Teknokapitalizmin Hayırseverlik Sahteciliği

Teknoloji milyarderleri eğitim ve sağlık alanına niçin bu kadar ilgi gösteriyor?
Derleyen: Fulya Kılınçarslan

Microsoft, Google, Meta, Amazon gibi büyük teknoloji şirketlerinin egemen birer güç haline geldiği teknokapitalizm çağının başka bir aşamasına geçtik: teknofeodalizm. Klasik piyasa mantığı alt üst edildi, kullanıcı verileri mülksüzleştirildi ve firmaların elinde tuttuğu bu veriler dijital platform, ürün ya da hizmetler üzerinden kullanıcılara kiralanmaya başladı. Bu modern feodalizmin Ortaçağ feodalizminden farkı, toprağın yerini verilerin ve veri akışlarını kontrol eden sunucu çiftliklerinin alması.

Üstelik modern çağın derebeyleri, tıpkı Ortaçağ’da olduğu gibi, kendilerine toplum nazarında meşruiyet kazandıracak, aynı zamanda vergi muafiyeti ve dokunulmazlık sağlayacak bağışlarda bulunmaktan geri kalmıyor. Özellikle eğitim ve sağlık alanına yapılan bu yüksek meblağlı bağışların başlıca iki işlevi var. Bunlardan ilki, teknoloji şirketlerine yöneltilen eleştirileri bir nebze olsun azaltıp ahlaki aklamaya imkân vermesi, ikincisi de elde edilen usulsüz kazançların düzenleyici kurumlar nezdinde temize çıkarılması.

Öte yandan ortalama bir devlet bütçesinin karşılayamayacağı denli yüksek meblağlarla finanse edilen eğitim ve sağlık programları sosyal devletin üstlenmesi gereken sorumlulukları hafifletiyor ve girişimcilik ruhu gibi neoliberal değerleri yaygınlaştırıyor.

Bir avuç ultra zenginin şahsi tercih ve ideolojik eğilimleri, on yıldan daha az bir süre içinde seçilmiş hükümetlerin, yerel yönetimlerin ve uluslararası demokratik kurumların karar alma süreçlerinin önüne geçerek küresel bir plütokratik siyaset anlayışı ortaya çıkardı.

Büyük teknoloji platformlarının kamu politikaları ve toplum üzerindeki etkilerini araştırmak, belgelemek ve ifşa etmek üzere oluşturulan Teknoloji Şeffaflık Projesi verilerine göre, söz konusu şirketler üniversitelere ve araştırma kuruluşlarına yaptıkları bağışlar aracılığıyla bu kurumlar üzerinde etki sahibi oluyor ve kimi araştırmaları kendi idealleri doğrultusunda eğip bükme imkânı elde ediyor. Hayırseverlik adı altında şirketlerin halkla ilişkiler faaliyetlerine eklemlenen bu müdahaleler ideolojik açıdan mümkün mertebe objektif ve tarafsız tutuluyor. Böylece az sayıdaki firmanın kendi bünyesinde topladığı kontrol, rant ve bağımlılık ilişkileri güçlenirken sosyal devlet olmanın gereklerini ve demokratik hesap verilebilirlik mekanizmalarını boşa çıkaran bir yönetişim modeli inşa ediliyor.

Teknoloji şirketlerince kurulan vakıfların çıkış noktası da tam olarak bu: Kamu hizmetlerinin başarısız olduğu varsayımından yola çıkarak mevcut olanın yerine, ölçülebilir sonuçlara ve veriye dayalı bir piyasa mekanizması ikame etmek.

Sonuç ortada: Bir avuç ultra zenginin şahsi tercih ve ideolojik eğilimleri, on yıldan daha az bir süre içinde seçilmiş hükümetlerin, yerel yönetimlerin ve uluslararası demokratik kurumların karar alma süreçlerinin önüne geçerek küresel bir plütokratik siyaset anlayışı ortaya çıkardı. Söz konusu şirketlerce kurulan vakıfların kamu politikalarına müdahalesi, eğitim eşitsizliği ya da sağlık hizmetlerine erişim gibi toplumsal ihtiyaçlar için piyasa temelli geçici çözümler sunmaya devam ederken sınıf temelli eşitsizlikler ya da sermayenin devlet üzerindeki baskısı gibi yapısal sorunlar dokunulmadan kaldı. Ve kendi çözümlerini finanse ettikleri iktidarlara kamu politikası olarak dayatan bu şirketler, her geçen gün artan servetlerine kalkan vazifesi görecek bir ahlaki aklama mekanizması oluştururken toplumların kendi kaderini tayin hakkı yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladı.

Peki niçin illa eğitim ve sağlık? Çünkü eğitim ve sağlık hem sağlıklı ve makul bir toplumun temel taşlarından biri hem de maliyetler açısından finanse edilmesi en zor alanlar. Teknoloji şirketlerince kurulan vakıfların çıkış noktası da tam olarak bu: Kamu hizmetlerinin başarısız olduğu varsayımından yola çıkarak mevcut olanın yerine, ölçülebilir sonuçlara ve veriye dayalı bir piyasa mekanizması ikame etmek. Mesela Bill&Melinda Gates Vakfı’nın ortak müfredat standartları ve öğretmen performansını sınav skoruna bağlama önerileri  kamu eğitimini özel sektör mantığına yaklaştırırken Mark Zuckerberg’in Newark okulları aracılığıyla eğitim alanına yaptığı müdahale, sendikalı kamu eğitimini tasfiye etmenin tipik bir örneğini teşkil ediyor.

Sağlık alanındaysa –mRNA aşılarında olduğu gibi– maliyeti yüksek yatırımlar, önceliği birinci basamak sağlık hizmetlerini güçlendirmek olan yapısal ve demokratik çözümleri kapsam dışı bırakarak kamu sağlığına yapılan bu teknik müdahaleleri “çığır açan gelişmeler” başlığıyla pazarlayan yeni bir hayırseverlik modeli sunuyor.

Gates Vakfı’nın adının sürekli komplo teorileriyle birlikte anılması boşuna değil.

Microsoft

Okul ve hastanelere uzanan sözde yardım eli

Gates Vakfı’nın sağlık alanındaki araştırmaları özellikle pandemi döneminde epey tartışıldı. Vakıf ağırlıklı olarak mRNA gibi belirli aşı teknolojilerine ve sıtma ya da çocuk felci gibi hastalıklara yöneliyor. Fakat bu noktada vakfın hayırseverlik modelinin, yoksul ülkelerin sağlık önceliklerini belirleme iktidarına dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz çünkü Gates Vakfı’nın bünyesinde bulunan ilaç şirketlerinin Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi neoliberal kurumlarla yakından ilişkisi var. Vakıf, özel sermayeyi insani yardım kisvesi altında meşrulaştıran kendi hayırseverlik modelinde bir yandan yeni aşıları geliştirebilmek için milyarlarca dolar tutarında harcama yapıyor. Öte yandan hükümetlerle yürütülen arka kapı diplomasileri sayesinde tamamı patent öncelikli, dolayısıyla da ilaç fiyatlarında yükselmeye neden olan milyarlarca dolarlık ticaret anlaşmaları imzalıyor.

Vakıf tarafından ciddi oranda desteklenen ülkelerde bile temiz suya erişim, beslenme ve konut ihtiyacı gibi hayati meselelerin çözümü bakımından herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini gösteren onlarca araştırma var. Bu da demektir ki, vakfın kullandığı hayırseverlik modeli geliştirdiği ilaç ve aşıları yoksul nüfus üzerinde denemekten, insanları gerçek zamanlı bir deneye maruz bırakmaktan ibaret. Menfaat ilişkileri dolayısıyla vakfın kendi ülkelerini laboratuvara çevirmesinden rahatsızlık duymayan hükümetlerse emperyalizm, borç yükü ve yetersiz kamu altyapısının sebep olduğu yapısal şiddetle meşgul olmak yerine, ülke kaynaklarını ya kendi kişisel servetlerine eklemeyi ya da küresel firmalara aktarmayı tercih ediyor.

Gates Vakfı gibi kuruluşların 2014 ve 2015 yılları arasında Afrika’da yaşanan Ebola salgınını fırsata çevirdiği belirtiliyor.

Fakat aksi örnekler de yok değil. Burkina Faso, yakın bir zamanda Bill Gates’in genetiği değiştirilmiş sivrisinek türleri yaratma planına hayır dedi ve İbrahim Traoré yönetimindeki askeri hükümet, ABD hükümeti tarafından da desteklenen –sıtma tedavisinde genetiği değiştirilmiş böcek ve sivrisineklerin kullanılmasını öngören– girişimlerin durdurularak ülke genelindeki bütün laboratuvarların kapatılması emrini verdi.

İbrahim Traoré’nin aldığı bu karar, Burkina Faso da dahil olmak üzere pek çok Afrika ülkesinde faaliyet gösteren, tamamı Batı merkezli STK’larda rahatsızlık yaratsa da, Brook Üniversitesi yöneticilerinden Jacob Levich, sağlık emperyalizmini ele aldığı makalesinde Gates Vakfı gibi kuruluşların 2014 ve 2015 yılları arasında Afrika’da yaşanan Ebola salgınını fırsata çevirdiğini belirtiyor ve ekliyor: “Bill Gates küresel sağlık yönetişiminden yola çıkarak bulaşıcı hastalıklarla etkili bir biçimde mücadele edebilecek, üçüncü dünya ülkelerini hedef alan ancak mutlak surette Batı tarafından idare edilen, dünya çapında militarize bir otoritenin kurulmasını açık açık kamuoyu nezdinde talep etti.”

Öte yandan Vakfın adının sürekli komplo teorileriyle birlikte anılması boşuna değil. Örneğin geçtiğimiz yıllarda aşılar için kalıcı birer kayıt niteliği taşıyacak ve aşılarla birlikte vücuda zerk edilen görünmez bir mürekkebin geliştirilmesi için araştırmalara fon sağladı. Söz konusu teknoloji SARS-CoV-2’nin Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıktığı Aralık 2019’da duyuruldu ve Covid aşısının aslında  nüfus kontrolü maksadını taşıdığı ve bu amaçlara bireylere aşılarla çip yerleştirileceği yönündeki komplo teorilerine kaynaklık etti.

Asıl problem vakıfların hükümetlerle işbirliği içinde, en temel sağlık hizmetlerinin bile kamu hizmeti niteliğini yitirmesi ve özel vakıflar üzerinden milyarderlerin inisiyatifine bırakılması.

Covid 19, Ebola ya da HIV gibi virüslerin Gates Vakfı gibi kuruluşlarca laboratuvarlarda geliştirildiği ve nüfus kontrolü sağlamak için kullanıldığı iddiasıysa –çoğu zaman hükümetlere duyulan güvensizlik nedeniyle kulağa makul gelse de– mikrobiyoloji ve genetik uzmanları tarafından pek olası görülmüyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri, insanlığın henüz laboratuvar ortamında salgına yol açacak bir virüs üretecek kadar gelişmiş bir teknolojiye sahip olmaması.

Gates Vakfı gibi kurumların sağlık alanındaki faaliyetlerini hedef alan ve genellikle sosyal medya aracılığıyla yayılan bu tarz komplo teorilerinin en kötü yanıysa meseleyi magazinel bir düzeye indirgeyip sosyal devlet tarafından çözümlenmesi gereken yapısal sorunları gölgede bırakmaları. Oysa buradaki asıl problem vakıfların hükümetlerle işbirliği içinde yürüttüğü gizli ajandaların da ötesinde, en temel sağlık hizmetlerinin bile kamu hizmeti niteliğini yitirmesi ve özel vakıflar üzerinden milyarderlerin inisiyatifine bırakılması. Nihayetinde sağlık hakkı bir vatandaşlık kazanımı olmaktan çıkıyor ve bağışçıların sözde merhametine dayanan bir yardım unsuruna dönüşüyor.

Bill&Melinda Gates Vakfı, küçük liseler kurmak, Ortak Müfredat Standartlarını yazıp uygulamak, öğretmen performanslarını öğrencilerin testlerden aldığı puanlarla ölçmek gibi çok sayıda eğitim projesine milyarlarca dolar harcadı ve ABD eğitim sistemi üzerinde muazzam bir etki gücüne sahip oldu.

Eğitim alanında çalışan uzmanlarsa vakfın önemli projelerinin çoğunun baştan beri uygulanabilir olmadığı ve daha iyi kullanılabilecek kaynakları tükettiği, dolayısıyla da devlet okullarına zarar verdiği fikrinde. Eğitimi insan yaşamının en temel gereklerinden biri olarak değil de, seri üretim yapan bir fabrika gibi gören bu yaklaşımların ortak noktasıysa performansa dayalı bir sistem öngörmeleri. Çünkü öğrencileri tek başına ayakta durabilecek bireyler haline getirmektense geleceğin işgücü piyasası için gerekli olan makinelere dönüştürmek çok daha kolay. Bu maksatla yaratıcılık ve eleştirel düşünce baskılanıyor, öğretmenler değersizleştirilip toplum içindeki saygın statüleri ellerinden alınırken sendikal hakları ve mesleki kazanımlarını kısıtlayan yasal düzenlemeler devreye giriyor.

Colorado Üniversitesi Ulusal Eğitim Politikaları Merkezi’nden Valerie Strauss’un değerlendirmelerine göre Gates Vakfı, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki büyük ve başarısız liseleri daha küçük okullara bölmek için 650 milyon dolarlık bir proje başlattı. Proje bazı okullarda beklendiği gibi iyi sonuçlar verirken bazılarında herhangi bir başarıya ulaşılamadı ve vakıf, elde edilen sonuçların yeterince iyi olmadığını, başka projelere yöneleceklerini duyurdu.

Küçük liselerle ilgili karmaşayı 2010 yılında, ortak müfredat standartları izledi. Çoğu eyalette hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar tarafından kabul edilen bu standartların geliştirilmesini, uygulanmasını ve finanse edilmesini Gates Vakfı üstlendi. Yeni materyaller ve öğretmenlerin eğitimi için inanılmaz bir bütçe ayrıldı ancak düzenlemenin alelacele, herhangi bir alan araştırması yapılmadan devreye sokulması nedeniyle durum çoğu eyalette federal bir dayatma olarak görülerek tartışmalı hale geldi. 2013 yılına gelindiğinde Bill Gates, bu girişimlerinin de beklendiği gibi başarılı olmadığını itiraf etti.

Fakat eğitim alanında müdahale etmekten geri durmayan Vakıf, bu sefer de öğretmen performansını öğrencilerin testlerden almış olduğu puanlara dayandıran yeni bir ölçme yöntemini dayattı. Öğretmen performansını ölçmeye yönelik bu sistemin geliştirilebilmesi için kamu okullarına ve özel okullara  yüz milyonlarca dolar dağıtılırken eğitim istatistiği alanında çalışan uzmanlar (aralarında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük kuruluşlardan biri olan Amerikan İstatistik Birliği ve Ulusal Bilimler Akademisi’nin Test ve Değerlendirme Kurulu da yer alıyordu) böyle bir ölçme yönteminin uygun olmadığını dile getiren pek çok açıklamada bulundu. Ve elbette sistem başarısız oldu. Bill Gates, 2020 yılına gelindiğinde, vakıflarının herkese uyan tek tip çözümlere odaklanmak yerine okulların birbirleriyle iletişim halinde olup birbirlerinin deneyimlerinden faydalanmanın önemli olduğunu vurgulayan bir açıklama yaptı.

Larry Page bütün projeleri kişisel servetiyle finanse ediyor ancak bu durum denetimsizliği de beraberinde getiriyor.

Google (Alphabet)

Sosyal refah kisvesi altında politik müdahale

Google’ın ortaklarından Sergey Brin, hayırseverlik faaliyetlerini Catalyst4 isimli kuruluş aracılığıyla yürütüyor. Kuruluşun çalışma yaptığı alanlar arasında (Brin’in kendisinin de mustarip olduğu) Parkinson hastalığı ve iklim değişiklikleri var. Google’ın öteki ortağı Larry Page ise Brin’e kıyasla şeffaflıktan epey uzak ve özellikle uçan araçlar konusundaki çalışmaları ve bulaşıcı hastalıklarla mücadele alanına yaptığı yatırımlarla tanınıyor. Larry Page’in kurduğu herhangi bir vakıf yok, bütün projeleri kişisel servetiyle finanse ediyor ancak bu durum denetimsizliği de beraberinde getiriyor.

Lobicilik faaliyetleri üzerinden suç gelirlerini ülke içine sokmak ve aktarılan yüksek montanlı tutarları aklamak için kullanılan statünün en büyük avantajlarından biri de gizlilik.

Sergey Brin’in vakfı Catalyst4, 501(c)(4) statüsünde ve bu statü, “sosyal refah” amacıyla faaliyet gösteren kuruluşlara vergi muafiyeti sağlıyor. Üstelik çoğu vakfın sahip olduğu 501(c)(3) statüsünün aksine bu statüdeki vakıflar siyasi faaliyette bulunabiliyor. Genellikle lobicilik faaliyetleri üzerinden suç gelirlerini ülke içine sokmak ve aktarılan yüksek montanlı tutarları aklamak için kullanılan bu statünün en büyük avantajlarından biri de gizlilik. Çok daha hafifletilmiş bir denetime tabi ve bağışçı listelerini gizli tutabiliyor.

Catalyst4’un sahip olduğu bu statü vakfa, merkezi sinir sistemi hastalıkları ve iklim değişikliği alanlarındaki çalışmalarını fonlamasının yanı sıra yasal lobi faaliyetlerinde bulunma ve siyasi kampanyaları doğrudan etkileme imkânı da tanıyor. Nitekim Brin, kurmuş olduğu vakıf aracılığıyla sağlık araştırmalarına milyarlarca dolar bağışlarken federe hükümetin Kaliforniya’da getirmek istediği milyarder vergisine (Ultra-Millionaire Tax Act of 2026) karşı mücadele eden siyasi oluşumlara da 66 milyon dolar aktararak eyalet siyasetine doğrudan müdahale etti. Bu durum, 501(c)(4) statüsünün “sosyal refah” maksadıyla oluşturulduğu iddiasına rağmen pratikte vergi avantajı sağlamaya ve  kamu politikalarını şekillendirmeye hizmet ettiğinin açık bir örneği.

Transhümanist felsefeyi benimseyen Larry Page ise Sergey Brin’in izlediği yoldan biraz daha farklı bir yol izliyor. Bu maksatla 2013 yılında Alphabet’in çatısı altında Calico (California Life Company) isminde bir biyoteknoloji firması kurdu. Firmanın hedefi “yaşlanma biyolojisini anlamak ve yaşa bağlı hastalıklarla mücadele etmek.” Ne var ki, Calico kurulduğu günden bu yana faaliyetlerini olağanüstü bir gizlilik perdesinin ardından yürütüyor.

Araştırmacılar, Calico’nun çalışmalarını bu denli gizlilik içinde sürdürmesinden rahatsız. Hatta bu konuda farklı sağlık ve araştırma kuruluşları defalarca girişimde bulundu ancak şirket görüşme taleplerini reddetti ve yayınladığı sınırlı sayıdaki bilimsel makaleye göre, herhangi bir ilerleme kaydedemedi. Benzer bir durum, Larry Page’in grip aşısına ilişkin araştırmaları finanse etme biçiminde de göze çarpıyor.

Zuckerberg ve karısının ilgi alanları değiştiği için toplumun en kırılgan kesimlerinden birine verilen hizmet ansızın sonlandırıldı.

Meta (Facebook & Instagram)

Yapboz tahtası olarak görülen kamu okulları ve değişen ilgi alanı

Mark Zuckerberg ve Priscilla Chan tarafından kurulan Chan Zuckerberg Girişimi (CZI), geleneksel vakıf yapısından ziyade olağan bir sermaye şirketi gibi faaliyet gösteriyor ve hücre biyolojisi, kişiselleştirilmiş öğrenme, adalet reformu gibi konulara odaklanıyor. Meta’nın hayırseverliğini öteki firmalarınkinden ayıran temel farksa girişimin, Meta’nın ürünlerinin toplumda yol açtığı zararları, özellikle de gençlerin ruh sağlığı krizini örtbas etme çabalarının bir parçası olması, hatta adeta sırf bunun için kurulmaları.

Zuckerberg’in 2010 yılında, devlet okullarına yaptığı yaklaşık 100 milyon dolar bağışının büyük bir kısmı danışmanlık firmalarına ve yüksek ücret alan yöneticilere gitmiş.

Zuckerberg 2010 yılında, New Jersey Newark’taki devlet okullarına yaklaşık 100 milyon dolar bağışta bulundu. Eğitim sendikaları yapılan bu bağışı, yukarıdan aşağıya dayatılan neoliberal bir okul reformu deneyi olarak adlandırdı. Çünkü asıl amaç, geleneksel kamu eğitimini başarısız ilan ederek özel okul ve performansa dayalı öğretmen değerlendirmesi gibi piyasa modellerini devreye sokmaktı. Ne var ki, bağışın büyük bir kısmının danışmanlık firmalarına ve yüksek ücret alan yöneticilere gitmesi, öğrencilerin de ölçülebilir başarı açısından herhangi bir ilerleme kaydetmemesi nedeniyle proje kısa sürede sona erdirildi.

Newark deneyinin başarısız olması üzerine Zuckerberg ve Chan kendi okullarını kurdu. 2016’da düşük gelirli ailelerin yaşadığı East Palo Alto’da The Primary School (TPS) adında bir okul açtılar ve eğitimle sağlık hizmetlerini birleştiren yenilikçi bir model denediler. Kendisi de çocuk doktoru olan Priscilla Chan, bu seferki projenin uzun vadeli olduğunu belirterek yeterince sabrı olanların elde edecekleri başarıya tanık olacağını söylemekten kaçınmadı. Fakat Nisan 2025’te okulun yegâne finansal kaynağı olan Chan Zuckerberg Girişimi, fonları çekme kararı aldı ve okulun 2025-2026 eğitim yılı sonunda kapanacağı açıklandı. Velilerse durumdan oldukça şikâyetçi çünkü Chan Zuckerberg Girişimi, okulun kurulma aşamasında bütün eğitim masraflarının 2031 yılına kadar kendileri tarafından karşılanacağını belirtmişti.

Milyarderlerin, tıpkı bir şirket yatırımına son verir gibi yüzlerce öğrenciyi ve ailelerini doğrudan etkileyen toplumsal bir hizmeti tek taraflı olarak sona erdirmesi, zengin sınıfların türlü menfaatler uğruna ya da hayırseverliğin aslında ne denli güvenilmez ve demokratik olmayan bir temele dayandığının göstergesi. Okulun kapatılma kararının arkasında yatan asıl nedense kaynakların tamamının bilimsel araştırmalara, daha doğrusu yapay zekâ destekli tıbbi girişimlere yönlendirilmek istenmesi. Başka bir deyişle Zuckerberg ve karısının ilgi alanları değiştiği için toplumun en kırılgan kesimlerinden birine verilen hizmet ansızın sonlandırıldı.

Çiftin son hayırseverlik girişimi olan Biohub ise geçtiğimiz günlerde protein biyolojisi alanında bütün dünyada kullanılabilecek bir model geliştirildiğini duyurdu. Protein biyolojisi üzerine kurulu bu açık kaynak model, evrimsel süreç içinde oluşan protein dizilerinden yola çıkarak yeni ve kararlı proteinler tasarlamayı hedefliyor. Chan, modelin bağışıklık hastalıkları ve kanser üzerindeki tahminlerinin isabetli olduğunu belirtirken Biohub, geliştirmiş olduğu modelleri biyolojik analiz platformları ve kendi sunucuları aracılığıyla araştırmacıların kullanımına sunuyor.

Sosyal bilimcilere göre Biohub gibi şirketlerin odağında yalnızca gen düzenleme türevinden biyomedikal araştırmalar var ancak hastalıkların yayılmasına neden olan ve insan ömrünü kısaltan en önemli etmenler biyolojik değil. İlk sırayı hijyen alırken onu gelir eşitsizliği ve sosyal reformlar gibi biyolojiyle doğrundan ilgili olmayan alanlar izliyor. Biohub’a yöneltilen bir başka önemli eleştiriyse yapay protein tasarlamanın yeni toksinler ya da biyolojik silahlar geliştirmek için kullanılma potansiyeline sahip olması.

Amazon’un hayırseverlik faaliyetlerinin en ironik yanı…

Amazon

Sahte hayırseverlik gösterisi

Jeff Bezos 2018 yılında, Day One Fund isminde 2 milyar dolarlık bir hayırseverlik girişimi başlattı. Fon iki alana odaklandı. Bunlardan ilki evsiz ailelere yardım eden kuruluşlarla birlikte çalışmak, ikincisiyse düşük gelirli bölgelerde okul öncesi eğitim kurumları açmak.

Amazon’un hayırseverlik faaliyetlerinin en ironik yanı, Jeff Bezos’un büyük ölçüde asgari ücretle işçi çalıştıran, sendikalaşmanın baskılandığı, Seattle’da barınma problemiyle mücadele için önerilen vergilere karşı yoğun bir lobi faaliyeti yürüten bir şirketin patronu olması.  Dolayısıyla öteki teknoloji şirketlerinde olduğu gibi Amazon da, kamu tarafından finanse edilmesi gereken sosyal hizmetleri kendi vakfı aracılığıyla finanse ederek ödemesi gereken asıl vergilerden kaçıyor ve aynı zamanda ahlaki aklama yapmış oluyor.

Üstelik eğitim alanında girişimi, özellikle etki değerlendirmesi bakımından ciddi eleştirilere hedef oldu. Zira uzmanlar, okul öncesi eğitim  alanında yapılan büyük ölçekli müdahalelerin çoğu zaman beklendiği gibi kalıcı bir etki yaratmadığını, hatta bazı gruplar üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini belirtiyor. Amazon’un patronunun adeta bir iş projesi ortaya koyarmış gibi okul öncesi eğitim gibi çok önemli bir alanda “okul ağları kurma” hedefiyle yola çıkması, hemen hemen her şeyi salt teoriyle ve parayla çözmeye odaklanan kapitalist mantığın yansımalarından biri.

Yararlanılan kaynaklar
Hindustan Times, Nasdaq, Crunchbase, The Indian Express, Forbes, Infobae, Yahoo Tech, Net Impact, The San Francisco Standart, Vox, The Guardian, Business Insider, Futurism, US News, Independent, Zgcsj, Cnyes,  CNA Taiwan, The Sydney Morning Herald,  Philanthrophy, National Education Policy Center, Crain Currency, The New York Times, Times of India, World Journal, Reuters, BBC, Tech Transparency Project, Malaria World Organization