için terörist ilan edilen örgüte bağış yapmasının terör destekçisi olarak görülmesine yol açabileceğini ama bunu umursamadığını söyledi. “Süfrajetlerden eşcinsel hakları hareketine, oradan da apartheid karşıtı harekete kadar, gerçek siyasi direniş hareketleri her zaman kasıtlı olarak yasaları çiğner.” Böyle dedi Rooney yazın. Geçenlerde de Palestinian Action yargılamasına gönderdiği tanık beyanında, böyle giderse bir sonraki kitabının örgüte verdiği destekten ötürü İngiltere’de yayımlanmasına izin verilemeyebileceğini ve bunun da ifade özgürlüğüne bir darbe anlamına geleceğini söyledi. Aba altından sopa göstermenin sıkı örneği.

Sally Rooney bugün dünyadaki en popüler, en beğenilen kurmaca yazarlarından biri. Dediğim gibi romanlarını henüz okumadığım için onlarda bu tür politik meselelere değinip değinmediğini bilmiyorum. İrlandalı olduğu için, yazarın içinde yoksulluğun, cinsiyet eşitsizliğinin, sınıfsal çelişkilerin ya da insan hakları meselelerinin hiç yer almadığı kitaplar yazmış olabileceğini düşünmüyorum doğrusu. Ancak bu bir önyargı olabilir elbette. Neticede Türkiye’de bile toplumun ve ülkenin koşullarına, dünyada olup bitene hiç dokunmadan kaleme alınmış öyküler ve romanlar yayımlanıyor.

Sally Rooney, kitaplarından elde ettiği geliri Palestinian Action adlı örgüte bağışlayacağını açıkladı.

Albert Camus’nün yaptığı iki konuşmayı içeren incecik bir kitap var: İsveç Konuşmaları.[1] Konuşmalardan ilki Camus’nün 10 Aralık 1957’de yaptığı Nobel ödül töreni konuşması. İkinci ve daha kapsamlı konuşmaysa ilkinden dört gün sonra, 14 Aralık’ta Uppsala Üniversitesi’nde düzenlenen konferansta yaptığı konuşma. Camus, bu iki metinde genel olarak sanatın, özelde de edebiyatın ne olduğuna, ne olması gerektiğine, sanatçının/yazarın yaratma süreçlerine ve sorumluluklarına dair düşündüklerini anlatıyor. “Günümüzde her sanatçı kendi zamanının kürek mahkûmudur. Gemi balık koksa da, gardiyanlar fazlasıyla kalabalık, rota yanlış olsa da, haline katlanmak zorundadır. Açık denizlerdeyiz. Sanatçı, ölmeden, yani yaşamaya ve yaratmaya devam ederek, sırası geldiğinde kürek çekmek zorundadır,” diyor.

Bu konuşmaların altmış sekizinci yıldönümünde, bugün, farklı bir durumda değiliz. Yirminci yüzyılın bütün canavarları tekrar cisimleşmiş durumda şimdi, nefesleri ensemizde, bıçakları boynumuzda. Dünyanın dört bir yanında katliamlara, savaşlara, insanların çoluk çocuk köklerinden, topraklarından koparılmalarına tanık oluyoruz. Hem de 1957’deki gibi, günler sonra gelen görüntülerle, yapılan gazete haberleriyle değil, an be an takip ettiğimiz görüntülerle bizim tanıklığımız. Hastane koridorlarında bedenleri kanlar içinde çocuklar, kucaklarında kefene sarılmış bebekleriyle babalar, cenaze törenlerinde kollarından desteklenmelerine rağmen ayakta duramayan anneler, denizlerde kaybolan isimsiz ölüler, yollara düşen yerinden edilmişler. Türkiye’ye bakınca,  açlık, yoksulluk sınırı oranları açıklamalarında her defasında daha kötü bir tablo. Örneğin, Camus Nobel töreni konuşmasında cezaevlerindeki yazarlardan ve onların sesi olma gerekliliğinden söz ediyor; 2025’te Pen International, websitesinde ve sosyal medya hesaplarında her gün başka bir mahpus yazarı tanıtan bir kampanya yürütüyor.[2] Dünyanın dört bir yanında yazarlar hâlâ hapiste.

Camus’nün sözlerini düşündüğümde Türkiye’deki sanatçıların dünyanın geri kalanıyla birlikte kürek çekip çekmediğini soruyorum kendime. Mahpus yazarlar var, onların kürek çektikleri ortada… Ötekileri düşünüyorum: Geceleri bir çalışma odasının sessizliğinde, gündüzleri yemek pişen bir mutfağın masasında, yaz sabahlarının erken saatlerinde deniz kıyısındaki plastik sandalyelerde, kış sabahlarının sıkışık trafiğinde, çocuk odalarının loş ışıklarının eşliğinde öykülerini, romanlarını yazan yazarlar hayal ediyorum. Metinlerini yazarken dışarıdaki hayatla ne kadar bağlantı kurduklarını, geçmişle ya da bilinmeyen bir gelecekle değil, haber sitelerini açıyorlarsa, açtıklarında, sosyal medya uygulamalarına girdiklerinde, çağdaşlarının kitaplarını okurken, kapıdan dışarı çıktıklarında gördükleriyle, şimdiyle bağlarını merak ediyorum.

Camus: “Sanatçı yaşadığı yüzyıla sırtını dönemez, dönecek olursa boşluğa konuşmuş olur.”

Raymond Carver, “İyi kurmaca, kısmen, bir dünyadan ötekine haber ulaştırmaktır,” demiş. Yazar bunu söylerken kitaptaki dünyadan okurun dünyasına haber getirmekten söz ediyor elbette. Peki, biz okurların dünyasından kitaptaki dünyaya da haber ulaştırmaz mı yaratıcı yazar? Kopya etmekten, yalnızca gerçeklikten söz etmekten, propaganda yapmaktan veya ders vermekten bahsetmediğim ortada – o alabildiğine yanlış görüşler şükürler olsun ki geçmişte kaldı. Fakat yazarın dünyayla bağı, kendisini nasıl tanımladığı, dünyada nasıl konumlandırdığı (konumlandırıp konumlandırmadığı hatta), o konumun edebiyatına nasıl yansıdığı gibi sorular hâlâ geçerli çünkü Camus’nün dediği gibi, “Barbarlık hiçbir zaman gelip geçici değildir.” Yaratıcı yazar okuruna duygu veya düşünce aşılamaya çalışmamalıdır[3] fakat okurun görmediğini, dünyayla ve hatta kendisiyle ilgili anlamadıklarını ona görünür kılabilir. Camus bunun bir sorumluluk olduğunu söylüyor, “Sanatçı yaşadığı yüzyıla sırtını dönemez, dönecek olursa boşluğa konuşmuş olur,” diyor. Bence o sorumluluk yerine gelmeden iyi edebiyat yapmak zaten mümkün değil. Bana yalnızca benim küçük dünyamı hatırlatan, kendimi, en fazla kendim gibileri düşündüren, yaşadığım çağın dışında bırakan, bilmediğim sulara götürmeyen, keşifler yapmama vesile olmayan bir metni okumaya neden devam edeyim ki.

Marguerite Duras, “Yazar tuhaf kişidir,” diyor. “Yazmak konuşmamaktır, susmaktır. Sessiz çığlıklar atmaktır,” diye devam ediyor.[4] Öte yandan, Albert Camus’nün Uppsala konuşmasına bakarsak, sanatın temel görevi anlamak, yazarın tesellisi seslerini çıkaramayanlar adına konuşmak. “Sanatçı,” diyor Camus, “canlı varlıkların daimi savunucusudur, çünkü kendisi de canlıdır.” Yani ona göre susamaz yazar.

Duras’yla Camus birbirine taban tabana zıt şeyler söyler gibi görünüyor, ama öyle değil: Belirleyici olan yazarın neyi sustuğu ve neyi konuştuğu. Yaratıcı yazar, dünyayı içine alır, yazarken kendini konuşur. Bir derdi vardır yazarın, o derdi anlatır.[5] Dünyada kendini nerede konumlandırmışsa o konumlandığı yerden yeryüzüne bakışını konuşturur. O bakışın içinde kendi derdi de vardır, okuru derdini görmeye daveti de. Yazarın bakışı olur, o bakış zamanla değişse de, verili bir zamanda belirli bir bakışı olur yazarken. Bir kere yazıp bitirdikten, kitap ortaya çıktıktan sonraysa artık kendini konuşmayı bırakır yaratıcı yazar. Walter Banjamin’in hikaye anlatıcısını düşünün: “Hikâye anlatıcısı, hayatının fitilinin, hikâyesinin yumuşak aleviyle bütünüyle tükenmesine izin verebilen kişidir.”[6] Yazarın kendini susması köşesine çekilmesi anlamına gelmez; o andan itibaren dünyayı konuşabilir yazar. Fakat artık içine aldığı dünyayı değil, içinde olduğu, savaşlarla, katliamlarla, esaretle, kölelikle ve aynı zamanda güzelliklerle dolu dünyamızı konuşabilir yazar. Kendisi gölgededir, yazar suskunluktur artık. Sesi başkalarının, öteki canlıların sesi olur. Öyle olmalıdır.

Bu yazıyı yazarken son yıllarda yapılan bazı Nobel Edebiyat Ödülü konuşmalarına baktım. 2021’de ödülü alan Tanzanyalı yazar Abdulrazak Gurnah, konuşmasında yazının kazananların yazdığı tarihe karşı bir tavır olduğunu, kendisinin de sömürgecilerin halkların hafızasını silme girişimine karşı yazmak zorunda hissettiğini söylemiş. 2022’deki konuşmada Annie Ernaux yabancıların ve göçmenlerin dışlanması, yoksulların kaderlerine terk edilmesi ve kadın bedenlerinin denetlenmesi üzerine kurulu ideolojiye karşı teyakkuzda olmak gerektiğini söylemiş.[7] 1957’den beri pek bir şey değişmedi demiştim, değil mi?

Albert Camus, Uppsala konuşmasında o günün koşullarında yaratmanın tehlike arz eden bir eylemde bulunmak demek olduğunu, yayımlanan her eserin eylem niteliği taşıdığını ve bu eylemin kişiyi hiçbir şeyi affetmeyen yüzyılın  arzuları karşısında savunmasız kıldığını söylemiş. “Mesele,” demiş, “ideolojinin aygıtlarının baskısı altında sanat ve onun ifade ettiği şeyler olmaksızın yaşamayacak insanlar için yaratmanın tuhaf özgürlüğünün nasıl hayatta tutulacağını bilmektir.”

İçinde yaşadığımız dünyayla ve zamanla bir bağ kurmak üzere çapa atmakla başlayabiliriz işe.

[1] Albert Camus, Discours de Suède, Éditions Gallimard, 2012. Bu kitap Türkçeye Yaratma Tehlikesi adıyla çevrilmiş. (Yaratma Tehlikesi, çev. Alper Bakım, Can Yayınları, 2021)

[2] https://www.pen-international.org/our-campaigns/day-of-the-imprisoned-writer-2025

[3] Jean-Paul Sartre, yazarın okurun edilgenliğine seslenmemesi gerektiğini, onu etkilemeye, ona korku, arzu ya da öfke aşılamaya kalkışamayacağını söylüyor. (Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir, çev. Orçun Türkay, Can Yayınları, 2020, s. 52).

[4] Marguerite Duras, Yazmak, çev. Aykut Derman, Caan Yayınları, 2023.

[5] Italo Calvino, “Çoğu kez insanı yazmaya iten şey yaşanan tatminsizliklerdir ve kâğıt üzerinde ulaşılan anlatım yaşamın anahtarıdır,” diyor. Dert daha doğru bir kelime bence, İtalyancada dert kelimesi yoktur belki de. (Italo Calvino, Sen “Alo” Demeden Önce, çev. Şemsa Gezgin, Yapı Kredi Yayınları, 2023)

[6] Walter Benjamin, “The Storyteller-Reflections on the Works of Nikolai Leskov”, Illuminations, çev. Harry Zorn, Penguin Random House, 2015.

[7] https://www.nobelprize.org/prizes/lists/all-nobel-prizes-in-literature/