Google Raporu – İktidarın, Otoritenin ve Gözetimin Algoritması: Google Nasıl Bir Güce Dönüştü?

Google’ın tek taraflı olarak belirlediği gizlilik politikasına göre –herhangi bir Google hizmetini kullandığınız an bunu kabul etmiş olursunuz– Google sizin hakkınızda topladığı bilgileri devlet kurumları da dahil olmak üzere neredeyse herkesle paylaşabilir. Ama sizinle asla paylaşmaz.
Hazırlayan: Fulya Kılınçarslan

Google 1998 yılında Kaliforniya’da kurulduktan kısa bir süre sonra “Don’t be evil” (“Kötü olma”) ilkesini benimsedi ve bu ifade hem şirket mottosu hem de kurumsal kimliğinin parçası haline geldi. Aslında Don’t be evil ifadesi kurucuların kendine yönelttiği bir uyarı ve aynı zamanda tüketiciye yönelik açık bir taahhüttü: Kullanıcı verilerini kötüye kullanmamak, arama sonuçlarını manipüle etmemek ya da kâr amacıyla kamu yararını zedelememek.

Ancak şirket büyüdükçe reklamcılık, veri toplama, tekelci uygulamalar, devletlerle işbirliği ve içerik denetimi gibi alanlarda aldığı kararlar bu sloganla çelişmeye başladı. 2015 yılında da çatı şirket Alphabet’in kurulmasıyla birlikte artık işlevsiz kalan Don’t be evil mottosu terk edildi ve yerini Do the right thing ifadesine bıraktı. Yani: “Doğru olanı yap.”

Böylece Google etik ilkeler açısından kendi kendine üstlendiği toplumsal sorumluluğu ya da hesap verilebilirliği bir kenara kaldırıp mevcut bağlama, koşullara ya da şirketin kendi iç işleyişine göre yorumlanabilecek göreceli bir etik çerçeve benimsemiş oldu.

İnsanlık bilgiye olan bütün erişimini kâr amacı güden, üstelik hükümetlerle işbirliği içinde olan ve silah endüstrisine yatırım yapmaktan çekinmeyen tek bir Kaliforniya şirketinin eline teslim etmekle tarihin en büyük güven oyununu oynamıyor mu?

Şirket bugün dünya genelinde yaklaşık 5 milyar kullanıcıya hizmet veriyor. Her gün ortalama 14 milyar aramayı işlediğini ve Google Search’ün, yani bildiğimiz klasik Google arama motorunun dünyanın en çok ziyaret edilen web sitesi olduğunu düşünürsek Google artık sadece bir şirket ismi değil. Kimine göre en temel bilgi kaynağı haline gelen internet dünyasının giriş kapısı, kimine göre modern hayatın vazgeçilmesi mümkün olmayan dijital altyapısı.

Ama bütün bu güzellemeleri ve ABD merkezli bir şirketin elektrik ya da su alt yapısı gibi hayatın vazgeçilmez bir parçası olarak görülmesine neden olan illüzyonları bir kenara bırakırsak aslında Google, bizden aldığı icazetin ötesine geçerek ördüğü görünmez ağlarla bütün hayatımızı kuşatan ve kasıtlı zihin kontrolüyle düşüncelerimizi şekillendirmeye talip olan bir sermaye şirketi.

Dolayısıyla kötülük endüstrisinin ayrılmaz bir parçası haline gelen öbür sermaye şirketleri nasıl hareket ediyorsa o da öyle hareket ediyor ve yaratmaya çalıştığı iyilik illüzyonuyla hepimizi, sahip olduğu güç ve erişimin yalnızca insanlık adına kullanıldığına inandırmaya çalışıyor.

Peki insanlık bilgiye olan bütün erişimini kâr amacı güden, üstelik hükümetlerle işbirliği içinde olan ve silah endüstrisine yatırım yapmaktan çekinmeyen tek bir Kaliforniya şirketinin eline teslim etmekle tarihin en büyük güven oyununu oynamıyor mu?

Şimdi gelin, hep birlikte Google’ın o renkli, cıvıl cıvıl logosunun ardından neler olup bittiğine şöyle bir göz atalım.


Savaş Endüstrisine Yapılan Yatırım

ABD Savunma Bakanlığı Nisan 2017’de, yapay zekâ ve makine öğrenimini askeri amaçlarla kullanmayı öngören Project Maven isminde bir program başlattı. Maven projesinin temel hedefi insansız hava araçlarından, uydulardan ve başkaca sensörlerden gelen verilerin yapay zekâ aracılığıyla analiz edilmesi ve böylece potansiyel hedeflerin belirlenmesi için gereken istihbarat sürecinin hızlandırılmasıydı.

Google 2017 sonlarında bu projeye dahil oldu. Sunacağı katkı, insansız hava araçlarının topladığı görüntülerin tanımlanıp sınıflandırılabilmesi için yapay sinir ağları oluşturmak ve eğitmek için kullanılan Tensor Flow gibi yazılımlarla algoritma geliştirmekti. Ancak savunma bakanlığıyla yapılan ve gizli bilgi kapsamında yer alan bu sözleşmenin ayrıntıları bir şekilde içeriye sızdı ve 2018 başlarında Google çalışanlarının büyük bir bölümü yapay zekâ teknolojisinin askeri amaçlarla kullanılmasına karşı çıkarak bu konudaki tepkilerini yüksek sesle dile getirmeye başladı. Meselenin gündeme taşınması uzun sürmedi. Kamuoyundaki tepki yükselip şirkette istifalar artınca Google mecburen geri adım attı ve savunma bakanlığıyla sözleşmesini yenilemeyeceğini açıkladı.

Askeri silahlar ve gözetim teknolojisi için yapay zekâ geliştirmeme taahhüdü kaldırılarak yerine yapay zekâ teknolojisinin uluslararası hukuk ve insan hakları çerçevesinde kullanılacağına dair daha esnek bir yaklaşım getirildi.

Fakat Google 2025 yılında yapay zekâyı nasıl kullanacağına ilişkin yönergeleri yeniden düzenledi ve Maven hadisesinden sonra yayınlamış olduğu Yapay Zekâ İlkeleri belgesinde önemli değişiklikler yaptı. Daha önceki sürümlerde açıkça belirtilmiş olan, “Yapay zekâyı silahlar, gözetim ve ciddi zarara yol açabilecek uygulamalar için geliştirmeyecek ve yapay zekâyla bağlantılı olarak bu konulara ilişkin çalışmalara katılmayacağız” gibi maddeler kaldırıldı ya da yumuşatıldı.

Yapılan son güncellemeyle birlikte AI etik ilkeleri sayfasından askeri silahlar ve gözetim teknolojisi için yapay zekâ geliştirmeme taahhüdü kaldırılarak yerine yapay zekâ teknolojisinin uluslararası hukuk ve insan hakları çerçevesinde kullanılacağına dair daha esnek bir yaklaşım getirildi.

Atılan bu adım, Google’ın kendi geliştirmiş olduğu yapay zekâ teknolojisini hükümetlerin ve ulusal güvenlik kurumlarının hizmetine sunabileceği anlamına gelse de şirket kendi yayınlamış olduğu bir blog yazısında bu değişikliği savundu, hatta ulusal güvenlik söz konusu olduğunda ticari işletmelerin yapay zekâ destekli savaş teknolojileri alanında demokratik hükümetlerle birlikte çalışması gerektiğini belirtti.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nde kıdemli yapay zekâ araştırmacısı olarak görev yapan Anna Bacciarelli ise küresel bir sektör liderinin kendi koymuş olduğu kırmızı çizgiyi terk ederek önceki taahhüdünün tam aksi yönde bir prensip benimsemesinin endişe verici olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Teknoloji söz konusu olduğunda sorumluluk bilincine sahip bir liderliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.”

Tekelcilik ve Piyasa Hâkimiyeti

Google ilk hizmeti olan arama motorunun başarısının ardından hızla büyüdü ve sunduğu hizmetlerle çoğu sektörde baskın hale geldi.

• Şirketin 2024 yılındaki toplam geliri 348,16 milyar ABD doları, bu tutarın 264,59 milyar dolarlık kısmını reklam gelirleri oluşturuyor. Çatı firma Alphabet tarafından yayınlanan son finansal tablolara göre şirketin Eylül 2025 itibariyle dokuz aylık kümülatif geliri 289 milyar dolar. Birçok finans kuruluşu Alphabet’in 2025 yılı toplam gelirinin 390-410 milyar dolar aralığında gerçekleşmesini beklerken net kârın 100 milyar doları geçeceği belirtiliyor. Bu, 2024 rakamlarıyla karşılaştırıldığında %10 büyüme anlamına geliyor. Şirket küresel arama motoru pazarında hâlâ açık ara lider konumda. Arama motoru alanında pazar payı %90. Yani yapılan her on aramadan dokuzunda Google tercih ediliyor, kalan %10’luk kısımsa Yandex, Bing gibi öteki arama motorlarınca paylaşılıyor.

• Google’a yönelik tekelcilik suçlamalarının temeli de genellikle piyasa hâkimiyetine, daha doğrusu piyasadaki hâkim durumunu rakipleri baskılayacak ya da engelleyecek biçimde kötüye kullanmasına dayanıyor. Bu konuyla ilgili rekabet hukuku kapsamında Google’a karşı çok sayıda dava açılsa da içlerinde en önemlisi ABD Adalet Bakanlığı’nın on bir eyaletle birlikte 2020 yılında açtığı ve daha sonra otuz beş eyaletin koalisyon halinde açtığı aynı konulu başka bir davayla birleşen United States v. Google LLC (2023–2025) Antitröst Davası.

Davacı taraflar Google’ın piyasa üzerindeki hâkimiyetinin sahip olduğu üstün teknolojiden değil, çevrimiçi arama motoru ve dijital reklam pazarlarında rekabeti engellemek amacıyla akdedilen dışlayıcı anlaşmalardan kaynaklandığını ileri sürüyor.

Davada asıl tartışma konusu, Google’ın arama hizmetini akıllı telefonlarda ve internet tarayıcılarında varsayılan seçenek haline getirmek için cihaz üreticileriyle yaptığı özel anlaşmalar ve bu anlaşmalar kapsamında ödediği yüksek meblağlar. Adalet Bakanlığı tarafından yapılan tespitlerse bu iddiaları doğrular nitelikte. Ve bakanlığın şu ifadesi gerçekten dikkat çekici: “Sonuç itibariyle piyasada o kadar baskın bir konum elde etti ki, ‘Google’ kelimesi yalnızca şirketi ya da arama motorunu tanımlayan bir isim olmaktan çıkıp sözlüklerde ‘internette arama yapmak’ gibi net bir karşılığı olan bir fiil haline geldi.”

Google’ın arama pazarındaki hâkim gücünü kötüye kullandığı ve kendi hizmetlerinden biri olan Google Shopping’i arama sonuçlarında sistematik olarak ön plana çıkardığı belirtildi.

Mahkeme geçtiğimiz yıl şubat ayında Google’ın reklam sunucusu (DFP) ve reklam borsası (AdX) gibi önemli bileşenleriyle rekabeti engelleyici şekilde pazar hâkimiyeti kurduğunu, rakiplerin piyasaya girişini zorlaştırdığını ve bu suretle hem yayıncıları hem de reklam verenleri olumsuz etkilediğini tespit etti. Bu kararla birlikte şirketin tekelleşme kastı içeren davranışlarda bulunduğu Sherman Antitröst Yasası çerçevesinde kabul edilmiş oldu ve Google’ın bazı iş uygulamalarını değiştirmesi ya da iş kollarını satması yönünde çeşitli yaptırımlar talep edildi. Şu an temyiz aşamasında olan ve küresel rekabet hukuku açısından emsal teşkil edecek bir mücadele olarak görülen bu davadan nasıl bir karar çıkacağıysa merak konusu.

• Avrupa’daysa AB Komisyonu’nun Google hakkında yürüttüğü rekabet soruşturmalarından iki tanesi sonuçlandı. Bunlardan ilki AT.39740 – Google Search (Shopping) dosyası kapsamında incelenen başvuru. İddia, Google’ın arama pazarındaki hâkim gücünü kötüye kullandığı ve kendi hizmetlerinden biri olan Google Shopping’i arama sonuçlarında sistematik olarak ön plana çıkardığı.

İddia, AB Rekabet Hukuku hükümleri çerçevesinde incelendi ve piyasadaki hâkim durumun kötüye kullanıldığı gerekçesiyle Google aleyhine 2,42 milyar euro para cezasına hükmedildi.

İkinci başvuruysa AT.40099 – Google Android dosyası. Bu başvuru kapsamında Google’ın Android pazarındaki hâkimiyetini kötüye kullandığı, şirketin cihaz üreticileriyle yaptığı lisans anlaşmaları çerçevesinde Google Search ve Chrome’un cihazlara önceden yüklenmesi ve silinememesi şartını eklediği, bu anlaşmalara istinaden yasadışı teşvik ödemeleri yaptığı, rakip işletim sistemlerinin gelişimini ve yaygınlaşmasını engelleyerek piyasa rekabetini büyük ölçüde kısıtladığı ve tüketici tercihlerini kendi lehine yönlendirdiği tespit edildi.

Komisyon hâkim durumun kötüye kullanıldığına karar vererek Google aleyhine 4,34 milyar euro para cezasına hükmetti. Google’ın yaptığı itirazlar her iki başvuru açısından kabul görmedi ve söz konusu kararlar AB Adalet Divanı tarafından onanarak kesinleşti.

Benzer şekilde Türkiye’de Rekabet Kurumu, Google’ın reklam sunucusu pazarındaki hâkim durumunu kötüye kullandığı ve haksız avantaj sağladığı gerekçesiyle başlattığı soruşturma neticesinde şirket aleyhine 2,6 milyar TL tutarında idari para cezasına hükmetti.

 

Seçim zamanı belli bir adayı ön plana çıkaran arama sıralamaları, kararsız seçmenlerin oy tercihlerini %20 ya da daha fazla, bazı demografik gruplardaysa %80 oranında etkiliyor, hatta değiştiriyor.

Dijital Manipülasyon

Amerikan Davranışsal Araştırma ve Teknoloji Enstitüsü’nde Kıdemli Araştırma Psikoloğu ve aynı zamanda Psychology Today dergisi eski baş editörü Robert Epstein ile Stanford Siber Politikalar Merkezi araştırmacılarından Ronald E. Robertson’un yapmış olduğu çalışmalar dijital platformların, özellikle de arama motorları ve sosyal medya algoritmalarının insan davranışlarını yönlendirebildiğini ortaya koydu. Bu duruma Arama Motoru Manipülasyon Etkisi (Search Engine Manipulation Effect, SEME) adı veriliyor ve bahse konu etki bilinçaltı düzeyde çalışsa da kullanıcı kararlarını doğrudan etkileyebiliyor.

Üstelik şu an dünya genelinde dijital manipülasyonun engellenmesine yönelik herhangi hukuki bir düzenleme olmadığından, teknoloji firmaları bu hukuk boşluğunu kötüye kullanmaktan çekinmiyor. Örneğin Ulusal Bilimler Akademisi Bildirilerinde yayımlanan son araştırmalara göre seçim zamanı belli bir adayı ön plana çıkaran arama sıralamaları, kararsız seçmenlerin oy tercihlerini %20 ya da daha fazla, bazı demografik gruplardaysa %80 oranında etkiliyor, hatta değiştiriyor.

Google bir seçimde bir adayı desteklerse, kararsız seçmenler üzerindeki etkisi seçim sonucunu kolayca değiştirebiliyor.

Doktor Robert Epstein, oluşan bu etkinin yeni bir zihin kontrol biçimi olduğunu ve işleyişindeki mantığı anlayabilmek için arama motorlarına, özellikle de Google’a bakmamız gerektiğini söylüyor:

“Google bize aradığımız bilgiyi neredeyse ânında sunmakta çok başarılı. Ve nasıl oluyorsa genellikle aradığımız yanıtı, vermiş olduğu listenin ilk sıralarında hemen buluyoruz. Aslında bu sıralı liste o kadar iyi ki, tıklamalarımızın yaklaşık %50’si ilk iki öğeye, %90’ından fazlasıysa ilk sayfada listelenen ilk on öğeye gidiyor. Binlerce sayfadan oluşan öteki sonuç sayfalarına bakanlarsa azınlıkta. Google milyarlarca web sayfası içinden hangilerini arama sonuçlarımıza dahil edeceğine ve bunları nasıl sıralayacağına kendisi karar veriyor. Bu kararları neye göre aldığıysa tıpkı Coca-Cola’nın formülü gibi dünyanın en iyi saklanan sırlarından biri. Bu da şirketlerin her yıl milyarlarca dolar harcayarak Google algoritmasını kandırmanın bir yolunu aramalarına sebep oluyor. Pew Araştırma Merkezi’ne göre, Google, Amerika’daki internet aramalarında tekel konumunda. Dolayısıyla, Google bir seçimde bir adayı desteklerse, kararsız seçmenler üzerindeki etkisi seçim sonucunu kolayca değiştirebiliyor. Özellikle seçim zamanı kullanıcılar, tarafsız olduğunu düşündükleri arama sonuçları, öneriler ve sıralamalar vasıtasıyla belli fikirlere, adaylara ve tercihlere yönlendiriliyor. Üstelik kullanıcı, manipülasyon etkisinin farkında olmadığından bunu bilinçli bir propaganda gibi algılamıyor ve direnç göstermiyor. Algoritmik yönlendirme kişiye özel, geçici ve iz bırakmayan bir yapıya sahip olduğundan denetlenmesi zor ancak seçim gibi demokratik süreçler söz konusu olduğunda görünmez bir güç yaratma potansiyeline sahip.”

Nihayetinde seçimler yalnızca halkın vermiş olduğu oylarla ilgili değil. Günümüzde politik bilinç giderek zayıfladığından ve kitle açısından bakıldığında gerçek anlamıyla ideolojik eğilimlerinden söz etmek giderek daha güç hale geldiğinden, seçim zamanı oy dağılımını asıl etkileyen, algı oluyor. Ve büyük teknoloji şirketleri insanların görüşlerini şekillendirebilirse pekâlâ kimin kazanacağını da belirleyebilir.

Google algoritması kullanıcıları hâlâ iklim felaketinden eşcinselliğe kadar pek çok konuda hatalı bilgiler içeren ya da aşırı sağ eğilimlere sahip sitelere yönlendiriyor.

Bunun en somut örneklerinden biri de Cambridge Analytica skandalı. Seçmen davranışını analiz etmek üzere kurulmuş bir veri analiz şirketi şirketi olan Cambridge Analytica hem Donald Trump’ın 2016 seçimlerindeki kampanya ekibiyle hem de İngiltere’deki Brexit yanlısı tarafların kampanya ekipleriyle çalıştı. Firma 2016 ABD seçimleri öncesinde milyonlarca ABD’li seçmenin Facebook profilini topladı ve bu verileri kullanarak seçmenlerin sandıktaki tercihlerini tahmin etmek ve etkilemek maksadıyla geniş kapsamlı bir yazılım geliştirerek kullanıcıları manipüle etti.

Google uzun zamandır arama sonuçlarının objektif, bağımsız ve insanlar tarafından değiştirilmemiş olduğunu savunuyor. Ancak, Wall Street Journal’ın 2019 yılında yapmış olduğu bir araştırma Google’ın sözlerinin gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Bu araştırmaya göre Google, arama algoritmasını değiştirdi ve e-Bay, Amazon ve Facebook gibi büyük web sitelerini destekleyecek nitelikte bazı düzenlemeler yaptı. Ama düzenlemeler bu kadarla da kalmıyor çünkü otomatik tamamlama önerileri ve öne çıkarılan alıntılar “tartışmalı konuları” gizleyecek, listelemede en alt sıralara atacak biçimde yeniden tasarlandı. Üstelik yasal bir zorunluluk olmamasına rağmen bazı siteler kara listeye alındı.

Aradan geçen sürede Google, bu tip eleştirilere yanıt vermek yerine eleştirilerin doğruluğunu kanıtlar mahiyette yeni düzenlemeler yapsa da algoritması kullanıcıları hâlâ iklim felaketinden eşcinselliğe kadar pek çok konuda hatalı bilgiler içeren ya da aşırı sağ eğilimlere sahip sitelere yönlendiriyor. Google’ın arama sonuçlarında kullanıcılara gerçekten değer sağlayan içeriklerin üst sıralarda yer alabilmesi için 2023 yılında yaptığı faydalı içerik güncellemesiyse beklenen sonucu vermek şöyle dursun, küçük internet yayıncılarını %95 oranında trafik kaybına uğrattı. 2023 güncellemesi neticesinde New York Magazine’in internet trafiği %32 oranında düşerken Urban Dictionary’nin sayfa görüntüleme sayısı 18 milyon azaldı. Buna karşın Reddit’in trafiği %126 oranındaki artarken aynı artış Quora, Instagram, LinkedIn ve Wikipedia gibi büyük web sitelerinde de görüldü.


Gizlilik ve Veri Toplama

Doktor Robert Epstein’a göre Google’ın tek taraflı olarak belirlediği gizlilik politikasına göre –herhangi bir Google hizmetini kullandığınız an bunu kabul etmiş olursunuz– Google sizin hakkınızda topladığı bilgileri devlet kurumları da dahil olmak üzere neredeyse herkesle paylaşabilir. Ama sizinle asla paylaşmaz. Google’ın gizliliği kutsalken sizin gizliliğiniz yok denecek kadar azdır. Peki Google ve gizlilik politikalarındaki ifadeyi kullanırsak “birlikte çalıştığı taraflar” sizin hakkınızda topladıkları bilgiyi kötü amaçlarla –örneğin manipüle etmek ya da belli bir davranışa zorlamak gibi– kullanabilir mi? Buna engel olabilecek herhangi yasal bir düzenleme mevcut değil. Ama neyse ki toplanan verilerin kâr elde etmek amacıyla kullanılmasının ya da üçüncü taraflarla paylaşılmasının (satılmasının) yasal bir karşılığı var.

Google internet bağlantısı olan bütün cihazlar üzerinden tüketicinin konumunu ve hareketini takip edebiliyor. Kişinin kimliğini, rutinlerini, hatta tercihlerini ortaya çıkaran bu takip, reklam ve pazarlama alanında büyük bir avantaj sağlıyor.

2018 yılında yayınlanan bir Associated Press makalesine göre: “Google, nereye gittiğinizi o kadar çok bilmek istiyor ki, açıkça kaydetmemesini söyleseniz bile hareketlerinizi kaydediyor.” Associated Press’in yapmış olduğu araştırma, siz Google’a konum verilerinizi işleme izni vermeseniz bile verilerinizin izlendiğini ve kaydedildiğini gösteriyor.

Google’ın topladığı başka pek çok veri gibi, konum verileri de çevrimiçi reklamcılık işinin en önemli unsurlarından biri çünkü şirket bu verileri, ayrıntılı kullanıcı profilleri oluşturmak amacıyla kullanıyor.

Kullanıcılar internete ne şekilde bağlanırsa bağlansınlar Google internet bağlantısı olan bütün cihazlar üzerinden tüketicinin konumunu ve hareketini takip edebiliyor. Kişinin kimliğini, rutinlerini, hatta tercihlerini ortaya çıkaran bu takip, reklam ve pazarlama alanında büyük bir avantaj sağlıyor. 2017 yılında Quartz tarafından yapılan oldukça kapsamlı bir araştırma, o dönem Android işletim sistemi kullanan akıllı telefonların, konum belirleme kapalı olsa bile kullanıcıların konumları da dahil olmak üzere büyük miktarda veriyi Google’a gönderdiği ortaya çıkmıştı. Google, Android işletim sistemini kullanan cihazların yakınındaki baz istasyonlarının konumunu adres olarak topluyor ve çatı şirket olan Alphabet, bu sayede mobil işletim sistemini kullanan herkesin hareketini izleyebiliyor.

Aynı meselenin farklı zaman aralıklarında sürekli gündeme gelmesi ve kullanıcı şikâyetlerinin artması dolayısıyla Google hakkında bir savcılık soruşturması başlatıldı ve soruşturma neticesinde şirket, “kullanıcılarını konum verisi toplama ayarları konusunda yanıltarak veri gizliliğini ihlal ettiği” dolayısıyla kırk eyalette en az 391,5 milyon dolar ödemeye mahkûm edildi.

Algoritmik Önyargı

South Florida Üniversitesi’nde bilgi sistemleri doçenti olan Varol Kayhan’a göre, Google’ın insafına kalmış durumdayız. Öyle ki kararsız seçmenler Google’a başvurduğunda aynı soruyu sorsalar bile farklı yanıtlar alıyorlar. Fakat bu sorun yalnızca politikayla ya da seçimlerle sınırlı değil. Komplo teorileri, o an gündemde olan tartışmalı herhangi bir konu, hatta tıbbi bilgiler bile bu durumdan etkileniyor.

Arama motoru optimizasyonu (SEO) ve dijital performans izleme alanında uzmanlaşmış bir SEO yazılım platformu olan Dragon Metrics’in dijital pazarlama direktörü Sarah Pokorná, Google’ın yegâne misyonunun insanlara istediği bilgiyi vermek olduğunu ancak insanların duymak istediği yanıtların her zaman faydalı bilgi olmayabileceğini belirtiyor. İşi gereği uzun süredir Google’ın arama sonuçlarının inceleyen Pokorná, özellikle sağlık söz konusu olduğunda Google’ın objektif olmadığını, kullanıcının talebine göre sonuçları değiştirdiğini ve bu şekilde kullanıcıları kendine bağımlı kıldığını fark etti.

Mesela “link between coffee and hypertension” (kahve ve hipertansiyon arasındaki bağlantı) şeklinde bir arama yaptığınızda karşınıza ilk çıkan, Mayo Clinic’teki bir makaleden yapılan alıntı oluyor: “Yüksek tansiyonunuz olmasa bile kafein kan basıncınızda kısa süreli bir artışa neden olabilir.”

Google aramalarınızla –özellikle de aramalarınızı İngilizce yapıyorsanız– genelde doğru bilgiye değil, sizi onaylayacak bilgiye ulaşıyorsunuz.

Arama cümlenizi değiştirip “No link between coffee and hypertension” (kahve ve hipertansiyon arasında bir bağlantı yok) şeklinde zıt yönde bir arama yaptığınızdaysa yine aynı makaleden alınan çelişkili bir sonuçla karşılaşıyorsunuz: “Kafeinin kan basıncı üzerinde uzun vadeli bir etkisi yoktur ve yüksek kan basıncı riskinin artışıyla bağlantılı değildir.”

Pokorná benzer bir deneyi “is ADHD caused by sugar” (DEHB şekerden mi kaynaklanıyor) ve “ADHD not caused by sugar” (DEHB şekerden kaynaklanmıyor) cümleleriyle yaptığını ve Google’ın yine aynı stratejiyi izleyip aynı makaleden alınmış fakat farklı tezleri destekleyen ifadeleri ilk sonuç olarak verdiğini belirtiyor.

Kısacası Google aramalarınızla –özellikle de aramalarınızı İngilizce yapıyorsanız– genelde doğru bilgiye değil, sizi onaylayacak bilgiye ulaşıyorsunuz.

Ama keşke bütün mesele bu olsa…

“Kadın” ya da “erkek” kelimeleriyle arama yaptığınızda Google görsellerde karşınıza tamamı beyaz ırktan kadın ya da erkekler çıkıyor.

Cinsiyetçi ve Irkçı Algoritma

Alberta Üniversitesi Dijital Kültürler Bölümü’nde doçent olarak ders veren Jonathan Cohn, teknoloji şirketlerinin beyaz erkek kullanıcılar dışındaki bütün kullanıcılara yönelik ilgisizliği ve yatırım eksikliği yüzünden ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin arama motorlarından sosyal medya platformlarına kadar bütün algoritmik teknolojilere sızdığını belirtiyor.

Google arama algoritması açısından en temel problem de beyaz ırkın aşırı temsili. Örneğin “kadın” ya da “erkek” kelimeleriyle arama yaptığınızda Google görsellerde karşınıza tamamı beyaz ırktan kadın ya da erkekler çıkıyor. Görsel arama sonuçlarında farklı etnik kökenden gelen insanlar yok denecek kadar az.

Sosyal medya araştırmacısı ve UCLA profesörü Safiya Noble,  Algorithms of Oppression isimli kitabında Google’ın ırkçı ve cinsiyetçi arama sonuçlarını kullanıcı hatası olarak nitelendirdiğini, arama sonuçlarının sadece kendi kültürel varsayımlarımızı ve önceki arama geçmişlerimizi yansıttığı iddiasını da bu nitelemeye gerekçe olarak gösterdiğini belirtiyor. Noble ayrıca Google’ın algoritmaları, reklam veren şirketleri kendine çekmek ve reklam alıcıları olarak belirlenen beyaz, varlıklı kitlelerin tercihlerini önceliklendirecek şekilde çarpıttığını aktarıyor.

Google her ne kadar algoritmalarının tasarımında tarafsızlığı hedeflediğini belirtse ve ürettiği cinsiyetçi, ırkçı önyargıları kullanıcı davranışları ve toplumsal kalıpları yansıtan verilerle meşrulaştırmaya çalışsa da, akademik çalışmalar ve sivil toplum eleştirileri bu tür algoritmik önyargıların bireysel niyetlerden ziyade eşitsizliklerle dolu veri ekosisteminden beslendiğini, dolayısıyla da teknik olduğu kadar etik ve toplumsal açıdan da sorun teşkil ettiğini vurguluyor.

Cohn’a göre Google’ın tekel konumunda olması ve kendini sürekli kamu yararına çalışan bir şirket olarak sunma isteği dikkate alındığında, bu gibi milyonlarca insan için önem arz eden hayati meselelerde iyileştirme yapması gerekirken sessiz kalması dikkat çekici. Ve ne yazık ki bu durum bütün teknoloji şirketlerinde aynı şekilde sürüp gidiyor.

Sansürcü

Google’ın arama sonuçlarına sansür uygulayıp uygulamadığı ya da YouTube gibi hizmetlerinde içerik müdahalesi yapıp yapmadığı uzun süredir tartışılan bir konu ancak ABD Temsilciler Meclisi Yargı Komitesi, Eylül 2025 tarihinde yapmış olduğu bir açıklamada, Google’ın Biden döneminde sansür uyguladığını kabul ettiğini ve politik düşünceleri nedeniyle sansüre uğrayan binlerce Amerikalının YouTube hesaplarına getirilen yasakları sona erdirmeye söz verdiğini belirtti.

Google dünyanın dört bir yanındaki otokratik rejimlerle sürekli işbirliği halinde.

Evet, Google sansür uyguluyor. Ne var ki, söz konusu sansür Biden örneğinde de olduğu gibi hükümetlerden gelen talepler doğrultusunda gerçekleşiyor. Observer tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Google dünyanın dört bir yanındaki otokratik rejimlerle sürekli işbirliği halinde ve 2011 yılından bu yana kamuya açık alanlarından bazı bilgilerin silinmesini talep eden 150 ülkenin yönetimiyle sürekli irtibatta. Fakat Google’ın görüştüğü taraflar yalnızca seçilmiş hükümetlerle sınır değil. Diktatörlüklerle, yaptırım uygulanan rejimlerle ve Taliban kontrolündeki Afganistan’ın silahlı güçleri de dahil olmak üzere insan hakları ihlaliyle suçlanan bütün yapılarla işbirliği içinde.

Çalışan Hakları ve Etik

Google’da oldukça uzun bir süre uluslararası ilişkilerden sorumlu küresel başkan olarak görev yapan ve işten ayrıldıktan sonra Substack hesabı üzerinden bazı açıklamalar yapan Ross LaJeunesse, Google’da nasıl bir mobbinge maruz kaldığını şu sözlerle anlatıyor:

“Farklı etnik kökenden gelen meslektaşlarsa öteki odalarda ‘Asyalılar’ ya da ‘Zenciler’ gibi etiketlemelere maruz kaldı.”

“Kıdemli meslektaşlar genç kadınlara zorbalık yapıp bağırıyor, onları masalarında ağlamaya zorluyordu. Mesela bütün çalışanların katıldığı bir toplantıda patronum, ‘Şimdi mikrofona gelme sırası siz Asyalılarda,’ dedi ve, ‘her ne kadar soru sormayı sevmediğinizi bilsem de,’ diye de eklemeyi unutmadı. Başka bir toplantıdaysa politika ekibi olarak gruplara ayrıldık ve farklı odalara gönderilerek ‘çeşitlilik alıştırması’ yapmaya zorlandık. Bu çalışma esnasında ben ‘homo’ olarak etiketlenen bir gruba katıldım ve yüzüme resmen hakaret niteliğinde sözler söylendi. Farklı etnik kökenden gelen meslektaşlarsa öteki odalarda ‘Asyalılar’ ya da ‘Zenciler’ gibi etiketlemelere maruz kaldı. Bu vakaların her birinde yaşanan sorunu insan kaynakları departmanına ve üst düzey yöneticilere ilettim, her seferinde de çözüleceğine dair güvence aldım. Elbette hiçbir şey çözülmedi. Ne zaman ki, üst düzey bir direktör bana yanlışlıkla başkasına gitmesi gereken bir e-posta gönderdi, o zaman meselenin iç yüzünü anladım. Direktör, başka bir meslektaşına hitaben yazdığı e-postada benden ve sık sık dile getirdiğim endişelerimden bahsediyor ve ondan benim hakkımda araştırma yapmasını istiyordu. Ardından –şirketteki en iyi yöneticilerden biri olarak değerlendirilmeme, dünya çapında yaygın olarak tanınmama, on bir yıllık parlak performans değerlendirmelerime ve o esnada politikalar ekibinde doksan kişilik boş pozisyon olmasına rağmen– ‘yeniden yapılanma’ gerekçesiyle işten çıkarıldım.”

Mobbing haricinde şirketteki bir başka sorunsa taşeron olarak çalışan işçilere düşük ücret verilmesi ve şirketin işveren olarak üstlenmesi gereken sorumlulukları bu çalışanlar aleyhine sınırlandırması. Google freelance çalışanların kısa süreli, esnek ve genellikle dijital platformlar aracılığıyla sağlanan işler yaptığı gig benzeri iş modeli sayesinde maliyetlerini ve yükümlülüklerini azaltırken serbest (freelance) çalışanlar iş güvencesi, sendikal ve sosyal haklarla eşit ücret gibi en temel haklardan mahrum kalıyor.

Alphabet’in 2025 sonu itibariyle dünya genelinde 190.000 kadrolu çalışanı varken şirket 2019 yılından beri sözleşmeli ve serbest çalışan sayısını açıklamıyor. Tahmin edilen sayıysa dünya çapında en az 200.000 serbest çalışanı olduğu. Bu açıdan Google’a yöneltilen en temel eleştiri, şirketin fiilen hâkimiyeti ve yönlendirmesi altında olan yoğun işçi emeğini resmi olarak işveren-işçi ilişkisinin dışında konumlandırması ve bunu yapmakla gig ekonomisinin sorunlarını derinleştirip teknoloji sektöründe çift katmanlı bir emek rejimi yaratması.

Ama en azından artık Google çalışanlarının bir sendikası var. Ocak 2021’de Communications Workers of America (CWA) desteğiyle Google’ın ana şirketi Alphabet’teki bütün çalışanları bir araya getirmeyi hedefleyen Alphabet Workers Union (AWU) kuruldu. Sendika şu an hem tam zamanlı çalışanları hem de geçici çalışanlarla birlikte taşeronları ve danışma hizmeti verenleri de kapsayan wall-to-wall* dayanışma modeliyle faaliyet gösteriyor. Sendikanın hedefleri arasında çalışma koşullarının iyileştirilmesi, adil ücret politikası, iş güvencesi, çeşitlilik ve eşitlilik gibi konuların yanı sıra, çalışanların seslerini duyurabilmek amacıyla kolektif eylem planı oluşturulması ve karar alma mekanizmalarının harekete geçirilmesi var. Sendika aynı zamanda çalışanların işyerinde yaşadığı psikolojik ve fiziksel taciz gibi sorunlarla, yıllık izin, doğum izni gibi özlük haklarıyla ve işten çıkarma bildirimleri ya da tazminat talepleri gibi meselelerle de yakından ilgileniyor, somut kazanım için ciddi bir mücadele veriyor.

Vergi Kaçırma

Google uluslararası faaliyetlerinden elde ettiği gelirleri faaliyet yürüttüğü ülkelerde değil de kurumlar vergisinin çok düşük ya da neredeyse hiç olmadığı ve denetimin zayıf kaldığı ülkelere kaydırarak muhasebeleştiriyor. Bu strateji daha ziyade Double Irish with a Dutch Sandwich** olarak adlandırılan bir yapıyla gerçekleşiyor ve bu da beraberinde vergi kaçırma iddialarını getiriyor.

Google benimsemiş olduğu bu vergi stratejisi sebebiyle birçok ülkenin vergi otoritesiyle sorun yaşadı. Mesela 2016 yılında Birleşik Krallık Gelir ve Gümrük İdaresi ile 130 milyon sterlinlik bir anlaşmaya varırken Fransa’da yaklaşık 1 milyar euro tutarında bir vergi cezasını ödemeyi kabul etti. Google’ın taraf olduğu vergi uyuşmazlıklarından en son sonuçlanansa İtalya’da yürütülen, 2015-2019 dönemine ait vergi soruşturması. Milano savcılığı Şubat 2015’te Google ile 326 milyon euro karşılığında uzlaşmaya varıldığını bildirdi. Türkiye’de de aynı ihtilafı yaşayan Google’a Maliye Bakanlığı tarafından 2009 yıllında 71 milyon TL, 2017 yılındaysa 300 milyon TL tutarında vergi cezası kesildi.

*Wall-to-wall sendikal dayanışma modeli, bir işyerinde yalnızca belirli bir meslek grubunu ya da statüyü değil, aynı kurumda çalışan bütün emekçileri kapsayacak şekilde yapılandırılan sendikal örgütlenme anlayışıdır. Bu modelde beyaz yakalı-mavi yakalı, tam zamanlı-geçici, kadrolu-taşeron ayrımı yapılmaz, tersine bütün çalışanlar aynı sendikal yapı içinde temsil edilir. Amaç, işverenin çalışanları statü farkları üzerinden bölmesini engellemek, ortak talepler etrafında daha güçlü bir kolektif güç oluşturmak ve işyerindeki yapısal eşitsizliklere bütüncül bir anlayışla karşı koymaktır.

**Double Irish with a Dutch Sandwich, çok uluslu şirketlerin küresel ölçekte vergi yükünü düşürmek için kullandığı karmaşık bir uluslararası vergi kaçınma stratejisidir. Bu yapıda şirket kârları, iki İrlanda şirketi ve araya yerleştirilen bir Hollanda şirketi üzerinden lisans ve telif ödemeleri yoluyla muhasebeleştirilir, nihai gelirse vergi oranının çok düşük ya da sıfır olduğu bir ülkeye yönlendirilir.

Yararlanılan Kaynaklar:

European Commission, University of Minnesota Law School, New York Post, Statista, The Hustle Media, The Guardian, Le Monde Informatique,  Radio France, BBC, Associated Press, Le Monde, CNBC, Aeon, Medium, The Wall Street Journal, PPC Land, Conversation, The Washington Post, Electronic Frontier Foundation, Indulge Digital, Mind Matters, American Thinker, Concept X.