Annemin Şarkısı’ndan Yeryüzü Şarkısı’na: Farklı Mekân, Aynı Meram
Erol Mintaş, 2014 yapımı Annemin Şarkısı isimli ilk uzun metrajlı filmiyle sinema dünyasında adını duyurdu. 2008 yılında İki Dil Bir Bavul (Orhan Eskiköy & Özgür Doğan), 2012’de ise Babamın Sesi (Orhan Eskiköy & Zeynel Doğan) filmleri gerçekleştirilmişti, Kürtçe, anadil, geçmişle yüzleşme gibi konular kamuoyunda daha fazla konuşulmaya başladıkça bunun sinemada yansımaları da olmuştu. Annemin Şarkısı filmiyle aynı yıl yapılan Sesime Gel (Hüseyin Karabey) de Kürtler ve hafıza konusuna odaklanan bir film olarak dikkat çekmişti. Bu filmler genellikle Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın İlk Film kategorisinde verdiği desteklerden yararlanarak hayata geçirilmiştir. Dolayısıyla çözüm süreci ikliminin de bu konjonktürde etkisi olduğunu unutmamak gerek.
Böyle bir tarihsel bağlam içinde yapılan Annemin Şarkısı (Klama Dayıka Min) da 1990’lı yıllarda yapılan köy boşaltmalarla 2010’lu yıllarda uygulanan kentsel dönüşüm pratikleri arasında ilişki kuruyor. Yönetmen, Altyazı dergisine verdiği söyleşide Doğubeyazıt’tan Tarlabaşı’na sürgün edilen ailenin yeniden sürgün edilmesini “gurbet içinde gurbet” olarak tarif etmiştir, bu tabir gerçekten de hiçbir yere sığdırılamama halini iyi betimliyor. Ali’nin annesi Nigâr ile birlikte yaptığı bu zorunlu yolculuğu izlerken seyirci de Kürtlerin yaşadığı sorunlarla yakından ilişki kurabiliyor. Memleketlerinden başka bir yere taşınmak durumunda kalmanın travmasıyla baş etmeye çalışan anne-oğul, kentsel dönüşüm yüzünden ikinci bir yerinden edilme pratiğiyle karşı karşıya kalır.
Not: Buradan sonrası filme dair spoiler içerir.
Geçmişle Yüzleşme: Göçle Gelen Hatırlama
Yerinden edilme pratiğini Yeryüzü Şarkısı’nda (Strana Axe) da görürüz. Bu kez köyden kente değil, bir ülkeden başka bir ülkeye. Hikâye açıldıkça açılış sahnesi anlam kazanır ve karakterlerimizin Kuzey Avrupa’da ne işi olduğunu anlarız. 12 Eylül 1980, hepimizin aşina olduğu bu darbe tarihi beraberinde filmde de yer verilen işkenceleri, ilticaları getirmiştir. Ana karakterimiz Rojin ve babası Nizam da o dönemlerde ülkeyi terk etmek durumunda kalanlardandır. Annemin Şarkısı’nda izlediğimiz ana-oğul hikâyesi Yeryüzü Şarkısı’nda yerini baba-kıza bırakır.

Annemin Şarkısı’nda izlediğimiz ana-oğul hikâyesi Yeryüzü Şarkısı’nda yerini baba-kıza bırakır.
Açılış sahnesinde askerleri bir köy evini tararken görürüz. O sahnenin ardından artık filmin sonuna kadar Helsinki’deyiz. Stockholm’den kızını ziyarete gelen babanın anlatımıyla birlikte, açılış sahnesinin filmdeki öykü bakımından kritik bir yerde durduğunu anlarız. Darbe sürecinde tutuklanan Nizam’ın Diyarbakır Cezavi’nde gördüğü işkenceler sonunda Rojin’in muhalif müzisyen olan anne ve babasından söz etmesi, askerlerin evlerine operasyon yapmasıyla sonuçlanır. Neyseki istim üstünde yaşayan çift kızları Rojin’i komşuya bırakmıştır. İçeriden çıktıktan sonra Rojin’i kızı olarak sahiplenen Nizam, onunla beraber yurtdışına çıkar.
Bu hikâye filmin sonlarına doğru ortaya çıkar. O vakte kadar Rojin’i idealist bir doktor olarak izleriz. Sağlık hizmetine ihtiyacı olan dezavantajlı bölgelere hatta savaş alanlarına gider. Eşi Ferhat ile bu konuların da etkisiyle sorunlar yaşayan Rojin’in kızı Azad ile de çok iyi bir ilişkisi olduğu söylenemez. Babasıyla daha yakın görünen Azad, erken ergenliğin de etkisiyle çok şey bilir. Bu nedenle kendisine ‘profesör’ lakabıyla hitap edilmesi de filmdeki tatlı enstantanelerden biri. Farklı karakterlerin varlığı bizlere farklı dilleri de gösterir. Önceki filminde Kürtçe ve Türkçe varken bu filmde bunlara bir de Fince eklenir. Üç dilli bir ortak yapımı izleriz.
Kuşaklar Arası Sırlar: Hakikate Yolculuk
Filmde öne çıkan unsurlardan biri de Rojin’in işitmeye ilişkin yaşadığı sorunlar. Duyduğu çınlamalar nedeniyle doktora gittiğini görürüz. Bu sorunun kaynağı bulunamamakla birlikte ara ara –çoğunlukla stresli dönemlerde– benzer problemleri yaşamaya devam eder. Film aktıkça, Rojin ve Ferhat’ın kariyerlerine ayırdıkları zaman odaklı çatışmaları esnasında Azad’ın evlatlık olduğunu öğreniriz. Kulağına dair sıkıntılarda payı olabilecek bu gizleme hali ile Rojin’in bir tür evlatlık olduğunu öğrenmesi çakışır. Kuşaklar arası var olan bu bilmeme veya saklama durumu, önceki filmdeki gibi kişisel aile öyküleriyle ülkedeki toplumsal hikayelerin örtüşmesi için verimli bir alan açar.
Nizam’ın Rojin’in okuması için bıraktığı ve Diyarbakır Cezavi’ndeki işkenceleri anlatan kitap da tam bu alandan seslenir bize. Rojin, kendisinden saklanan gerçeği öğrenmenin öfkesi, işkencelerden haberdar olmanın hüznü ve Nizam’ı anlamak arasında bir yerde kalır. Karmaşık duygular içindeyken daha önce rahatsızlanan Nizam’ın ölümü Rojin’i bu zorlu durumla baş başa bırakır. Bu durum, kızı Azad’a gerçeği söylemenin vakti geldiğini düşündürür. Hem bu bilgiyi aktarmak hem de onunla vakit geçirmek için Türkiye’ye, yeni öğrendiği köklerine doğru yola çıkarlar.
Bu yolculuk hem Rojin’in kendisini tanıması için hem de Azad ile yakınlaşması için bir fırsat sunar. Araba ile köyüne gireceği esnada askerlerin çevirmesi ve aracı araması da bizler için çok tanıdık bir sahne. Özellikle arama emrini yerine getiren erin şaşkın tavırları seyircinin suratında tebessüm yaratan ender anlardan. Köyde onlara yardım edilir ve böylece Rojin ile Azad, anne-babasının / dede-nenesinin mezarına varır. Rojin, sular altında kalan bölgede su seviyesine yakın olan mezar toprağına Nizam’ın küllerini karıştırır. Bu final sahnesiyle beraber döngü tamamlanır, affetmenin ve yaşamın döngüsü Rojin ve Azad’ın ilişkisine de sirayet eder.
Kürt kültürüne yer veren ve dengbej müziğinden izler taşıyan ilk filminden sonra seyircileri on iki yıl bekletti Mintaş. Zira o arada kendisinin de Finlandiya’ya taşınma süreci tamamlanmış. Orada kreatif bir ekiple birlikte üretmeye devam eden Mintaş, bu kez başka türden bir müzik ve göç hikâyesiyle çıktı karşımıza. Mekânlar ve müzikler değişse de dert benzer, umarız bizi sonraki politik öyküsü için bu kadar bekletmez. Çünkü şarkılar birbirini tamamlıyor ve müzik, sinemayla devam ediyor.
