“Sekizinci Büyük Güç” Radyodan Tartışmalı İletişim Çağına

İletişim alanında yaşanan her devrimden sonra politik düzen yeniden yazılıyor. Demokrasiler geleneksel medyanın tek taraflı dayatmacı haberlerine sarılarak ya da viral hale gelmiş yalanların peşine düşerek ayakta kalamaz.

Joseph Goebbels 1933 yılında Berlin Radyo Fuarı’nda radyonun “Sekizinci Büyük Güç” olduğunu söylediğinde bizim daha yeni yeni anlamaya başladığımız bir şeyi yıllar evvel kavramıştı: Yeni teknolojiler yalnızca iletişim şeklimizi değil, aynı zamanda iktidarın kimde olacağını ve nasıl kullanılacağını da belirler. Bu açıdan bakıldığında 1930’lu yıllarda radyonun anlamı, rejim tarafından eğilip bükülen gerçekliğin bütün bir ulusa dayatılabileceği tek merkezi kanal olmasıydı.

Goebbels hızlı davrandı. Nazi devleti Reich Radyo Yayın Kurumu’nu ele geçirdi, önce sıkı bir içerik denetimi getirip ardından ticari radyoların yarı fiyatına sübvansiyonlu “halk radyolarını” (Volksempfänger) dağıtarak her Alman hanesinin yayınlara erişmesini sağladı. Almanya’nın merkeze en uzak köşelerinde yaşayanlar da dahil olmak üzere milyonlarca Alman, birkaç ay içinde Berlin’in sesini duydu. Radyonun bu denli hızlı bir biçimde devreye girmesiyle birlikte yerel gazeteler ve broşür şeklinde basılarak halka ulaştırılan haberler maziye karıştı ve kasaba meydanlarındaki kulelerin yerini radyo kuleleri aldı.

Nazi propagandasında “İşçi ve Asker Sosyalizmi”.

Yenilik içerikle değil, kontrolle ilgiliydi. Radyo Almanya’nın parçalanmış medya ortamını bütünüyle değiştirdi. Radyo artık yalnızca tek bir sesin konuştuğu ama buna karşın milyonların dinlediği merkezi bir yayın ağıydı. Darbe planlayanlar iki savaş arası dönemde radyonun ne denli güçlü bir aygıt olduğunu içgüdüsel olarak anlamış ve başkanlık sarayını ele geçirdikten sonra yaptıkları ilk iş önce radyo istasyonuna, akabinde de televizyon stüdyosuna el koymak olmuştu. Çünkü radyo ve televizyonu kontrol eden her kimse, gerçekliğin kendisini kontrol eden de o olurdu.

Yapay zekâ yalnızca bilgi tahakkümünü yeniden düzenlemekle kalmıyor, aynı zamanda bilfiil gerçekliği tartışmalı bir konuma sürüklüyor.

Fakat bu, 1930’lu yıllara özgü bir model değildi. Tarih boyunca ne zaman kitle iletişim araçlarıyla ilgili devrim niteliğinde bir yenilik söz konusu olsa politik çalkantılar da beraberinde geldi. Mesela 15. yüzyılda matbaanın icadıyla birlikte Katolik Kilisesi’nin din üzerindeki tekeli zayıflamaya başladı ve bu da Protestan Reformu için uygun bir zemin yarattı. Radyo ve televizyonsa 20. yüzyılda hem demokrat hem de otoriter hükümetlere kamusal alanı merkezileştirme şansı tanıdı. 2012 yılında akıllı telefonların önce ABD’de ardından bütün dünyada hızla benimsenmeye başlaması Batı demokrasilerindeki yerleşik siyaset anlayışında önce çatlaklara, ardından parçalanmaya yol açtı.

Ve şimdi üretken yapay zekâyla birlikte yeni bir iletişim devrimiyle karşı karşıyayız. Bu devrim yalnızca bilgi tahakkümünü yeniden düzenlemekle kalmıyor, aynı zamanda bilfiil gerçekliği tartışmalı bir konuma sürüklüyor.

Geleneksel medya otoritesi çöktüğünde neler olduğunu hatırlayın. 2011 yılında ABD’de yaşayanların yaklaşık üçte biri akıllı telefon sahibiydi. 2013 yılına gelindiğinde bu oran %55’e çıktı. Birkaç ay içinde vatandaşların çoğunun elinde, süre sınırlaması olmadan bilgiye erişebilen, içerik üretebilen ve üretilen içeriği herhangi bir editör ya da kurumsal denetçi olmaksızın milyonlara ulaştırabilen bir cihaz vardı.

Sosyal medya platformları politik mesaj yaymak için de kullanılıyor.

Eşzamanlı olarak Facebook gibi platformlar kronolojik akışlardan vazgeçti ve bu akışlar yerine etkileşime dayalı algoritmaları benimsedi.

Kullanıcıların maruz kaldığı içerik artık güncelliğe ya da ilgi düzeyine göre değil, yalnızca kullanıcıları platformda tutmaya hizmet eden tek bir amaç için optimize edilmiş şeffaflıktan uzak sistemlere göre belirleniyordu. Öfkeyi, şiddeti ya da tarafgirlikten kaynaklanan hiddeti tetikleyen içerikler hızla milyonlarca insana ulaştı çünkü algoritmalara bu tür tepkilerin ilgi düzeyini belirleyen sinyaller olduğu öğretildi.

Siyasi aktörlerin bu yeni ortama uyum sağlaması uzun sürmedi. Barack Obama’nın 2008 yılındaki seçim kampanyasında Facebook, MySpace, YouTube ve Twitter gibi sosyal medya platformları yalnızca politik mesaj yaymak için değil, gönüllü çalışmak isteyenlerle iletişimde kalmak, para toplamak ve Obama destekçilerini çevrimiçi çalışan birer organizatöre dönüştürmek için kullanıldı. O zamandan bu yana da dijital siyasetin tipik bir şablonu haline geldi. Mesela Vermont’tan gelen ve kitleler tarafından pek tanınmayan senatör Bernie Sanders, Reddit ve Snapchat gibi nispeten yeni platformlarda kullandığı #FeelTheBern hashtagiyle bütün ülkede ismini duyurdu.

Popülist sağ genç seçmenlere ulaşmak için TikTok tarzı videoları ve ilgi çekici içeriği olan podcastleri kullandı.

Ancak 2010’lu yıllara geldiğimizde dijital siyasetin algoritmasını, daha doğrusu altta yatan mantığı olması gerektiği gibi kavrayan yalnızca popülistler oldu. Öyle ki, 2016 yılında Donald Trump’ın yaptığı paylaşımlar, Hillary Clinton’ın paylaşımlarından beş kat daha fazla etkileşim aldı. Benzer şekilde Brexit kampanyasının halka erişimi Muhafazakâr Parti’nin erişiminin iki katıydı. Öte yandan Almanya’daki aşırı sağ parti Alternative für Deutschland (AfD), Angela Merkel’in Hıristiyan Demokratlarının takip sayısının iki katına sahipti ancak oyların ancak yarısını alabildi.

Bütün bu sistemler ideolojik açıdan tam anlamıyla sağ kanadı temsil etmeseler de ortak noktaları yapısal olarak normları çiğneyen ve kitlelerde heyecan uyandıran söylemlere eğilimli olmalarıydı. Gücün kaynağının görünürlükten geldiği bir dikkat ekonomisinde kitlelerde öfke uyandırmaya ya da demokrasi geleneğini çiğnemeye istekli olanlar doğal bir avantaja sahipti.

Günümüzde bu avantajı artık sadece popülist sağ değil, herkes kullanıyor. İngiltere’de Yeşil Parti lideri Zack Polanski, genç seçmenlere ulaşmak için TikTok tarzı videoları ve ilgi çekici içeriği olan podcastleri kullandı. Bu sayede parti üye sayısını ikiye katlarken Polanski de, TikTok’taki yüksek takipçi sayısıyla dikkat çeken Reform UK (eski adıyla Brexit Partisi) lideri Nigel Farage’ın rakibi haline geldi.

Atlantik’in karşı kıyısında New York’un yeni belediye başkanı Zohran Mamdani, viral olan videoları bir seçim sanatı haline getirdi ve hip-hop ritimlerinin duyulduğu TikTok ya da Instagram reellerinde barınma hakkı ya da satın alma gücüne ilişkin bilgiler verdi. Yani bir zamanlar sadece popülist sağın tekelindeymiş gibi görünen etkileşim algoritmaları artık sol ideoloji tarafından da etkili bir biçimde kullanılmaya başladı.

Almanya’da aşırı sağcı Alternative für Deutschland’ın (AfD) propagandası geçmişin hayaletlerini arıyor.

Tarih tekerrür etmez ama olayların oluş biçimi birbiriyle uyumludur. Yeni iletişim teknolojilerinin siyaseti etki altına almadan evvel gündelik hayata nüfuz etmesi birkaç yıl gibi bir süre alırken bu teknolojiler hemen sonrasında siyaseti dizayn etmeye başlar. Şu an kitlesel pazar için üretilen yapay zekâ çağının dördüncü yılındayız.

ChatGPT piyasa sürüldüğü Kasım 2022 tarihinden itibaren iki ay içinde yaklaşık yüz milyon kullanıcıya erişti – tarihteki bütün teknolojilerden çok daha hızlı bir yayılım. Ancak buradaki hikâyenin özü hız değil. Şu an sosyal medya, mevcut içerikleri filtreleyip sıralayarak erişilebilir bilgi akışını değiştiriyor. Üretken yapay zekâysa bu bilgi akışını bozmuyor ama gerçekçi görünen ya da kulağa gerçekçi gelen içerikler üreterek gerçeğin kendisini önemsiz kılıyor.

Ortaya atılan her delilin aynı ölçüde makul ya da aynı ölçüde şüpheli görüldüğü bir ortam yaratılabilir.

Yine de pek çok uzmanın öngördüğü “deepfake kıyameti” henüz gerçekleşmedi. Son ABD seçimlerine ilişkin araştırmalar, ucuz ve düşük teknolojili manipülasyonların (yalan haberler, yanıltıcı başlıklar ya da kesilerek bağlamından uzaklaştırılan videolar) sofistike yapay zekâ sahtekârlıklarından çok daha fazla ilgi çektiğini gösteriyor. Ama asıl tehlike herkesin aldatılabilmesi değil, her yere kuşku tohumlarının serpilmesi: hiçbir kanıtın güvenilir olmadığı çünkü her şeyin yeniden üretilebildiği sahte bir dünya.

Hannah Arendt, totaliter rejimler için en ideal öznenin inançlı müritler değil, gerçekle kurmacayı, doğruyla yanlışı ayırt edemeyen sıradan insanlar olduğunu söylemişti. Totaliter propaganda sadece yalanı gerçek olarak kabul ettirmeyi değil, aynı zamanda hakikat olasılığına olan inancı bütünüyle ortadan kaldırmayı hedefler. Arendt’in yaşadığı çağda bu seviyede bir karmaşa yaratabilmek için durmaksızın konuşan ve tek merkezden yayılan bir ses yetiyordu. Bizim çağımızdaysa aynı karmaşa, herkesin aynı anda her yerden sesini duyurabildiği, ortaya atılan her delilin aynı ölçüde makul ya da aynı ölçüde şüpheli görüldüğü bir ortamda yaratılabilir.

Amerikalı sağcı popülist aktivist Steve Bannon kendi medya yaklaşımını “ortamı çöple doldurmak” olarak nitelediğinde…

Şu an çağdaş siyasetin en etkili araçlarından biri kafa karışıklığı. Amerikalı sağcı popülist aktivist Steve Bannon kendi medya yaklaşımını “ortamı çöple doldurmak” olarak nitelediğinde, çoğu kişi bunun Trump dönemine özgü bir strateji olduğunu düşünmüştü. Bugünse aynı mantık giderek yaygınlaşıyor. Amaç ikna etmekten çok hareketsiz bırakmak, daha doğrusu ortaya olağanüstü absürt bir şey atıp insanları şaşkına çevirmek ve kamusal alanı bu tür haberlerle, içeriklerle doldurarak herhangi bir ideolojiyi sürdürmeyi yorucu hale getirmek.

Medya eleştirmeni Neil Postman bundan yıllar evvel, isabetli bir gelecek öngörüsünde bulunanın George Orwell’den çok Aldous Huxley olduğunu söylemişti. Despot iktidarlar bizi baskı altına almak için kitapları yasaklamayacaktı belki ama aynısını, olguların hiçbir anlamı kalmayana kadar bizi pasifliğe sürükleyen tırı vırı eğlencelerin seliyle yapacaktı. Böylece hakikat susturulmayacak ama rehavetin içinde ağır ağır boğulacaktı.

Esas mesele olgudan sonra gelen “zararlı içeriği” kontrol altına almak değil, “ortak gerçeklik zemini” olarak adlandırılabildiğimiz şeyleri en baştan oluşturabilmek. Goebbels radyo yayınlarını kontrol etmenin bir süreliğine de olsa Almanya’nın kolektif gerçekliği üzerinde hâkimiyet kurmak anlamına geldiğini kavramıştı. Bizim başımızdaki belaysa daha vahim. Olayların sınırsız bir versiyonunun herkes tarafından üretilebildiği bir dünyada asıl meselemiz kolektif algının kendisinin hayatta kalıp kalamayacağı.

Radyo siyasi otoriteyi merkezileştirdi ama nasıl ki matbaanın icadı dini kesinlikleri paramparça ettiyse sosyal medya da merkezileşen her şeyi paramparça etti. Yapay zekâ çok daha radikal bir şey yapıyor ve gerçeği istendiği gibi esnetilebilen, kişiselleştirilmiş bir meta haline getiriyor. İletişim alanında yaşanan bütün devrimler miras aldığı siyasi düzeni yeniden yapılandırır. Demokrasiler geleneksel medyanın tek taraflı dayatmacı haberlerine sarılarak ya da viral hale gelmiş yalanların peşine düşerek ayakta kalamaz. Hayatta kalmalarının tek yolu, kolektifin aslolan gerçeğe erişebilmesini sağlayacak yeni bir altyapı inşa etmeleri. Gerçekliğin dijital tuğlalarla yeniden örülüşünü seyrediyoruz. Mesele şu, her taraf sular altında kalmadan ve atılan temeller kaybolmadan evvel temel olanın ne olduğu üzerinde mutabık kalabilecek miyiz?