Yeni Rejimin Eğitimi ya da Sanayideki Kalfa ile Profesörü Kültürel Olarak Eşitleyebilmenin Mucizesi

Öyle ki eğitim bir bakıma da milyonlarca çocuğun okulda ve evde uğradığı “yasal şiddetin” masum yüzü, uğruna paralar saçılan ama sonunda neyin elde edileceği bilinemeyen bir kâğıt parçasının mülkiyet hikâyesidir. Fakat yine de Türkiye’de eğitim, kitlelerin ortak inancıdır ve ne gariptir, içeriğine dair kanlı bıçaklı kavgalar çıksa da kavramın kendisi üzerinde sessiz bir sözleşme mevcuttur.

Her yeni rejim, toplumsal zeminini sağlamlaştırma ve kendi devamlılığını sürdürme içgüdüsüyle doludur. Bu içgüdüye bir de henüz elde ettiği “taze” egemenliği kaybetme korkusu eşlik eder. Nitekim korktukça rejimini sağlamlaştırma adına güç kullanmaya başlar, güç kullandıkça da toplumsal tepkiler yükselir ve daha çok korkar. Zira korku içgüdüye göre daha ziyade bilinçli bir duygudur ve tehlike algısıyla ortaya çıkar. Yeni kurulan bir rejimin tehlike algısının hudutları ise belirsizdir. Her canlı karanlıkta duyduğu bilinmeyen bir sese karşı içgüdüsel olarak hangi tepkiyi veriyorsa, yeni kurulan bir rejim de insan topluluklarından gelen her sese karşı aynı tepkiyi verir, yani korkar.

Öyle ki, rejim sahipleri korktuklarında, mevcudiyetlerinin tehlikeye düştüğüne kanaat getirirler. Keza bu, her hâlükârda ve her durumda ortaya çıkabilme potansiyeline sahip bir duygudur. Böylesi duygular ise onları farklı tedbirlere başvurmaya sevk eder. İnsanlık tarihi, hem tüm dünyada hem de Türkiye’de, biraz da bu “tedbirlere” maruz kalanların tarihi şeklinde de okunabilir. Lakin bu tedbirleri burada tek tek sıralamak gereksiz olabilir; merak edenler Türkiye’nin son 25 yılda siyasetten futbola, ordudan bürokrasiye, medyadan sanat dünyasına kadar her alanda neler yaşadığına bakıp, düşünebilirler. Bununla birlikte bu metnin odaklanacağı asıl olgu, politik olarak İslâmcı, iktisadî anlamda da neoliberal piyasa ekonomisini uygulayan, çeyrek yüzyıldır tek başına iktidar olmuş ve kendi rejimini kurmuş AKP’nin eğitim anlayışıdır. Ne var ki eğitimin insan hayatı için “kıymetli” bir ayrıntıyı temsil ettiği bilgisini cebimize koyup onu asla küçümsemeden hasırın altındakilerden başlamak daha yerinde olacaktır.

Türkiye’de Eğitim: Bir Ortak Mistifikasyon Ayini

Öncelikle eğitim, yaşadığımız ülkenin bitmeyen çilesi, her yeni doğanın sırtındaki kambur, kitlelerin kendisinden mucizeler beklediği Alaaddin’in Lambası veya tahta kukla Pinokyo’yu mucizevi biçimde canlı bir çocuğa dönüştüren Mavi Peri’dir. Türkiye için eğitim, belki de en yaygın idealdir, onun toplumsal kabulleri karşısında akan sular durur. “Cehaletin” karşısına dikildiğinde ise o artık bir Aziz George’tur.

Öyle ki eğitim bir bakıma da milyonlarca çocuğun okulda ve evde uğradığı “yasal şiddetin” masum yüzü, uğruna paralar saçılan ama sonunda neyin elde edileceği bilinemeyen bir kâğıt parçasının mülkiyet hikâyesidir. Fakat yine de Türkiye’de eğitim, kitlelerin ortak inancıdır ve ne gariptir, içeriğine dair kanlı bıçaklı kavgalar çıksa da kavramın kendisi üzerinde sessiz bir sözleşme mevcuttur. Bu yüzden mütemadiyen ona inanılır, ona güvenilir; sınıf atlama hayallerini o süsler; o konuşulduğunda herkes susar, onaylar; kişisel statülerin riyakâr üstünlüğü ile bazılarının diğerlerinden daha konforlu hayatlar sürmesinin şuursuz meşruiyetinin kaynağı da bir ideolojik aygıt olan eğitimdir.

Nitekim Türkiye’de eğitim bu özellikleriyle, akıl ve zekâ gibi iki sıkıntılı kavramı da delice kutsar. Ayrım standartları gizemlerle dolu olsa da “akıllı” ve “zeki” olduğu kabul edilenlerin, hayatın her alanında daha “ayrıcalıklı/üstün” olması gerektiğini ileri süren üst sınıflara ait düşünme şekli, eğitimin de katkılarıyla kitlelerin (ama özellikle en diptekilerin) iliklerine kadar işlemiştir. Sınavlarda derece yapanlar, “en gözde” okul veya bölümleri kazananlar ömürleri boyunca bu iki “tescillenmiş” apoleti gururla taşır. Görüldüğü gibi eğitim, bazılarına apolet de takmaktadır. Bu pırıltılı sahnede kimse “derece yapamayanların” sosyal gerçekliklerini, onların hangi okulda okuyup ne şartlarda hayatlarına devam ettiklerini ve neden “başarısız” olduklarını görmez veya umursamaz. Çünkü liberalizmin güzelce mistifike ettiği üzere, “başaran daima haklıdır” ve her zaman bir “Boğaziçi’ni kazanan çoban” kurgusu kitlelerin sisteme dair motivasyonunu zinde tutmak adına arşivde beklemektedir.

Diğer taraftan Türkiye gibi bir ülkede “eğitim” söz konusu olduğunda, herhangi bir kelamı olmayan kişi bulmak imkânsız gibidir. Üstelik bu kitleye Akıl Hastaneleri’nde ikamet edenler de dahil edilebilir. Zira sorunlara karşı herkesin topyekûn bol ve basit çözüm yolları, bir “altın anahtarı” mutlaka mevcuttur. Yine de tuhaf olan şudur ki, fazlasıyla mutabık olunan bir sorun ortada dururken siyaset ve eğitim içerisindeki aktörler başta olmak üzere bunca kişinin düşündüğü, yazdığı, mesai harcadığı ve konuştuğu bir meselenin 100 yıldır hiçbir aşamada çözüme kavuşamamasıdır. Acaba bu asırlık çözümsüzlük Türkiye’nin bir “toplum” olamamasından; bu olmadığı için hiçbir konuda “ortaklık” kuramamasından; devletin bütün sivil alanları yutma iştahından; demokrasinin “çoğunluğun hakları” olarak yerleşip kabul görmesinden; her şeyin üstündeki “kişisel ikbalin” memleket siyasetindeki önceliğinden; menfaat peşindeki basiretsiz yöneticilerden; ülkenin kültürel değerlerini rasyonelleştirme hızının yavaşlığı ortadayken, birden ve yeniden yerelliğe gömülmesinden; sosyal sorunların çözümü adına örgütlenmenin lanetlenmesinden ve daha birçok şeyden kaynaklanıyor olabilir mi?

Tabii tüm bunlarla birlikte, eğitim denen olgunun aracılığıyla gerçek toplumsal ve ekonomik ilişkilerin üzeri örtülmekte, buralardaki mevcut durumlar perdelenip yeniden üretilerek gizemli ve sihirli hale getirilmektedir. Dolayısıyla ortada böylesi bir mistifikasyon ve onun toplu ayini varsa, bunu yönetecek bir büyü ile büyücüye de ihtiyaç olacaktır. İşte yeni rejim ve onun kurucu partisi AKP’nin eğitim politikalarına, bir de bu açıdan bakmak gerekebilir.

Türk-İslam sentezciliğinin 21. yüzyıldaki güncellenmiş hali olan bu politikanın “eğitimin ruhu” ilan edilmesiyle birlikte, “düz liseler” kapatıldı ve birçoğu kampüsü, yurdu olan İmam Hatip Okulları’na dönüştürüldü.

Yeni Rejimde Eğitim: İnsan İçin de “inşaat ya Resulullah!”

2002 yılındaki Genel Seçimler’de “tek başına” iktidara gelen Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP, bu süreçte (bilhassa 2010 Referandumu sonrasında) uyguladığı politikalar ve yaptığı radikal değişikliklerle 1923’te kurulan Cumhuriyet rejimini değiştirip kendi rejimini inşa etmeye girişti. Her alanda ve halen devam eden bu inşa sürecinin en kritik parçalarından biri de eğitim vasıtasıyla yeni rejimin temeli olup, onu taşıyacak “nesiller yetiştirme” projeleri olarak tespit edilebilir. 1789 Fransız Devrimi’nden hemen sonra Cumhuriyet’in devamını sağlayacak erdemli ve vatansever Cumhuriyetçiler (“yeni yurttaşlar”) yetiştirme politikalarından köylüleri devrimci sürece katarak sosyalist bilinci kökleştirmeyi hedefleyen Çin Halk Cumhuriyeti’ne ve bizdeki 1923 sonrası eğitim uygulamalarına kadar buradaki amaçlar bir benzerlik taşır: Yeni rejime uygun, “yeni insanı” yetiştirebilmek…

Türk-İslam sentezciliğinin 21. yüzyıldaki güncellenmiş hali olan bu politikanın “eğitimin ruhu” ilan edilmesiyle birlikte, “düz liseler” kapatıldı ve birçoğu kampüsü, yurdu olan İmam Hatip Okulları’na dönüştürüldü.

Aynı şiarla yola çıkan AKP de eğitimi araçsallaştırıp “minik” bir değişiklikle ve hızla aynı mühendisliğe başladı. Böylece “yeni insanın” yerini “dindar nesil” aldı. AKP’nin ilk yıllarında Gülen Cemaati’nin hazır kadroları, okulları ve medyası yardımıyla sürdürülen bu insan inşa faaliyetleri, 15 Temmuz sonrası gerçek sahiplerine geri dönecekti. Yine de yeni kuşakların orta ve uzun vadede dini (=İslami) değerler etrafında yetiştirilip biçimlendirilmesinin hedeflendiği bu mühendislik projesinin mütemadiyen bir “meşruiyete” de ihtiyacı vardı. Dolayısıyla bu sembolik gereklilik de “makul” bulunmayanlarda derin “manevi boşluklar” tespit edip kaçınılmaz olan toplumsal değişimi bir “bozulma/erozyon”, “değerlerden uzaklaşma” olarak işleyerek sağlanmaya çalışıldı. Üstelik ülkenin bazı topluluklarında siyasi yakıt olarak depolanan “Batı düşmanlığı” da aynı meşruiyet ateşini büyütmek için kullanılacaktı. Böylece siyaseti, bürokrasisi, medyası ve eğitim ideolojisiyle Türkiye muazzam bir özcülük-essentialism harekâtının peşine düştü. Cumhuriyet devrinin gördüğü en nadide tarihsel poiesis’ler, herkesin ulaşamadığı bir gizem içerisinde “tarihin arka odasından” çıkarılıp “gerçekler” diye sunulurken, öze (burada yerine göre Osmanlı, bazen de İslam) dönme söylemleri de aynı nesil inşa etme projesine eşlik ediyordu. Oysa insan ile bina “inşa etmek” arasında bir fark olmalıydı ve böyle bir çağda fıtrat etrafında insan inşasına soyunmak, belli riskler taşıyordu.

Yine de bu risk alındı ama her şeye rağmen bu kurgusal inşada bir parça eksikti. Nitekim AKP rejimi bu eğitim politikasının yanına, ismi “Türkçülük” olmayan ama “milli değerler” etrafında kümelenmiş bir milliyetçiliği öngören, adına da “yerli ve milli” denilen kadim taşralı mistifikasyonunu ekledi. Türk-İslam sentezciliğinin 21. yüzyıldaki güncellenmiş hali olan bu politikanın “eğitimin ruhu” ilan edilmesiyle birlikte, “düz liseler” kapatıldı ve birçoğu kampüsü, yurdu olan İmam Hatip Okulları’na dönüştürüldü. Ders kitaplarının içeriği aynı projeye uygun hale getirilirken, eğitimde dini derslerin sayısı ve ders saatleri ile sınavlardaki ağırlıkları arttırıldı. Kur’an Kursları’nda “yaş sınırı” kaldırıldı; MEB ile Diyanet arasındaki eğitim anlaşmalarını, “STK” adıyla payelendirilerek anakronik bir “sivillik” ilişkisi kurulan dini tarikat ve cemaatlerle yapılan protokoller takip etti. Askeri liseler ise “güvenlik gerekçesiyle” kapatıldı. İnsanlığın büyük bedeller ödeyip elde ettiği evrensel değerler etrafında ortaklıklar oluşturma imkânı varken, ÇEDES gibi eğitim projeleriyle vasat bir yerelliğin kültürel toplulukları parçalama potansiyeli taşıyan en problemli şekilleri, “değerlerimiz” olarak öğretilmeye başlandı.

Nihayetinde bu liste fazlasıyla uzatılabilir. Fakat merkezileşmiş bir ideolojik yönetimin eğitim üzerinden ulaşmaya çalıştığı “dindar nesil” hedefinin sınıfsal, toplumsal ve siyasal sonuçlarına da bakmak yararlı olacaktır. Çünkü yukarıdaki politikaların inşa etmeye çabaladığı insan modeli, esasen iktisadi alanın güvenliğine yöneliktir ve sanayideki kalfa ile profesörün hem düşünsel hem de kültürel düzlemde eşitlenebilmeleri, aynı eğitimin eseridir.

Bugünün Eğitimi: Neoliberal Şirket Düzeni ile İslâmcı İdeolojinin Evliliği

9 Ocak 2024, yağmurlu bir gün, Meslek Eğitim Merkezleri (MESEM) öğrencisi olan Arda Tonbul (14), haftada bir gün okula gidiyor, diğer günlerde ise İstanbul Büyükçekmece’de bir metal fabrikasında staj yapıyordu. Niteliği ve yaşı gereği hiç yaklaşmaması gereken bir iş makinesini kullanırken kafası makineye sıkışarak feci şekilde hayatını kaybetti. Böylece Arda, Türkiye Yüzyılı’na yetişemedi. Benzer biçimde 80’lerde bir “tonton amca” da zamanın çocuklarına “çağ atlayacaklarını” söylüyordu ama atlayacağımız çağların “geriye doğru” olacağını kim bilebilirdi. Zaten tüm bu sloganik ezber sahiplerinin düşünce dünyasına göre, Arda “yaratıcının ona biçtiği kaderi” yaşamıştı, yazgısı buydu. Yine aynı düşünce dünyasının sahipleri, Ardalar benzer kaderlerini yaşarken, kendi çocukları konfor ve güven içinde özel okullar ile yurtdışında eğitim alsınlar, ülke insanları da bu durumu yaratıcının bir takdiri olarak değerlendirsin, diye çabalamış, eğitim sistemini buna göre düzenlemişlerdi. Neticede “zenginlik”le sınanmak da tanrısal bir sınavdı ve kadere itirazın vebali de bir o kadar büyüktü.

Bugün yukarıdaki olayın öznesi Arda, tek bir örnek değil. Üstelik okulda gitmesi gereken onlarca çocuk “iş öğreniyorlar” söylemleri arasında MESEM’lerdeki cinayetlerde ölmeye devam ediyor. Bu yüzden ülkenin geldiği bu noktada, yeni rejimin sahibi AKP’nin eğitim politikalarının sadece “dindar nesiller” yetiştirmekle sınırlı kaldığını söylemek ancak büyük bir saflık olabilir. Nitekim tarih boyunca tespit edildiği üzere, dinin ve dindarlaştırmanın asıl işlevi, toplumsal eşitsizlikleri perdeleyip bunların ilahi nizamın bir parçası olarak düşünülmesini sağlamak, yani rıza üretmek ve böylece olası itirazları daha ortaya çıkmadan engelleyebilmektir. Çünkü din, bir yönüyle de ideolojidir. Somut dünya ile insan düşüncesi arasına girip gerçeklikleri bulanıklaştırır, hatta görünmez kılar. Dahası dindarlaştırma hedefindeki bir eğitimin bir başka amacı da başlarına gelenleri kaderin bir sonucu olarak görecek, disipline edilecek, ülü’l-emre itaat uyarınca ve kamu düzeni adına da iktidar sahiplerine boyun eğmeye razı olacak kitlelerin kolay yönetilebilmelerini sağlamaktır. Örneğin Aladağ’daki yurt yangınında ölen 11 çocuğun ebeveynleri “bu Allah’ın takdiri, biz davacı değiliz” demişlerdi, acaba sadece korktukları için mi böyle bir cümle kurdular?

Diğer taraftan, AKP iktidarının İslamcı eğitim projeleri, sadece sosyal alanla sınırlı olmayıp tamamen odaklanılan, ekonomik sistemin sermaye lehine devamlılığının sağlanmasıdır. Okulda olması gerekirken fabrikada korkunç biçimde ölen 14 yaşındaki Arda gibi çocukların minik emeklerinin sömürülmesi üzerine kurulu MESEM sistemi, mutlu edilme arzusuyla yanıp tutuşan ve asla doymayan irili ufaklı sermayenin ucuz işgücünü karşılamayı amaçlar. Nitekim devlet-sermaye iş birliğinin tarihi eskidir ve bilindiği üzere eğitimin kapitalizm ile başlayan gizli işlevlerinden birisi de sanayiye (dolayısıyla sermayeye) nitelikli işgücü kazandırabilmektir. Keza üretim araçları sahiplerini riskli yatırımlardan kurtaracak çözüm ulus devletle bulunmuş, kitlesel eğitimle birlikte hem müesses nizam çerçevesinde vatandaşlar yetiştirme hedeflenmiş hem de üretim sektörünün ihtiyacı olan özellikte işgücü sağlanarak sermayedarlar koca bir dertten kurtarılmıştı.

Benzer şekilde AKP rejiminin günümüzdeki eğitim politikası da zaten sermayenin huzuru üzerinedir. Bu yüzden devlet okulları maddi imkânlar açısından olabildiğince zayıflatılmış, yardım ve kermeslerle ayakta durur hale getirilmiştir. Böyle bir ortamda alt sınıflardan bir ailenin çocuğuysanız, teolojik eğitim veren bir devlet okulunda okuyup dip puanlarla öğrenci alan bir üniversiteden mezun olmanız “kaderiniz” olur. Zira eğitimin (ve tabii sağlığın da) metalaştırılıp “paralı” hale gelmesini zirveye taşıyan AKP iktidarı, kendi meşruiyeti ile düşünsel ve ekonomik desteğini alacağı üst sınıfları, mevcut sınıfsal pozisyonlarını korumakla ödüllendirirken, alt sınıfları da onların eğitimli ve itaatkâr hizmetlileri yapmaya gayret eden bir eğitim politikası uyguladı. Buna göre, eğitim kurumları özel sektörle uyumlu şekle getirildi. Özel okullar ile vakıf üniversiteleri yaygınlaştırılıp teşvik edildi ve kamu kaynaklarının sermayeye destek transferlerini, devasa vergi afları izledi.

İşte eğitim de bu amaçlar etrafında düzenlenmiştir ve çalışma hayatının her alanında, dikensiz gül bahçesi özlemindeki politik iktidarın, eğitimin içeriğini neden İslam ve kültürel değerler üzerinden biçimlendirdiğini burada bir daha düşünmek yararlı olabilir.

Ne var ki, bu tarz bir eğitimin içinde gelişme, kalkınma, teknoloji, inovasyon, vizyon, teknofest, ilerleme, yapay zekâ vb. kavramları duymak kimseyi şaşırtmamalı; zira bu dil ve söylemler bir şeyi bulanıklaştırmakta. Aslında bu “tekno” söylemlerin ağızlarda sakız olması, bu çağa ait olmadığını bilen bir gericiliğin kendisini riyakârca perdelemesinden ibaret. Düşünce anlamında bu çağa ait olmayanlar (tanrısal düzenler hangi tarihte kaldı?), teknolojik oyuncakları tüketerek zamana tutunmaya çalışıyor. Hatta tüm bu söylemler, onları iştahla kullananlar ile takipçilerini “İslamcı” olmaktan (muhafazakâr değil, o farklı bir kavram) kurtarmadığı gibi, buradaki asıl planlama dindarlaştırarak uyumlu hale getirilmeye çalışılan kitleleri ucuz işgücü piyasasının ihtiyaçlarına hazırlayabilmektir. Bir yanıyla çalışma hayatına uyum sağlamış emekçiler, diğer yanıyla ise bütün bu “tekno” söylemlerin kendi yararına olduğuna kanaat getirmiş, koca bir tüketici kitlesi… Ekranda gördükleriyle gençlerin cinsel yönelimini değiştirebileceğini düşünen ama o ekranların hayatını nasıl dönüştürdüğünden habersiz müminler… Dev şirketlerin sömürgesi olan bir ülke ama elindekiyle yetinen; yaşadığımız emsalsiz enflasyon şartlarında dahi zam alamasa bile sesi çıkmayıp, “bunları bulamayanlar da var, bu halimize de şükür” diyebilecek bir işgücü…

Netice itibariyle bugün en yetkili ağızlardan sürekli “devletin bir iş kapısı olmadığı”, “devletin herhangi bir şey üretmemesi gerektiği” ve tüm bunlar için insanların sermayeye yönlendirildiği bir şirket düzenindeyiz. Dolayısıyla en başından beri AKP’nin temsil ettiği anlayış, politik anlamda İslamcı ve yerelci, iktisadi olarak da neoliberal küreselciliktir. Bu anlayışa göre devletin kendisi şirket mantığıyla yönetilmeli, eğitim de dahil her alan şirketlerin hizmetinde olmalıdır. Böylelikle bir yandan küresel şirketlerin talepleri ölçüsünde piyasacı bir dönüşüm gerçekleşirken, diğer taraftan da yeni rejimin ihtiyacı olan İslamcı bir ideolojik hegemonya inşa etmek amaçlanmaktadır. İşte eğitim de bu amaçlar etrafında düzenlenmiştir ve çalışma hayatının her alanında, dikensiz gül bahçesi özlemindeki politik iktidarın, eğitimin içeriğini neden İslam ve kültürel değerler üzerinden biçimlendirdiğini burada bir daha düşünmek yararlı olabilir.

Bunca hücuma karşı bir çözüm varsa eğer, insanı, doğayı ve özgürlüğü merkezine alan yeni bir dünya tahayyülü oluşturmak, bu ideal etrafında önce kendini değiştirip yerelden başlayıp dünya ölçeğinde örgütlenmekten geçmektedir. Günümüz neoliberal ve küresel şirket düzeninde yol uzun, büyücüler (bilhassa “tekno” olanları) güçlü olsa da insanlık daima kendi yolunu bulmuştur. Bunun “imkânsızlığını” düşünenler, o sınırlı şartlarda bile Ortaçağı yıkan o insan mücadelesine bakabilirler. Roma yıkıldıysa, Ortaçağ düzeni değiştiyse artık hiçbir sosyoekonomik sistem güvende değildir. Zira tarih, Sisifos’un kayası gibidir. Her rejim, her iktidar, düzen, sistem ya da inanç, tam da iktidar ve güç sarhoşluğuna ulaşmışken, yani Sisifos’un kayası gibi zirveye yarım adım kala aşağıya yuvarlanır ve tarih yeniden yazılmaya başlar. Bu yüzden onu değiştirecek zorunlu tüm çabaların, bir insan ömrünü fazlasıyla aşacağını bilerek mücadeleye başlamak gerekmektedir.