Edebiyatın Zenginliği ve Sahiciliği

Edebiyat –özellikle roman sanatı– başlangıçtaki çıkış nedenlerinde var olan görevci anlayışı hızla geride bırakırken yalnızca insanlara yararlı olmak ve ahlak ölçütlerini anlatmak, temiz düşünceler iletmek için varolagelmediğini gördü. Karmaşıklaşıp zenginleşen hayatın imgeleri edebiyatı zenginleştirdi ve insanlar hayatın herhangi bir alanında göremedikleri derinliği bu imgelerle keşfetti.

Roman sanatı yaratıcı yazarın zihni içinde çoğalttığı gerilimlerin çözümlerinin de arandığı bir uzam içinde oluşur. Biz, yani okurlar da anlatılanlardan bunun için etkileniriz. Gerilimin izini süren okuma yazarın bıraktığı yere tutkuyla odaklanır ki soyutlamanın metnin bütün gizlerini çözen sihrinin çekimine kapılsın, o çekimin kazanımlarıyla başka okumalara yönelsin. O okur artık romanın hikâyesinde anlatılan kişilerin ruhsal gelgitlerini, ahlak çatışmalarını, düşüşleri ve çıkışları, kişiler arasındaki ilişkileri, aşkları ve nefretleri, suç kavramını, siyasal ya da tarihsel zamanları, dönüşüm anlarını, olayları birbirine bağlayan nedenleri çözmeye çalışan bir gerilimi yaşamaktadır. Gerçek hayatımızda bunları art arda ya da bir arada görmek ne kadar zorsa anlatıların dünyasında dolaşırken onlarla karşılaşma şansı o kadar çoktur. Italo Calvino yaratıcı okuma içinde bu yaşadığımıza çizgisel gerilim diyor. Farklı katmanlarda yaşansa da çözümleri önümüzde yatay bir düzlemde yayılır.

Dickens, Balzac, Stendhal, Tolstoy’un romanlarında kurulmuş ve gerçek hayatla güçlü bağları olan sağlam hikâyelerin başından sonuna hareketi, inişli çıkışlı olsa da, tarihin içinden bildiğimiz hayatlara benzeyen bir çizgide ilerler. Conrad’ın büyük serüvenlerinde yaşananlar akarsu gibidir, benzerleri pek anlatılmamıştır ve nedense bizde az okunan Nostromo gibi büyük bir romanın da yazarı o.

Moby Dick ya da Anna Karenina’nın hikâyeleri aydınlıktan karanlığa giderken ruhların bir bir çözülmesi gereken farklı katmanlarını anlatsa da, hikâyenin ucunu okurun zihnine terk eder, orada zenginleşerek sürmeyi amaçlamışlardır. Üç İstanbul ya da İnce Memed gibi romanlar da roman sanatının en çok denediği yolu izleyip aydınlıktan karanlığa sürüklenen büyük hikâyeler anlatır bize. Dostoyevski, dönemin içindeki az sayıda örnekten, daha farklı bir yerde, karanlığın içinden başlayıp karanlığın içinde biten romanlarıyla aslında bir başka boyutu gösteriyordu.

Sonunda geçmişten bugüne yaratılmış anlatıların hemen tümünün aydınlıktan karanlığa gittiğini biliyoruz. Üstünde pek durulmamış bir alan bu. Demek ki karanlıktan aydınlığa giden hikâyeler çok az ve sanırım bunun nedeni gerçek hayatla uyumsuz oluşu – mutsuzluğa gidenlerin çokluğu yanında, mutluluğa gidenlerin çok az oluşundan mı?

Unutmayalım: iyi romanlar yeniden okunmak için yazılmıştır.

Edebiyat –özellikle roman sanatı– başlangıçtaki çıkış nedenlerinde var olan görevci anlayışı hızla geride bırakırken yalnızca insanlara yararlı olmak ve ahlak ölçütlerini anlatmak, temiz düşünceler iletmek için varolagelmediğini gördü. Karmaşıklaşıp zenginleşen hayatın imgeleri edebiyatı zenginleştirdi ve insanlar hayatın herhangi bir alanında göremedikleri derinliği bu imgelerle keşfetti.

Yazar gerçek hayattan yararlanırken ona çarpıp dibine düşerek değil, aynanın içinden geçerek yaratmaya çalışır. Anna Karenina ya da Goriot Baba’yı, Kızıl ile Kara’nın Julien Sorel’ini, Dostoyevski’nin Baba Karamazov’unu ve Raskolnikov’unu, Oblomov’u, İnce Memed’i, Adalet Ağaoğlu’nun Aysel’ini okumak, insan ruhunun derinliğinin nasıl yaratılabileceğini görmek isteyen her yazarın birden çok kere içinden geçmek zorunda olduğu romanlar ve kişiler olmalı. Unutmayalım: iyi romanlar yeniden okunmak için yazılmıştır.

Romanın görsel imgelere ya da sözcüklerin anlamına dayalı, başlıca iki büyük anlayışa ayrıldığını belirtebiliriz. Desen: Joey Guidone

Neyi, Nasıl Yazmak ve Okumak

Yaratıcı yazar için neyi, nasıl yazacağım sorusundan daha önemli soru var mı. Başkalarının göremediği ayrıntıları bulmaya çalışmanın yaratıcı yazının ahlakı olduğunu bilmek, kapıyı aralayabilir, iki adım atıp odaya girmek içinse onların nasıl kullanılacağı sorusunun kendimize özgü karşılıklarını bulmak gerekir. Ne yazılacağı daha çok gerçek hayata dönerek bulunurken nasıl yazılacağı kitaplardan öğrenilir. Kimilerince Dostoyevski’nin en önemli romanı Suç ve Ceza’dır, bir antikahraman olan Raskolnikov’un ruhsal ve düşünsel fırtınalarının benzersizliği yüzünden. Dostoyevki’nin en karmaşık ve gizemli kişiliği Raskolnikov olabilir, o belki de edebiyatın yarattığı en sıra dışı kurmaca kişidir, onu böyle okumanın sakıncası da elbette yok. Oysa bana öyle geliyor, Karamazov Kardeşler çok katmanlı, çok kişili, dolayısıyla çok renkli hikâyesi ve getirdiği sorunlarla Dostoyevski’nin en önemli romanı. Öte yandan sonunda o ya da bu, önemli değil, yaratıcı yazar, romanın bütün öğeleriyle birlikte oluşturduğu bütüncül yapıyı görmek için Karamazov Kardeşler’e yönelirken insanın psikolojik derinliğindeki karmaşanın nasıl oluştuğunu görmek için Raskolnikov’a bakabilir.

Yaratma eyleminin herhangi bir eylemle karşılaştırılamayacak kadar olağanüstü dünyalar kurma ve bizi içine çekme becerisinin çekiciliği…

Italo Calvino, romanda görselliğin Stendhal ve Balzac ile başladığını –bence onlara Tolstoy’u da eklemek gerekir–, Flaubert ile söz ve imge arasında kusursuz ilişki noktasına ulaştığını belirtiyor –ona aynı yılların yazarı Dostoyevski’yi eklemek gerekir–. Demek romanın görsel imgelere ya da sözcüklerin anlamına dayalı, başlıca iki büyük anlayışa ayrıldığını belirtebiliriz. Romancılar da çoğu kez yazdıklarını bu iki anlayışın, tam içinde olmasa da çevresinde dolaşarak oluşturur.

Soyutlama yetisinin getirdiği imgelerle yaratılan unutulmaz roman kişileri, kurmacadır kurmaca olmalarına ama bazen gerçek kişilerden daha gerçek olduklarını da yadsıyabilir miyiz. Neredeyse bizden sahici, karmaşık kişilerden söz ediyoruz. Yukarıda adlarını saydıklarım hep böyle değil mi; belki bütün hayatımız boyunca o denli karmaşık ilişkiler, çatışmalar, sorunlar içinde yaşamıyoruz, biz onlardan daha sıradan insanlar olabiliriz.

Peki, yazarın kendisinden derinlikli insanlar yaratma güdüsü? Yaratma eyleminin herhangi bir eylemle karşılaştırılamayacak kadar olağanüstü dünyalar kurma ve bizi içine çekme becerisinin çekiciliği…

Geçen yüzyıllar içinden bugüne kalan sıra dışı, gerçek kişiler büyük romanların belkemiğine oturmuştur. Yorklu denizci Robinson Crusoe’nun iki yüz yıl önce yayımlanan hikâyesi, ıssız ada hikâyelerinin gözde olduğu bir zamanda yayımlanmıştı. Neler düşündüğünü bilmiyorum ama yazarı kendisini göstermeye bile gerek duymamış. Gerçek bir kazazede olan İskoçlu denizci Alexander Selkirk’in ıssız adadaki dört yıllık hayatı, alçakgönüllü yazar Daniel Defoe’nun ilgisini çekince, sömürgeci düşüncelerin de içine sızdığı, dünya edebiyatının en önemli başyapıtlarından birinin doğmasına neden olmuş.

Modernizmin özellikle yirminci yüzyılın başındaki bu büyük dönüşümü, çoğu kez küçük hayatları anlatan büyük romanlar çağı olarak da okunabilir. Desen: Craig Frazier

Değişim İçinde Dil de Var

Hayat değiştiği gibi, roman da değişiyor. Yüz yıldan daha uzun bir geçmiş, kapitalizmin dünyayı yerinden oynattığı zamanlar. Bu büyük değişimin getirdiği yeni toplumsal ilişkileri ve yeni insanı merkezine çeken bir yaratım biçimi oluşmaya başlarken roman sanatı –ve roman kahramanları– yaşanan değişimle birlikte toplumsal ilişkilerle ilgili asal sorunları temsil yeteneğinden uzaklaşıyordu. Yirminci yüzyılın ertesinde edebiyat artık kurmaca karakterlerin kimlik kazanma uğraşı içinde yükselmeye başladı. İnsana ve onun psikolojisine odaklandıkça hayata ilişkin anlatılamayacak hiçbir şey olmadığı da görüldü. Modernizmin özellikle yirminci yüzyılın başındaki bu büyük dönüşümü, çoğu kez küçük hayatları anlatan büyük romanlar çağı olarak da okunabilir.

Yakın geçmişimizde, Roberto Bolaño, vazgeçemeyeceğimiz ve unutamayacağımız Şilili, “ben edebiyattan ibaretim” dememiş yazarlardan ama o da yaşadıklarından edebiyat yaratan yazarlardandı. Sanırım bugün aradığımız edebiyat bu köprüden geçmek zorunda. Hakikatin yerine geçen bir hakikat yaratmak biçiminde de anlayabiliriz bunu.

İkinci bir gerilimi de dikey olanda, dili başta olmak üzere, yazınsal bir metni yapan biçimsel öğelerde yaşar yazar. Yazarın ne yazdığının değil de nasıl yazdığının, okurun ne okuduğunun değil de nasıl okuduğunun asıl kaygı olduğu bir zaman, edebiyatın gerçekten ne olduğunun anlaşıldığı zaman olacaktır ki, bunu bir ütopya saymayalım. Topyekûn bir toplum mühendisliği gerekmiyor bunun için; bir toplumun çoğunluğunun doğru okumayı öğrenmesi, bugün değilse de gelecekte elbette olasıdır. O zaman geldiğinde hayatı değiştiren manivela toplumun kendisi olacaktır.

Bir de şu var: Edebiyatın, gücünü sözcüklerden alan ve hiçbir kalıba sığmayacak soyut dil biçiminin yanına benzer soyutlamalarla kendini dışavuran müziğin dil biçimini koyalım ve bugüne dek onlarla nasıl bir alışveriş ve yakınlık içinde olduğumuzu sorgulayalım. Çünkü bu ikisi bütün sanatların önünde duruyor ve bu olanak pırıltısını kaybediyor mu, düşünelim.

Edebiyatın diliyle günlük konuşma dili arasındaki uzaklığı ortadan kaldıran anlayışlar, –onlara postmodernlerin bütün sınırları ve ölçütleri kaldırmaya çalışan düzeyi de eklendi– edebiyatın ne olduğunun anlaşılmasını önleyecek bir perde çekiyor. Oysa dil olmadan edebiyat olmaz. Bu sözün içini de o dilin bütün dillerden daha zengin ve olanaklı oluşu doldurur.

Başlıktaki desen: Quint Buchholz