Edebiyatımız Bir Zamanlar Muhalifti

“Yaşamın izini sür, takip et, etrafında dolaşıp dur… Seni oluşturan kemiği tanı: O kemiğe dişlerini geçir, göm onu, kazıyıp yeniden gün yüzüne çıkar, sonra kemirmeye devam et.”

Yıllar önce bir söyleşi sorusuna yanıt verirken, “Bizim kuşağımız edebiyatı yüce bir değer olarak gören son kuşak” demiştim. Sanırım kolayca verilecek bir yanıt değildi. Hem edebiyatın yüce bir değer oluşu var, hem de eğer öyleyse yeni kuşaklar için edebiyat o yükseklikte görülmüyor demişim. Aradan yıllar geçti, şimdi uzaktan, yani daha serinkanlı düşünüyorum ve aynı yanıtı veriyorum. Kirli zaman hayatı değiştirirken bir şeyler de bozuldu elbette ve sis çanlarının sahipleri uzaklara gitti.

Bir zamanlar (o bir zamanlar benim için hep 1960’ların ikinci yarısından 1980’in sonlarına uzanan dönem, daha kesin söyleyeyim, 1968-1990 yılları) edebiyat hem hayatın sıcak anlarına dokunmaya başlamıştı hem de tanrı katına çıkmaya, ayakları yere sıkıca basarken kanatlanmaya, ikisi bir arada. Behice Boran’dan 68’in devrimci genç önderlerine varıncaya, sosyalizm mücadelesiyle edebiyat iç içe yaşanıyordu. Ülke nüfusu 40 milyon dolayında ve solcular çok kitap okuyor. Bir yanda Rus edebiyatı başta olmak üzere klasikler, öbür yanda Köy Edebiyatı akımı içinden çıkıp ülke gerçekliğiyle hesaplaşan romanlar ve Yusuf Atılgan’dan Yaşar Kemal’e uzanan bir yelpazede oluşan yüksek nitelikli edebiyat, sonra içinden çıktığı edebiyata sımsıkı tutunmuş bizim kuşağımız. Sanki hayal etmeye değer ne varsa edebiyatın içinden geçiyordu. 12 Eylül’ün yıkıcı, kahredici yılları gelince, politik hayatın üstüne çekilen ağır karanlık içinden edebiyat adım adım yükselmeye başladı ve hem 12 Eylül faşizmine karşı bir direniş alanına dönüştü hem de edebiyatın gerçekten ne olduğunu çok daha iyi anladığımız yıllar geldi.

Duvarcı ustasıydı edebiyat ama usta içi dışı boyayıp güzelleştirmekte de hünerliydi. Değil mi ki o hayatı yaşıyordu, edebiyatçının, yani roman ve öykü yazarının ve şairin bu hayatı ıskalaması düşünülemezdi.

Doğru Okuma Biçiminden Yoksunluk

Lars Iyer’ın ikide bir aklıma takılan yazısını1 hatırlayarak sürdürüyorum. Onun edebiyatın ölümü üstüne sert gelgitleri düşündürücü, öyle bir sorumsuzlukla edebiyatı yaşamak çekici olabilir ama içimize işleyen bu yakıcı hayatta öyle bir sorumsuzluğu taşıyabildiğim bir ânım olmadığı gibi, derdinden kurtulamadığım sorunlarım hiç azalmadı.

Dünyanın geçen yüzyılının sıcak zamanlarında, yalnızca kendi adasında, başını çekmecesine sokup kalan yazarlar var mıydı diye düşünüyorum, aklıma pek gelmiyor. Demek yaşanan bambaşka hayatın yazarın tenine işlediği zamanlardı.

Bu ülkedeyse şimdi, geçen on yıllardan daha çok edebiyat kitabı, romanlar, öykü kitapları satılıyor, herhalde hemen aynı oranda okunuyor da, yani çok okur var, çok da yazar, bunlar olumlu. Demek buradan bakınca okur sorunu olduğunu söylemek doğru olmaz, hele bazı kitapların yüz binlerce satıldığı yerde, yüksek bir okuma oranına sahip değiliz ama bir ortalamanın korunduğu da kuşkusuz (kişi başına düşen kitap sayısı dört dolayında, demek ki üç ayda bir kitap okunuyor, çok değil ama az da sayılmaz).

Gelgelelim okuma biçimi ne durumda, işte o hiç değişmiyor. Ciddi bir okuma sorunumuz, bir romanı, öyküyü yazınsal bir metin olarak okumayı çözememiş bir dünyamız var.

Yalnızca hikâyenin çekiciliğine bakarak okumak, okuyanı metnin yüzeyinde tutar, okuduğunu gerçekten, yani hak ettiği gibi okumak sayılmaz, pek sayılmaz. İyi örneklerden söz ediyorsak orada yazarın yaratıcı emeği var ve okura doğrudan verilmiş anlamların ötesinde, o romanın bir yazılma nedeni, yazarın durduğu yeri de gösteren bir nedeni vardır ki, yüzeyde ilerleyen hikâyenin amacı o nedeni ortaya çıkarmaktır.

Yazarın bıraktığı yerden alıp metni kendi zihninde sürdüren, yazarın gecelerinde gündüzü düşünen, aradığımız okur. Hayatın zenginliklerinden. Tekil örneklerin ötesinde o okuru bulduğumuz pek söylenemez ve binlerce yazarın aynı eksikle malul olduğu da söylenebilir söylenmesine ama ortalık alkıştan geçilmiyor. Önce bunları görmemiz gerekiyor ki sonra tam şimdi içinde bulunduğumuz dönemin edebiyatını ve sorunlarını nitelikli okumalarla doğru dürüst değerlendirelim.

Sanırım bu eksiklik önce şu üç nedene bağlı: 1 Okul eğitiminin gençlere nitelikli bir okuma biçimi kazandırmakla hemen hiçbir ilişkisinin olmaması: burada durum düpedüz tehlikeli boyutlarda. 2 Üzülerek biliyoruz ki arkamızda bizi doğar doğmaz yukarıya çıkaracak birikimden yoksunluk: bu toplum yüz yıl önce bir karadeliğin içinden çıktı. 3 Tüketim kültürünün edebiyatı da çepeçevre kuşatan yıkıcı etkisi: edebiyatın, bağımsız duruşunu piyasa kültürünün yıkıcı gücüne kaptırması, değersizleştirilmesi.

Gitgide daralan bir köşeye sıkışmamızda bu üç nedenin payı epeyce.

Edebiyat Nerede Durur

Bu gerçekliğin içinde, sanırım hayatı elinde tutacak, onun ağrıyan yerlerini açığa çıkaran bir edebiyatın öne çıkabileceğini düşünmek zorlaşıyor. Edebiyatımızı eleştiri yoksunluğuna ve yoksulluğuna çıkaran yol bu. Bir zamanlar eleştiri yokluğu ikide bir gündeme getirilir, doğrusuyla yanlışıyla tartışılırdı. Şimdi böyle bir tartışma yapılmıyor. Çünkü şimdiki zamanların kültürü içinde yazarın da okurun da yayıncının da nitelikli eleştiri beklentisi yok gibi. Edebiyat dünyamız sanki erozyona uğruyor, değerleri bir yerde toplanmak yerine, sulara karışıp gitmiş gibi duruyor.

Çünkü tüketim kültürü, belki kimileri hiç farkında olmadan, nitelikli olanı hızla bozar, edebiyatı piyasaya bağlayıp nitelikli olanı yıkıma uğratır, beklentileri aşağı düşürür. Çoraklık postmodern kültür için bitek bir alandır. Bir zamanlar köşe bucak saklanan niteliksiz edebiyatın özgüveni şimdi çok yüksek, korkusuzca öne çıkmaya yatkınlık kazanmış. Ne de olsa romanların ve öykülerin yazınsal değerinden önce kullanım değerine bakıldığı, öncelikle işlevsel ve için için bir meta olarak görüldüğü zamanlardayız.

Bu edebiyat yanılsaması uzun süredir öne sürülmüş durumda ve buna olumlu ya da hayırhah yaklaşan yazarlar edebiyattan söz etmiyor olmalı. Sözgelimi edebiyatın açık ya da gizli, postmodern sinizme uydurulup ayağa düşürüldüğü yerde bunun nasıl bir edebiyat olduğu düşünülüyor? Ait oldukları kültürün edebiyat değil, piyasaya bağlı olduğunu ne yapsalar gizleyemeyen malum dergilere yazmak yaratıcı yazar için zül sayılmaz mı?

Ümitsizliğin olduğu yerde iyimserliğini kaybetmeyen edebiyatın insana ait bir gelecek olduğu düşüncesinden vazgeçmeyeceği, hayatın hele bu ülkede kesintisiz ürettiği sorunların derin yapısını irdeleyip açığa çıkarmak gibi bir niyeti olduğu yadsınabilir mi?

Bu, edebiyatın omuzuna kondurulacak ahlaki bir yüküm değil. Ama kendi olağan hayatını sürdüren halka çok boyutlu zulmü yönetim biçimi olarak benimsemiş muktedirlere karşı sözü vardır edebiyatın, bunun olmadığı söylenebilir mi? Yalnızca Latin Amerikalı yazarlar değil, Kuzey’in varlıklı ülkelerinin yazarları da bazen insana, insan ilişkilerinde açılan yaralara daha yakın durabiliyor. Italo Calvino gibi bir yazar, elbette zor zamanlar içinde, “merhametli insanlarla zalimler arasındaki durumları anlatmaya çalıştım” dedikten sonra ekliyordu. “Politika benim için çok önemli, yazının en önemli besin kaynağı.” Cumhuriyet dönemi edebiyatımız ülkenin toplumsal ve siyasal dönüşümüyle bir arada yaşamaya gönüllü olmuştu. Başlangıçtaki kuruculuk döneminde üstlendiği rol nedeniyle bir bakıma onun yazgısıydı bu. Bunu bazen hayata müdahale ederek, bazen aradaki uzaklığı koruyarak yaşadı. 1960’lar ve 1970’lerde (ne yıllardı ama) bu kez politik olana kendini bağladığı zamanlar da oldu. Şimdi içinde yaşadığımız yeni zamanların kültürü onun sahip olduğu bu özelliği büsbütün unutturuyor ya da daha hafif deyişle yeterince umursamıyor.

Üstelik edebiyat bir toplumun belleğidir, her toplumda böyledir bu. Yaşananları siyasetten, tarihten silebilirsiniz ama edebiyatın anlattıklarını silmeyi, unutturmayı hiç kimsenin yargısı, topu tüfeği başaramaz. Yazarın, durduğu yerde bunu düşünmesi herhalde gerekir. Yeri başka hiçbir şeyle doldurulamayacak kadar güçlü bir bellektir edebiyat. Sözgelimi 1938’de yaşananları, hepi topu doksan yaşında olan ve olup bitenleri ana babalardan çocuklara geçirebilecek bir toplumun bilmemesi olası mı. Oysa yakın zamanlara dek doğru dürüst bilinmiyordu, bu toplumun ilgi alanına girmemişti. Bizim bir geçmişimiz yok muydu? Tek bir örneğe bakarak, neden sonra tam anlamıyla ifşa edilen Dersim kıyımı romanlara konu olsaydı, yaşananların hikâyeleri yazılsaydı, on yıllar içinde okundukça belleklerde unutulmayacak bir yeri olmaz mıydı. Kıyıcı iktidarlara karşı kendimizi korumanın güçlü bir yolu belleğimizi korumaksa, o belleği edebiyattan daha güçlü ne koruyabilir.

Zamanın ruhunu yakalamak gibi bir doğası olan roman ve elbette öyküler gerçek hayatın içinden çıkan anların, ayrıntıların imgesini alıp onları gerçeği daha da aydınlatacak biçimde kullanır. Yaratıcı yazar, o bir edebiyat insanı, karanlığın içinde yürürken tam orada görünür.

Yazılan romanların sayısı artıyor, öykü kitapları her yıl daha çok yayımlanıyor ama eleştiri yazarlarının, dolayısıyla eleştiri yazılarının sayısı azalıyor. Bunu tuhaf bulmayan yazarların, yayıncıların, okurların demek ki nitelikli eleştiri gibi bir beklentisi yok.

Eleştiriden Yoksunluğun Sonuçları

Asal bir sorun olarak eleştiri yoksunluğunu da edebiyat dünyamızın bütününün sorunu olarak görmek gerekir. Yalnızca kendilerine eleştirmen denen kişilere ait bir sorun olmaz bu. Bunu kendine dert edinmiş az sayıdaki yazar ve şair bir yana, yaratıcı yazarlarımızın öteki yazarlar üstüne yazmak gibi düşünceleri pek olmuyor. Okudukları üstüne düşünmedikleri için mi, sözgelimi roman yazarının öteki romanlar üstüne yazması doğru olmaz diye mi, ne yazacaklarını bilmedikleri için mi? Kitap eklerinin yokluğunda, dergilerin azlığında, tanıtım yazılarının bile çok azaldığı koşullarda nitelikli eleştiri az sayıda yazarın bazen birkaç dijital dergide, bazen de bekleyip yayımladıkları kitaplarda görünüyor. Peki roman ve öykü yaratım süreci içinde oluştuklarına göre, kurmacanın bir dizi anlatım sorunu üstüne düşünmeden nasıl yazılabiliyor?

O geçmişte eleştirinin varlığı yokluğu üstüne sık sık söz alan yazarlar edebiyatımızın şimdiki eleştiri yoksunluğunu neyse ki görmediler. Yazılan romanların sayısı artıyor, öykü kitapları her yıl daha çok yayımlanıyor ama eleştiri yazarlarının, dolayısıyla eleştiri yazılarının sayısı azalıyor. Bunu tuhaf bulmayan yazarların, yayıncıların, okurların demek ki nitelikli eleştiri gibi bir beklentisi yok. Peki bu ne demek?

Yazarı ve okuruyla iki düzeyde birden kaybettiğimiz nitelik, demek ki, dedirtiyor, edebiyat üstüne düşünmeyen bir edebiyatımız var, edebiyatı yeniden düşünmek isteyen yazarların sayısı giderek azaldı.

Öyle olduğu için de arada ortaya çıkan ve onlara özellikle odaklanmamız gereken yaratıcılıkların aslında ne olduğunun hemen anlaşılmadığını biliyoruz. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası ve hemen ardından gelen öbür romanlarında kullandığı, o başlangıçta epeyce tuhaf gelen dil ve anlatım biçimi nasıl görülmeliydi? O adeta boca edilmiş eski sözcüklerle oluşmuş bir Osmanlıca kırması mıydı, yoksa neydi ve o tuhaf metinler, postmodern bir biçim buluşu muydu? Yoksa özel bir dil ve anlatı biçimi miydi? küçük İskender’in yazdığı şiir nasıl değerlendirilmeliydi? O da uzun süre bir yere konamadı. Neden sonra tanıdığımız W.G. Sebald’in yazdıklarını nasıl görmek gerektiğini anlamak için de yakın gözlüklerimiz yeterli olmuyordu. Örnekler çok.

Öteden beri bilinegelen yaratım biçimlerinin yerine başka nelerin nasıl yazılabileceğini düşünüyor muyuz? Bizde kurmaca içinde anlatım sorunlarının neler olduğunu ve onların nasıl çözülmesi gerektiğini anlatan bir yazı bulunamaz, bu konuda akademi içinden çıkan tezler de didaktik ve çaresiz görünüyor, demek bunlara kafa yorulmamıştır. Böyle çabaların yerine birbirini destekleyen, öne çıkaran, tanıtan yazar arkadaşlıklarıyla bir edebiyat dünyası oluşabilir mi. İnternetin, sosyal medyanın şimdiki zamanların yazarlarının önüne açtığı olanaklar yazarların omuzlarına aldatıcı bir melek gibi konuyor.

Yazılanları okuyunca pek çok yazarın yakın çevreleriyle konuşmaktan ya da yazmaktan okumaya vakit bulamadıkları görülüyor. Edebiyat dergilerinin toplam sayısından ve yayımlanan öykü kitaplarının ve romanların sayısından daha çok yazar var, hem de pek çok. O zaman iyi okunduğu söylenebilir mi?

Rita Felski Edebiyat Ne İşe Yarar? kitabında, “Edebiyat yokluğu varlığa dönüştürme, birtakım hayaletimsi figürleri yoktan var etme, sanrısal bir yoğunluk ve canlılıktaki imgeleri hayalde canlandırma ve okuru içine çeken kocaman dünyalar yaratma gücü bakımından büyücülüğe yakın görünür”3 diyor. Şimdi böyle düşünen ve düşünmeyen yazar ayrımı da var demek.

Sınırları Aşmak da Var

Bir zamanlar yazarlar normal olduklarına üzülmeyen insanlardı. Bizimle Yaşar Kemal, Memet Fuat, Adalet Ağaoğlu, Füruzan, Tahsin Yücel, Demir Özlü, Ferit Edgü, Erdal Öz, Sevgi Soysal ya da Melih Cevdet Anday, İlhan Berk, Cemal Süreya ya da onlardan da geriye doğru, Dağlarca ile birlikte de yan yana, iç içe yaşıyorduk, üç kuşak birden. Birinin sevinci birlikte kutlanıyordu, özellikle kendi kuşağımızdan yazar ve şair arkadaşlarımız arasında. Bunlar hem çok önemli hem de bugün anlatmak istediğimiz sorunlara hangi güzel hayatlardan geldiğimizi anlatıyor.

Bunları iflah olmaz bir nostalji duygusuyla söylemiyorum. Kaldı ki nostalji bugünün olumsuzluklarına karşı iyileştirici bir duygu da olabilir, geçmişin doğrularını bugüne taşımak olarak da anlaşılmalıdır, geçmişin derslerini en iyi o geçmişi yaşayanlardan öğreniriz. Sonra –bize göre– iki kuşak daha geldi. İlkiyle ilişkimiz az olmadı, iç içe olmasa da yan yana yaşandı birliktelikler, aralarından en yaratıcı olanları –onların bunu unutacaklarını da bilerek– hesapsız kitapsız bir yakınlıkla destekledik ve o günlerden bugünlere, daha sonra gelenlerle ilişkimiz pek olmadı, kuşaklar arasındaki bağ kopar gibi oldu. Artık normal olmak üzücü olmaya başlamıştı, kendi yakın arkadaş topluluğunun içinde yaşamanın çekiciliğini, başkalarına ve önceki kuşaklardan yazarlara takaza etme kolaylığını, özgürce hakaret etme becerisini bir taç gibi başına giymek varken çabalamak, çalışmak, sabırlı olmak, meraklı olmak yerine dibe düşürülen ışıkla aydınlanmak, az okurluk ve az bilgi ama parmaklarının üstünde yükselmek, hızla çoğalmak ve elbette sosyal medya. Bir yazı serüvenini sahici bir yazar olarak yaşamak kararlılık ve sabır gerektiriyordu. Doğrusu epeyce zor zamanlar başlıyordu.

Elbette bir başına hoşnutsuzluk iyi değil, çare de değil. Yazar ne yapar, yapabileceğinin en iyisini yazmaya çalışır. Kendisini en iyisini yapmaya mahkûm görürken dışarıda onu tutkuyla bekleyen okurlar vardır. Gözü dışarıda olmak yerine kendi en iyisini yapmaya çalışarak yazar olunur. Sonunda bir yaratıcı yazar niçin yazar? Her şeyden önce kendisi için yazdığını, kendisi için yazdığı için en iyisini yapacağını düşünerek, böylece edebiyatın içe ve dışa dönük değerlerini yüksek düzeyde tutarak yazar, önce bu var.

Bazen yazdıklarını çekmecesinde ömür boyu tutanlar yok değildir. Yazdıklarını saklayıp bir ömür boyunca aydınlığa çıkarmak gibi bir amacı olmayan Robert Walser, hayata bir başına tutunurken bu arada Avusturya’nın önemli sorunlarıyla hemhal değildi ama öte yandan hayatı en yalın biçimde yaşamayı sürdürürken onun derin suskunluğunun tanığı ve arkadaşı Carl Seelig, ölmeden önce yazdığı milyonlarca okunaksız harften oluşan yazılarını korumasaymış, biz belki Walser’i okuyamayacaktık.

Peki bir Latin Amerikalı yazar niçin yazar, bir Türkiyeli yazar? Bu ülkede koşullar öylesine zorlaştı ki, artık ikisini bir arada anmakta yanlış yok. Okurlarıyla iletişim kurmak, kendisinin dert ettiği sorunları öyle ya da böyle okurlarıyla paylaşmak için mi? Dostoyevski’nin dediği gibi, “karanlık uçurumları iyice doldurmak” için mi?

Bu ülkede bizim irademizin içindeki iyimserliği yok edemezler ama bu çok büyük bir gizilgücü olmasına rağmen birbirini izleyen gözü dönmüş iktidarların ve kırk yıldır toprağımıza saplı kalan hayasızlığın elinde kalışı anlamında talihsiz olduğunu söyleyebileceğimiz bu ülkede, en kötü zamanlardan birinde yaşıyoruz, yoksulluğun, çocuk açlığının, kadınlara karşı işlenen suçların, yatacak yeri olmayan hapishanelerin, doğa ve hayvan tanımazlığın, ırkçılığın, şiddetin, suç ticaretinin çirkin boyutlarıyla karşı karşıya olup da bunları içinde hissetmeyen yazarın yazdıklarıyla barışık olması mümkün mü? Bu düzeyde hem yazılanın hem de yazarın muhalif durumu tartışılabilir, ikisi bir arada.

İsterse sessizlikler içindeki evine kapansın yazar, kapıları pencereleri açtığında nerede yaşadığını ona gösteren bir hayat var dışarıda. Orada yaşananları gören, anlayan, yazdıklarından cesaret alan, yazdıklarıyla sınırları aşan, sınırların aşılabileceğini gösteren, insan olmanın özündeki gizilgücü uyandıran bir yazar olmak.

Belki artık hapishanelerin açlık grevi odalarına giren bir Yaşar Kemal’imiz yok, konuştukça cellatların fiyakasını bozan bir Aziz Nesin de. İlle Sartre olmak da değil. Ama bizimle birlikte yazıp yaşlanmaya başlayan yazarların çoğunluğu artık konuşmuyor, yaşadığımız felaketler içinde yazdıklarıyla ve yazarlık duruşuyla sözü merakla beklenen, sözü insanlarda yankılanan yazar olmak da var, kendi yurdunda mülteci olmak da, bir bildirinin altında imzasını arayıp kendinden hoşnut olurken konuşmayı unutmak da ve bir zamanlar söylenecek sözü söylemesi beklenen kimileri yıllardır kendi kabuklarında kaldı, mırıltıları bile duyulmuyor.

Sonunda Adorno’nun dediği gibi: “Yanlış yaşam, doğru yaşanamaz.“

Kendi Kemiğine Dayan

Edebiyatın pek çok şeye kadir olduğunu anlatıp bunun anlaşılmasını mı öne çıkarmaya çalışıyorum. Böyle bir amacım olmadı. Yazıyoruz yazmasına ama sonunda hepimiz aynı zamanda bu toplumun içinde yaşayan okurlarız. Edebiyat ne her şeyi yapacak güçte ne de bir şeyleri yapamayacak kadar çaresizdir. Muktedir olanı eleştirmeye gönül indirmeyen edebiyat yaşadığı yıllar içinde eriyip gidebilir.

Nedense kendini herhangi bir sınıfa, toplumsal kesime ait görmeyen bir yazar duruşu var, bir yazar konumu, belki anlaşılırdır bu ama hayatı yalnızca kendi adasında süren yazarın kamusal insan olması da çok değerli. Öyle bir yere geldik ki, her şeyin yalana dönüştüğü, artık iktidara dayananlara aydın denemeyeceği bir yere. Hakikat arayışı artık onlarla birlikte yapılamaz. Bir gün bu hayattan ayrılacak olan yazarın arkasına dönüp baktığında, neler yaptım sorusunu önemsememesi düşünülemez.

“Yaşamın izini sür, takip et, etrafında dolaşıp dur…” diyor Henry Thoreau. “Seni oluşturan kemiği tanı: O kemiğe dişlerini geçir, göm onu, kazıyıp yeniden gün yüzüne çıkar, sonra kemirmeye devam et.”4

Demek ki yaratıcı yazarın bu hayatta olup bitenleri görmeyenlere göstermek gibi bir amacı da vardır ve yazmak, hayatı yeniden yaratmak değil mi…

1 Lars Iyer, “Sıcak Küvetinde Çıplak, Dipsiz Uçurumla Yüz Yüze (Edebiyat ve Manifestolarının Sonunun Ardından Bir Manifesto)”, Çeviren: Oğuz Tecimen, Notos, S: 49

2 Italo Calvino, Sen “Alo” Demeden Önce, Çeviren: Şemsa Gezgin, YKY, 2017, 216 s.

3 Rita Felski, Edebiyat Ne İşe Yarar?, Çeviren: Emine Ayhan, Metis Kitap, Beşinci basım: Kasım 2021, s. 80

4 Anne Dillard, “Dünyada Bir Yazar”, Çeviren: Deniz Bozkurt, Notos, S: 101