Savaşın Pedagojisi

Savaş, bombaların düştüğü anda değil, zihinlerde düşmanın kurulduğu, ötekinin insanlıktan çıkarıldığı ve şiddetin ahlaki olarak meşrulaştırıldığı anda başlamaktadır. Dolayısıyla savaşın gerçek cephesi coğrafi değil, epistemiktir, hegemonik cephedir; sınırları haritalarda değil, bilinçlerde çizilir.

Giriş

Modern savaşlar yalnızca cephelerde değil, aynı zamanda toplumların bilinçlerinde yürütülen ideolojik mücadeleler üzerinden şekillenir. Devletler savaşları askeri araçların yanı sıra söylem, propaganda ve eğitim mekanizmaları aracılığıyla meşrulaştırır. Bu nedenle savaşın gerçek başlangıcı çoğu zaman askeri harekatın ötesinde toplumun savaş fikrine pedagojik olarak hazırlanmasıdır. Böylece savaş, fiilen başlamadan önce zihinlerde başlatılır.

İkinci Dünya Savaşı’nın yaklaşık 80 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan yıkımı, savaşın askeri olduğu kadar, aynı zamanda toplumsal ve tarihsel bir travma olduğunu açıkça göstermektedir (The National WWII Museum, n.d.). Bununla birlikte savaşların başlangıç ve bitişleri dahi tarih yazımının politik tercihleriyle belirlenir. Bu durum savaşın yalnızca sahada değil, anlam düzeyinde de inşa edildiğini ortaya koyar.
Bu tarihsel süreç, ideolojik karşıtlıkların yanı sıra, aynı zamanda kapitalist krizler ve emperyalist rekabetle şekillenmiştir. Ekonomik daralmalar ve kaynak paylaşımı üzerine kurulu gerilimler, radikal siyasal hareketlerin yükselişine zemin hazırlamış; Nazi Almanyası örneğinde olduğu gibi, belirli grupların insanlıktan çıkarılması üzerinden kitlesel şiddet politikaları meşrulaştırılmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında savaşın biçimi dönüşmüş, doğrudan kitlesel cephe savaşlarının yerini, nükleer tehditler ve ideolojik mücadeleler almıştır. Soğuk Savaş’tan günümüze uzanan süreçte ise savaş, çoğu zaman doğrudan askeri çatışmalardan ziyade müdahaleler, operasyonlar ve söylemsel meşrulaştırma pratikleri üzerinden sürdürülmüştür. Özellikle küresel ölçekte hegemonik güçlerin yürüttüğü müdahaleler, “özgürlük”, “güvenlik” ve “insani müdahale” gibi kavramlarla çerçevelenerek meşru gösterilmeye çalışılmıştır.

Hegemonik Cephe ve Eğitim
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan yeni küresel düzen, savaşın biçimini kökten değiştirdi. Artık milyonlarca insanın kısa süreli askeri eğitimlerle cephelere sürüldüğü kitlesel savaşlar yerine, teknolojik üstünlüğün belirleyici olduğu uzaktan imha stratejileri öne çıktı. Ancak savaşın araçlarının dönüşmesi savaşın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine savaş fiziksel cephelerin ötesine taşınarak yeni alanlarda yeniden örgütlenmiştir. Burada temel sorularımız şunlardır: Bunca tarihsel deneyime rağmen niçin savaşlar hâlâ mümkündür? Neden bazı toplumlar hâlâ soykırımı, askeri müdahaleleri ya da bombalarla getirilen demokrasiyi savunabilmektedir?
Bu soruların cevabı oldukça karmaşıktır. Ancak bu yanıtları arayabilmek için sıcak çatışmalar başlamadan çok önce açılmış olan bir cepheyi kavramsallaştırmak gerekir: Hegemonik cephe. Hegemonya, bir grubun ötekine karşı egemenliğidir (Rosamond, 2026). Bu egemenliği indirgemeci bir şiddet aktarımı olarak okumak yanıltıcı ve yetersizdir. Öyle ki, hegemonya ekonomik olarak kurulmuş ve ambargolarla sürdürülüyor olabilir, bilgi ve iletişim üzerinden kurulmuş ve sansürle sürdürülüyor olabilir, silahla kurulmuş ve kukla rejimlerle sürdürülüyor olabilir. Ancak bunların arasından en kurnazca olanı, hegemonya rıza ile kurulmuş ve propaganda ile sürdürülüyor olabilir.

Eğitim çoğu zaman tarafsız bir bilgi aktarımı, toplumsal ilerlemenin vazgeçilmez aracı ve bireysel kurtuluşun anahtarı olarak sunulur. Tam da bu nedenle eğitim politikadan daha politiktir; çünkü uzun vadede kitlelerin yönelimlerini politik aktörlere kıyasla daha derinden biçimlendirme potansiyeline sahiptir.

Rızaya dayalı hegemonya propagandanın en temel ilkesinin kusursuz bir uygulaması olarak karşımıza çıkıyor: Propaganda yapıldığının farkına varılmaması gerekiyor (Bernays, 1928/2023). Rıza ile kurulmuş hegemonya doğrudan zihinlerin eğitilmesi sonucu oluşur. Ancak eğitimi indirgenmiş bir anlatı olarak okullaşma ile özdeşleştirmemek önemlidir. Eğitim zihinlerin belirli konular hakkında yatkınlığını, ahlaki kurallara uyum, ehlileştirme gibi davranış örüntülerini yaratan bir kitle kontrol ve manipülasyon aracı olarak da değerlendirilebilir. Üstelik eğitim kitlelerin kurtarıcısıdır, onlara konfor getirecek birer araç olarak pazarlanmaya devam edildiği sürece de eğitimin politik oluşu ve fikirlere uyguladığı mühendislik bir gölge gibi geri plana itilebilmektedir. Propaganda her zaman açıkça duvarlara asılmış posterler üzerinden yapılmaz. Öyle ki, insanlar propaganda posterlerinin zaten propaganda amacıyla yapıldığının farkına kolaylıkla varabilir. Üstelik bu propagandaların birçoğu ya politik ya da ekonomik amaçlar için kullanılmaktadır. Yani propagandanın alıcısı birey, propagandaya, özellikle bu ismin pejoratif anlamından dolayı da şüpheci yaklaşacaktır. Böylece propaganda kimilerinde bir karşıt görüş/duygu uyandırabilecektir. Ancak eğitim üzerine atfedilmiş kutsiyet dolayısıyla belirli bir amaca hizmet eden propaganda aracı olduğu gizli tutulabilecektir.
Eğitim tam da bu sebeple politikadan bile daha politiktir. Çünkü politika çoğu zaman yalnızca kararların alındığı alanı temsil ederken eğitim bu kararların hangi zihinsel ve ahlaki zeminde meşru görüleceğini belirleyen, daha derin bir alanı ifade eder. Eğitim oturduğumuz sıralardan okul bahçesinin mimarisine, müfredatın içeriğinden tuvaletlerdeki sabuna kadar uzanan gündelik düzenlemelerin tamamında kendini gösteren bir politik organizasyondur. Ancak eğitimin politik etkisi çoğu zaman görünmeyebilir. Bunun temel nedeni, eğitimin etrafında örülmüş olan mitleştirici anlatıdır. Eğitim çoğu zaman tarafsız bir bilgi aktarımı, toplumsal ilerlemenin vazgeçilmez aracı ve bireysel kurtuluşun anahtarı olarak sunulur. Tam da bu nedenle eğitim politikadan daha politiktir; çünkü uzun vadede kitlelerin yönelimlerini politik aktörlere kıyasla daha derinden biçimlendirme potansiyeline sahiptir. Toplumların önemli bir kısmı politikacıların açgözlü, çıkarcı ya da güvenilmez olabileceğinin farkındadır. Politik alan bu nedenle sürekli bir kuşku atmosferi içinde değerlendirilir. Buna karşın eğitim kurumları hâlâ büyük ölçüde güvenilir, tarafsız ve ahlaki otoriteler olarak algılanmaktadır. Böylece politikanın doğrudan gerçekleştiremeyeceği ideolojik yönlendirme süreçleri çoğu zaman eğitim aracılığıyla mümkün hale gelebilmektedir. Böylece politikanın yapamadığını eğitim yapabilmektedir. İnsanların düşünme alışkanlıklarını, ahlaki sınırlarını ve politik sezgilerini şekillendiren bu süreç, bireyleri kolaylıkla yönlendirilebilecek amorf yapılara dönüştürebilecek bir endoktrinasyon aygıtı haline gelebilir. Böylece eğitim yalnızca bilgiye değil aynı zamanda hangi hayatların korunmaya değer olduğuna, hangi eylemlerin meşru sayılabileceğine ve hangi şiddet biçimlerinin ahlaki gerekçelerle savunulabileceğine karar veren bir politik ahlakın da bekçiliğini üstlenir.

Hegemonik Cephenin Dört Sacayağı
Sebepsiz yere başka bir ülkeyi bombalayan bir güç, karşısında oluşabilecek mağduriyet anlatıları, tarihsel hafızanın direnişi ve dünya kamuoyunun tepkisi nedeniyle meşruiyet krizine girebilir. Ancak aynı eylem önceden hazırlanmış bir gerekçeyle çerçevelendiğinde bambaşka bir anlam kazanabilir. Bu nedenle savaşın gerçek başlangıcı çoğu zaman bombaların düşmesi değil, düşmanın pedagojik olarak inşa edilmesidir.
Düşmanın yaratımı, onun bombalanmasından daha önemlidir. Çünkü bombayı atmak için yalnızca bir tuşa basmak yeterlidir; fakat o bombanın meşruiyetini kurmak yıllara yayılan bir ideolojik hazırlık gerektirir. Bu nedenle askeri cephe açılmadan çok önce başka bir cephe açılmış olur: Hegemonik cephe. 
Hegemonik cephenin dört temel sacayağı vardır: eğitim, propaganda, sosyal medya ve iktidar. Bu cepheyi kuran güçler eğitimi yalnızca kurumsallaşmış okul sistemi üzerinden düşünmezler. Tersine, eğitimin toplumsal dokunun tamamına yayılan çok katmanlı bir alan olduğunu bilirler. Milli eğitim sistemi, zorunlu eğitim ve kurumsal müfredat kadar, Kuran kursları, cemaatler, kültür evleri, ocaklar, dernekler ve benzeri örgün eğitimin ötesine geçen yarı-resmi eğitim alanları da bu hegemonik ağın önemli parçalarıdır. Dolayısıyla savaşı meşrulaştıran ideolojik yapı yalnızca sınıflarda kurulmaz; mahallelerde, ibadethanelerde, kültürel örgütlenmelerde ve gündelik hayatın sıradan karşılaşmalarında yeniden üretilir. Eğer halkların üzerine bombalar yağmadan önce karşı-hegemonik bir cephe kurulacaksa, eğitimin yalnızca kurumsal bir faaliyet olmadığı gerçeğini kabul etmek zorunludur. Ancak bu kabul sayesinde hegemonik cephenin diğer ayakları görünür hale getirilebilir.

İtaatkâr yurttaş yetiştirmeyi temel hedeflerinden biri olarak belirleyen eğitim sistemi, birçok durumda toplumsal düzenin sürdürülmesine katkı sağlayan itaat ve kurallara uyma pratiklerini bireylere kazandırmayı başarabilmiştir.

Eğitim
Hegemonik cephenin temel sütunlarından biri olan eğitim, zorunlu eğitim sistemi aracılığıyla süreklilik kazanır. İnsan öldürmenin meşru sayılabileceği bir ahlaki zeminin kısa sürede kurulması kolay değildir. Bu nedenle egemen düzen, uzun vadeli bir pedagojik süreç aracılığıyla belirli değerlerin içselleştirilmesini hedefler. Statükonun yeniden üretilmesini sağlayacak olan zorunlu eğitim tepeden indirme bir müfredat ile ideal yurttaş yetiştirmeyi garanti altına almayı hedefler. İdeal yurttaş, statükoyu yeniden üretecek bir parçadır ve toplumsal görevi neredeyse hiçbir zaman bunun ötesine geçmez. Türkiye Cumhuriyeti Maarif Müfredatı’nın D11.2.8 maddesinde yer alan, “Her alanda milli ve manevi değerlerine sahip çıkar” ifadesi, öğrencinin yaratıcı bir özne olarak konumlandırılmasından ziyade verilmiş değerleri içselleştiren bir pasif alıcı konuma yerleştirildiğini açıkça göstermektedir. Oysa insanlığın ahlaki değerleri ve sorumlulukları tarihin çeşitli dönemlerinde büyük farklılıklar gösterebilir. Belirli bir dönemde doğru kabul edilen eylemler başka bir tarihsel bağlamda büsbütün yanlış sayılabilir. Bu nedenle hangi tavrın ahlaki olduğunun kararı eleştirel özdüşünüm ve titiz bir sorgulama süreciyle inşa edilebilir. Ancak öğrenciler özneliklerinden uzaklaştırıldıklarında, devleti ve onun temsil ettiği düzeni sorgulanamaz bir otorite olarak kabul etmeye yönlendirilirler. Böyle bir pedagojik ortamda bireyler kriz anlarında eleştirel yargı üretmek yerine mevcut iktidar söylemlerine uyum gösterme eğilimi taşırlar. Benzer şekilde Maarif Müfredatı’nın D19.1.6 maddesinde yer alan “Ülkenin menfaatini şahsi menfaatinin üstünde tutar” ifadesi de bireyi öznesizleştirerek etik muhakemesini askıya almayı ve daha yüce kabul edilen bir otoriteye koşulsuz bağlılığı teşvik eder.
Savaş dönemleri, küresel ölçekte iç içe geçmiş sermaye ilişkilerinin yarattığı krizlerle birlikte toplumların yoğun belirsizlik ve krizler yaşadığı anlara karşılık gelir. Kriz anlarında karar verecek olan bireyler yıllarca hegemonyayı elinde tutanlar tarafından benzer şeylerin telkin edilmesiyle uzunca bir süre boyunca neyin doğru neyin yanlış olduğunu içselleştirmişlerdir. Böylece kriz anlarında karar verecek ya da fikir beyan ederek kamuoyuna katkı sunacak bireyler zaten refleks halini almış, onların zihinlerine titizlikle ve sinsice yerleştirilmiş ezberlenmiş tepkilerini açığa çıkaracaklardır. Toplumsal özne olma hali zayıflatıldığında bireylerin başarı ölçütleri de değişir. Başarı artık sorgulama, yaratıcılık ya da eleştirel düşünme üzerinden değil; verilen bilgiyi ne ölçüde doğru tekrar edebildikleri üzerinden değerlendirilir. Akademik sınav sistemleri bu tekrar mekanizmasını ölçmenin başlıca araçları haline gelir. Bu durum onların statükoya doğrudan bağımlılık geliştirmelerine sebep olur.

İtaatkâr yurttaş yetiştirmeyi temel hedeflerinden biri olarak belirleyen eğitim sistemi, birçok durumda toplumsal düzenin sürdürülmesine katkı sağlayan itaat ve kurallara uyma pratiklerini bireylere kazandırmayı başarabilmiştir.

Bir diğer deyişle, başarı kıstası onlara verilenleri ne denli tekrar ettikleriyle ölçülür ve bu ölçümlere en iyi şekilde uyum sağlayanlar akıllı/başarılı sayılır. Böylece hegemonya kendi propagandasını eğittiği ideal yurttaşlarıyla yeniden üretebilecek gizli bir güce sahip olabiliyor. Hegemonya kendini doğrudan ifade etmek ve gücünü açıkça yaymak/pekiştirmek için diskur üretmektense, eğittiği insanların kendi gibi düşündüğünden emin olarak tabandan gelen bir doğal saygı formunu başka türlüsü mümkün değilmiş gibi gösterebilecek bir sese sahip olur. Bu noktada, hegemonya insanları ikna etmeye çalışmayarak aslında yukarıdan aşağıya doğru aktarılan hiyerarşinin görünmezliğini sağlayarak insanların üzerinde hissettireceği baskı ve pejoratif etkilerin çoğundan da sıyrılmış olur. Böylece hegemonya kendi ideolojik sürekliliğini, eğittiği ideal yurttaşlar aracılığıyla yeniden üretme potansiyelini elinde tutar. Hegemonik düzen bu noktada kendi söylemini doğrudan dayatmak zorunda kalmaz. Çünkü eğitilmiş bireyler zaten benzer düşünme kalıplarını içselleştirmiş durumdadır. Böylece iktidarın dili, toplumun gündelik diliymiş gibi görünmeye başlar. Tam da bu noktada hegemonya en rafine biçimine ulaşır: İktidar artık kendini açıkça ifade etmek zorunda kalmaz; çünkü insanlar zaten onun adına konuşmaya başlamıştır.
İtaatkâr yurttaş yetiştirmeyi temel hedeflerinden biri olarak belirleyen eğitim sistemi, birçok durumda toplumsal düzenin sürdürülmesine katkı sağlayan itaat ve kurallara uyma pratiklerini bireylere kazandırmayı başarabilmiştir. Bu durum, itaat kavramının her bağlamda olumsuz bir anlam taşımadığını da gösterir. Örneğin, kırmızı ışıkta geçmemek de bir itaat biçimidir. Ancak bu itaatin ardında yatan ahlaki bilinç ve toplumsal sorumluluk, kamusal güvenliği sağlaması bakımından problematik bir karakter taşımaz. Üstelik kırmızı ışıkta geçip geçmemeye dair verilen kararın bağlamsallığı düşünüldüğünde, özel durumlarda ya da kriz anlarında kurala itaat edip edilmemesi yeniden değerlendirmeye alınabilir. Bu bağlamsallık özellikle kriz anlarında daha görünür hale gelir. Örneğin, kırmızı ışıkta bekleyen bir aracın şoförü, arkasında siren çalan bir ambulans gördüğünde ona yol vermek için kırmızı ışıkta geçebilir. Böylece itaat etme eylemi, kriz anlarında önde bekleyen şoförün kuralı ahlaki bir fayda için çiğnemesi gibi bir istisnai durum yaratabilmiştir. Böyle bir durumda itaat etmeme eylemi, kurala karşı keyfi bir başkaldırı değil, aksine etik bir muhakeme sürecinin sonucunda ortaya çıkan bilinçli bir tercihtir. Ambulansın geçmesi için kurala itaat etmeyen şoför burada etik bir sorgulama sürecinin sonucunda kriz ânına mahsus olmak üzere, itaat etmemeyi kasten tercih etmiştir. Yani itaat etme ya da etmeme eylemi bağlamsal durumundan koparılmadan değerlendirilmelidir. İtaat belirli koşullar altında toplumsal düzenin korunmasına hizmet edebilirken başka durumlarda bu düzenin kendisinin sorgulanmasını gerektirebilir. Savaşlar yalnızca askeri çatışmalar değildir, aynı zamanda ekonomik krizleri, kitlesel göç hareketlerini ve toplumsal sağlık sorunlarını tetikleyebilen çok katmanlı tarihsel kırılma anlarıdır. Eğer itaat belirli bağlamlara göre yeniden değerlendirilebilecek bir eylemse, bireyler savaş gibi geniş ölçekli kriz durumlarında nasıl karar vereceklerdir?
Eğer eğitim sistemi bireylere yalnızca kurallara uymayı öğretmiş, fakat kuralların hangi koşullarda sorgulanabileceğine dair bir etik muhakeme yetisi kazandırmamışsa, kriz anlarında ortaya çıkan itaat pratikleri kolaylıkla hegemonik iktidarın çıkarlarına hizmet eden reflekslere dönüşebilir.

Propagandanın en önemli özelliklerinden biri, propaganda yapıldığının farkında olunmamasıdır.

Propaganda
Hegemonik cephenin İkinci kurucu sütunu propagandadır. “Propaganda” kavramı İngilizce “propagate” fiilinden türemiş olup, “belirli bir öğretinin ya da pratiğin yayılması amacıyla örgütlenen her türlü sistemli plan, birliktelik ve kolektif eylem” olarak tanımlanır (Miller, 2023, s. 13). Tarihsel olarak propaganda, başlangıçta pejoratif bir çağrışımdan ziyade eğitici ve yönlendirici bir işleve sahipti. Amerikalı propagandistler bu aracı büyük ölçüde Almanları şeytanlaştırmak ve düşman imgesi üretmek amacıyla seferber ettiler. Hatta bu durum öyle ileri gitmişti ki onları propaganda yapmakla suçlamışlardı. Böylece artık propaganda düzenli olarak kötüledikleri ve şeytanlaştırdıkları Almanların yaptığı bir manipülasyon metodu gibi görülmeye başlanmış ve başlardaki eğitici karakteri, yerini tamamen olumsuz ve güvensiz bir anlama bırakmıştır (Miller, 2023, s.17).
Propagandanın en önemli özelliklerinden biri, propaganda yapıldığının farkında olunmamasıdır. Propagandacı, örneğin bir ürünü pazarlamak istiyorsa, onu doğrudan dayatmak yerine, tüketicinin o ürünü “kendiliğinden” talep edeceği koşulları üretir. Bu sayede tercih, özneye ait bir karar gibi görünür; oysa bu karar önceden yapılandırılmıştır (Miller, 2023, s. 23). Hegemonya burada propagandayı insanların özgür iradelerinin olduğuna dair yarattığı yanılsamayı sömürmek amacıyla kullanabilir. Bu durum, seçimin kendisinin değil, seçeneklerin çerçevesinin belirlenmesiyle ilgilidir. Özneye sunulan alternatifler sınırlıdır; ancak özne bu sınırlılığı fark etmeksizin seçimini özgürlük olarak deneyimler. Öyle ki çocuğuna pırasa yedirmeye çalışan bir annenin, çocuğa, “Pırasa yemek ister misin?” diye sormasındansa, “Pırasa mı yemek istersin, yoksa ıspanak mı?” diye sorarak sanki çocuğun kendi özgür seçiminden doğmuş bir sonuca ulaşılıyormuş hissi vermesine benzer bir durum gözlemlenmektedir. Özgür irade, yüzeysel tüketim tercihleriyle ölçülemeyecek denli derin bir ontolojik sorundur. Ancak hegemonik propaganda aygıtları, bu derinliği örterek öznenin seçim süreçlerini görünmez mekanizmalarla yönlendirmeye devam eder.

Savaşı olağanlaştırmak, özellikle tarih eğitimlerinde görünür olmaktadır. Tarihin yalnızca savaşlar, fetihler ve komutanlar üzerinden anlatılması, toplumsal varoluşun ekonomik, kültürel ve bilimsel boyutlarını sistematik biçimde silme çabası olarak okunabilir.

Bu bağlamda propaganda hegemonik cephenin zihinleri biçimlendiren görünmez pedagojik aygıtıdır. Eğitim kurumlarının kutsallığına duyulan saygı gibi, propagandistler de yaymak istedikleri fikirlerin uzmanlarına başvurarak söylemek istediklerini onların ağzından söylerler. “Propagandacı ne yaptığının bilincinde olan bir profesyonel olarak uzmanların tarafsızlığına sahip gibi görünür” (Miller, 2023, s.24). Bilimin tarafsızlığı mitiyse, erken yaşlardan itibaren kurumsal okullaşma ile öznelere içselleştirilir. Bilimin tarafsızlığı ve okulların bilimi aktaran kurum olması bakımından tarafsızmış gibi görünen müfredatları, onun politik yapısından soyutlayarak tıpkı propagandada olduğu gibi öğretilenlerin tarafsız ve geçerli olduğu fikriyle paralel olarak işlenir. Bu çerçevede “tarafsız uzman” tarafından dile getirilen bilgi, yalnızca doğru değil, aynı zamanda sorgulanamaz olarak konumlandırılır. Böylece hegemonya kendi söylemsel çelişkilerinin sorgulamalarla ifşa edilmesinden özneleri men etmektedir. Sorgulama pratiği olmadığı zaman öğretilenler birer telkinden öteye geçememektedir. Böylece “savaşı olağanlaştıran düşünsel mantıkların, toplumsal cinsiyetlendirilmiş, ırksallaştırılmış, duygulanımsal ve performatif anlam kurma pratikleri üzerinden öznelere telkin edilmesi” (Danilova & Dolan, 2020, s.498) doğal bir hal almaktadır.
Savaşı olağanlaştırmak, özellikle tarih eğitimlerinde görünür olmaktadır. Tarihin yalnızca savaşlar, fetihler ve komutanlar üzerinden anlatılması, toplumsal varoluşun ekonomik, kültürel ve bilimsel boyutlarını sistematik biçimde silme çabası olarak okunabilir. Böylece öğrenciler, insanlık tarihinin ilerleyici gücünün savaş olduğu yanılsamasına ikna edilir. Teknolojik ilerleme anlatısı, savaşın yıkıcılığını görünmez kılacak biçimde yeniden çerçevelenir. Öyle ki, İkinci Dünya Savaşı araştırmalarında bile icat edilen ya da geliştirilen teknolojileri doğrudan ve dolaylı ölümlerin 80 milyon civarında olduğu gerçeğinin bile önüne koyabilecek fikirlere alan açmaktadır. Radar teknolojisi, jet motoru, elektronik bilgisayarlar, penisilin gibi çeşitli alanlardaki teknolojilerin insanlığı ileriye taşıdığı bir gerçekken, böylesi gelişimlerin maliyetinin 80 milyon insanın canı olması gerekir miydi? Nasıl bir hegemonik sayıklamadır ki, öldürülen insanların canı yerine makinaleşmiş bir ruhsuzlukla hâlâ teknoloji gelişimi ön planda tutulabilir? Madem insanlığın böylesi teknolojileri geliştirme potansiyeli vardı, bu potansiyelin açığa çıkması bunca insanın katledilmesiyle mi olmalıydı? Burada öğretilmeye çalışılan düşünme biçimi, savaşın olağan ve kaçınılmaz olduğu fikrinin sorgulamaya kapalı olmasıyla gelen bir sonuç olarak, tarihin motorunu savaşlara indirgeme çabası olarak değerlendirilebilir.

Nitekim hegemonik cephe, belirli kavramların –örneğin komünizm– sistematik biçimde kriminalize edilmesi ve pejoratif anlamlarla yüklenmesi üzerinden çoktan örülmeye başlamıştır.

Buraya kadar yürütülen tartışmaların da gösterdiği üzere propaganda, ahlaki çerçeveleri inşa eden ve yeniden kodlayan stratejik bir müdahale alanıdır. Özellikle “düşman” figürü, geniş etki alanına sahip aktörler aracılığıyla söylemsel olarak üretilir ve bu süreç hegemonik meşruiyetin temelini oluşturur. Nitekim güncel örneklerde, askeri müdahaleler öncesinde hedef toplumların “özgürleştirilmesi” gerektiğine dair bir anlatı kurulmakta; İran, Venezuela, Küba ve benzeri ülkeler bu çerçevede yeniden tanımlanmaktadır. Bu tür söylemler, müdahaleleri ahlaki ve hukuki açıdan meşru gösterecek bir zemin üretir. Benzer şekilde, uzun süreli ambargo ve yaptırımların yarattığı yapısal krizler dahi, çoğu zaman bu ülkelerin içsel sorunları olarak sunularak dış müdahalenin görünmez kılınmasına hizmet edebilir. Küba örneğinde olduğu gibi, ekonomik baskıların ciddi insani sonuçlar doğurduğu durumlarda bile, bu süreç kimi yaklaşımlar tarafından “yapısal şiddet” olarak değerlendirilirken, ana akım söylemde sınırlı görünürlük kazanır. Bu noktada işleyen mekanizma, anakronik bir yeniden çerçevelemedir: geçmişteki olaylar bağlamından koparılarak bugünün müdahalelerini meşrulaştıracak biçimde yeniden dolaşıma sokulur. Böylece güncel güç ilişkileri görünmez kılınırken ahlaki yargılar tarihsel olarak yer değiştirmiş bir anlatı üzerinden yeniden kurulur.
Bu durum, Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların ad hominem ile sistematik biçimde şeytanlaştırılmasıyla işleyen propaganda tekniklerinin güncel varyasyonu olan terör, demokrasi yoksunluğu, diktatörlük gibi sözde sebeplerle büyük ölçüde örtüşüyor. Nitekim hegemonik cephe, belirli kavramların –örneğin komünizm– sistematik biçimde kriminalize edilmesi ve pejoratif anlamlarla yüklenmesi üzerinden çoktan örülmeye başlamıştır. Bu bağlamda, yalnızca bir politik öznenin adında komünist ifadesinin yer alması dahi (bkz. Küba Komünist Partisi), düşman figürünün inşası için yeterli bir işaretleyiciye dönüştürülebiliyor ve böylece karşı tarafta insanların olduğunu unutturacak şekilde soykırımı meşrulaştırma zemini yaratılabilecektir.
Savaşın kriz doğası ve ölümle birlikte kurulan milli duygusal yoğunluğu, Goebbels’in propaganda tekniklerinin en rafine biçimleriyle uygulanabilmesi için elverişli bir zemin yaratır. Öyle ki Goebbels’e göre, Hitler “soyut anlatılardan kaçınmalı, duygulara hitap etmelidir” (Jowett & O’Donnell, 2006). Nazi propagandası yalnızca Almanya ile sınırlı kalmamış, özellikle Sovyetler Birliği karşıtlığı üzerinden uluslararası kamuoyunu etkileyen geniş bir nüfuz alanı yaratmıştır. 1930’larda Ukrayna’daki kıtlık, bu propagandanın merkezi unsurlarından biri haline getirilmiş; ölü sayılarının abartılması, bağlam dışı görsellerin kullanılması ve olayların çarpıtılması yoluyla antikomünist bir anlatı inşa edilmiştir. Bu söylem, Batı medyasında da dolaşıma sokularak ideolojik bir araç haline getirilmiştir. Oysa aynı dönemde Sovyetler Birliği içinde kolektifleştirme sürecine karşı ciddi sınıf mücadeleleri yaşanmakta; özellikle toprak sahiplerinin direnişi üretim krizlerini derinleştirmekteydi. Ancak bu karmaşık tarihsel süreç, propaganda aracılığıyla basitleştirilmiş ve tekil bir fail anlatısına indirgenmiştir. Böylece tarihsel gerçeklik, politik amaçlara hizmet edecek biçimde yeniden kurgulanmıştır.
Bu noktada belirleyici olan, söylemin maddi ve jeopolitik işlevidir. Nazi ideolojisi Ukrayna’yı genişleme politikasının zorunlu bir unsuru olarak konumlandırmış, bu nedenle bölgenin “kurtarılması” fikri önceden üretilmiş bir düşman anlatısına dayandırılmıştır. Başka bir deyişle, soykırım planı yalnızca askeri değil, söylemsel olarak da hazırlanmıştır. Burada işleyen mekanizma açıktır: ölüm, kıtlık ve travma gibi deneyimler duygusal yoğunluk üzerinden ideolojik korku üretiminin araçlarına dönüştürülür. Böylece rasyonel sorgulama zayıflatılır, düşman imgesi güçlendirilir ve kitleler yönlendirilebilir hale getirilir. Bu propaganda biçimlerinin, günümüzde farklı coğrafyalarda benzer kalıplarla yeniden üretildiği görülmektedir.

Algoritma bu kapalı devreyi sürdürerek bireyin platformda geçirdiği süreyi maksimize etmeyi hedefler; çünkü dikkat süresi doğrudan ekonomik değere tahvil edilebilir bir meta haline gelmiştir.

Sosyal Medya
Hegemonik cephenin kurucu ayaklarından biri, sosyal medyanın sistematik ve stratejik kullanımında somutlaşmaktadır. Propaganda, kendisini belirli araçlarla sınırlamaz; aksine, erişebildiği her iletişim kanalını kendi amaçları doğrultusunda esnek biçimde seferber eder. Hedef kitlesi radyo dinliyorsa, radyoyu modası geçmiş bir medya aracı olarak değerlendirmez. “Hiçbir insani iletişim aracı yoktur ki kasti propaganda aracı olarak kullanılmasın” (Bernays, 2023, s.158). Günümüzdeyse dijitalleşmenin hızlanmasıyla birlikte, sosyal medya ağlarının kullanım oranları tarihsel olarak eşi görülmemiş bir düzeye ulaşmıştır. “Üç milyar insan Instagram’ı ayda bir kez kullanıyor; bu da onu dünya genelinde en popüler üçüncü sosyal uygulama haline getiriyor” (Curry, 2026). Türkiye’deyse “Sosyal medya kullanıcısı, son 1 yılda yüzde 1,7 artarak 58,5 milyona ulaştı” (Bodur, 2025). Bu veriler ışığında sosyal medya hem yerel ölçekte milyonlarca bireye hem de küresel ölçekte milyarlarca kullanıcıya aynı anda nüfuz edebilen, son derece güçlü bir ideolojik aygıt haline gelme potansiyelini barındırır. Dolayısıyla bu mecraların propaganda, endoktrinasyon ve özneleşme süreçlerinin yönlendirilmesi amacıyla kullanılması, istisnai değil, yapısal bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye özelinde, kurumsal aktörlerin bu mecraları stratejik biçimde kullanarak kamusal algıyı yönlendirme ve belirli düşünce biçimlerini dolaşıma sokma kapasitesine sahip olduğu görülüyor. Bu süreç çoğu zaman belirli bir düşüncenin doğruluğunu doğrudan ilan etmekten ziyade, alternatif düşüncelerin olumsuz, kutuplaştırıcı, kaba ya da aşağılayıcı yorumlar yapılarak itibarsızlaştırılması üzerinden işliyor. Böylece doğrudan bir fikir yerleştirmektense başka bir fikrin toplum nezdinde karşılığı olmadığı fikri verilmek isteniyor. Bu izlenim, ekran karşısında zaten yalnızlaşmış olan öznenin algısal dünyasında güçlü bir karşılık bulabilir. Sonuç olarak özne, kendisini çoğunlukla özdeşleştirdiği bu yapay kolektivitenin içine daha kolay eklemler; böylece rıza, bireysel bir tercih gibi görünse de, aslında önceden yapılandırılmış bir yönlendirme sürecinin ürünü haline gelir.
Neoliberalizmin ekonomik modelinin çalışması için toplumun yaşam biçimlerini de kendine uygun halde dönüştürmesi gerekmektedir. İşçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi ve kolektif varoluş bilincinin sistematik biçimde aşındırılmasıyla birlikte, bireylerin ekran başında yapay bir tatmin duygusu üreten etkinliklere yönlendirilmesini beraberinde gelmiştir. Bu yönelim, yaşam koşullarının giderek ağırlaştığı toplumsal bağlamlarda belirli ölçüde anlaşılabilir bir nitelik taşır. Maddi yoksunluk nedeniyle temel yaşam pratiklerini –örneğin evlilik ya da kafede vakit geçirmek gibi kamusal tüketim biçimlerini– erteleyen ya da terk eden mülksüzleşmiş bireyler açısından, sosyal medya, hızlı tüketilebilir içerik akışı ve zihinsel efor talep etmeyen ritmiyle, gündelik yorgunluğun ardından işlevsel bir “kaçış mekânına” dönüşebilmektedir. Bu eğilim öznenin içinde bulunduğu maddi ve zamansal kısıtlılıklar dikkate alındığında anlaşılır bir karakterdedir. Zira yoğun emek süreçlerinin ardından eve dönen bireyin, yüksek yoğunluklu düşünsel faaliyetlere yönelmesi için ne yeterli enerjisi ne de gerekli zamanı bulunmaktadır.

Bireyler sosyal medyanın dolaşıma soktuğu düşünsel çerçevelere karşı son derece geçirgen ve manipülasyona açık öznelere dönüşebilir. Medya söyleminde sıkça başvurulan “kadın sürücü”, “göçmen suçlu” gibi nitelemeler, toplumsal algıyı hızla yönlendirerek belirli gruplara yönelik düşmanlık duygularını üretir ve pekiştirir.

Bu koşullar altında birey, üretim faaliyetleri dışında kalan toplumsal ilişkilerden giderek koparak sosyal varoluşunu asgari düzeye indirilmiş bir yaşam formuna sıkıştırır. Buna ek olarak, kullanıcıların platformda mümkün olan en uzun süreyi geçirmelerini hedefleyen / seçimleri manipüle edebilecek güce sahip olan algoritmik düzenekler, yalnızlığın güvenli olduğu, kişiyi daha güçlü kıldığı ve tercih edilir bir yaşam biçimi olduğu yönünde örtük mesajlar üretir ve bireysel izolasyonu ve yalnızlığı normatif bir değer olarak sunar. Bu bağlamda bireyselleşme söylemi, özünde örgütsüzleştirme ve kolay manipüle edilebilirlik stratejisinin bir maskesi olarak işlev görür. Sonuç olarak bireyler sosyal medyanın dolaşıma soktuğu düşünsel çerçevelere karşı son derece geçirgen ve manipülasyona açık öznelere dönüşebilir. Medya söyleminde sıkça başvurulan “kadın sürücü”, “göçmen suçlu” gibi nitelemeler, toplumsal algıyı hızla yönlendirerek belirli gruplara yönelik düşmanlık duygularını üretir ve pekiştirir.

Bu süreçte “öteki”nin insan oluşuna dair temel ontolojik gerçeklik geri plana itilmekte, birey, kimlik kategorilerine indirgenerek bu kategoriler onun özünü temsil ediyormuş gibi sunulmaktadır. Böylece özne ile ona atfedilen kimlik arasında derin bir yabancılaşma üretilir; birey kendi varoluşunun somut bütünlüğünden koparılarak indirgenmiş bir temsile hapsedilir.

“Bireysel insan güçlüdür” vurgusunu sürekli yeniden üreten sosyal medya aparatları, krizlerle örülü toplumsal bağlamlarda, insanların yalnız başına hayatta kalabilmelerini güç ile özdeşleştirmektedir. Oysa insan sürü halinde kolektif varoluş içinde anlam kazanan; bir topluluğun parçası olduğu ölçüde kendini gerçekleştirebilen toplumsal bir varlık. Medeniyetin ve kültürel üretimin tarihsel olarak yalnızca kolektif emek süreçleri içinde ortaya çıktığı dikkate alındığında, bireyin varlığını sürdürebilmesi, kaçınılmaz biçimde başkalarıyla kurduğu ilişkisel ağlara bağımlıdır. Nitekim yaşamını bütünüyle bireysel bir özerklik içinde sürdürdüğünü varsayan özne dahi, başkalarının inşa ettiği evlerde, başkalarının geliştirdiği interneti kullanarak, başkalarının ürettiği telefonların ışıklı ekranlarından böylesi düşünceleri yaymaktadır. Toplumların her bir ferdinin emeklerinin toplumsal örgütlenmesi, insan topluluğunun devamlılığı açısından oldukça önemli bir yer tutuyor. Bu bağlamda “güç”, bireysel izolasyonda değil, kolektif varoluşun kurulduğu komünal ilişkiler ağında ortaya çıkar. Özellikle bu ilişkiler içinde bir uyum ve ortak yönelim tesis edildiğinde, güç gerçek anlamını bulur. İnsan ancak birlikte var olduğunda mücadeleye yön verecek anlamı ve motivasyonu kendi varoluşunda temellendirebilir. Bu nedenle örgütlü kolektif eylem biçimleri –özellikle kamusal alanda görünürlük kazanan sokak hareketleri– yalnızca politik değil, aynı zamanda varoluşsal bir önem taşır.
“İlk kez genç bir aktivist olarak kitlesel bir protestoya katıldığım deneyimi hatırlıyorum. İnsan kalabalığının içine adım attığım anda, adalet ve özgürleşme yönündeki ortak hedeflerimizin kök saldığı bir amaç duygusu, aidiyet, cesaret ve umut hissettim.” (Dias, 2025, p. 61) Sosyal medya hegemonik cephenin en çelişkili araçlarından biri olarak, bireyleri yalnızlaştırma kapasitesi bakımından güçlü bir dönüştürücü aygıt işlevi görmektedir. Kolektif varoluşun zayıflamasıyla birlikte aidiyet, cesaret ve umut gibi duygular içi boşaltılmış kavramlara indirgenir. Neoliberal düzen, bu yalnızlaşmayı derinleştirerek ötekini potansiyel bir tehdit olarak kodlayan yapay ayrışmalar üretmeye çalışır. Birey ötekilerden koptukça öznel düzlemde bir güç yanılsaması yaşasa da ontolojik olarak daha kırılgan hale gelebilir.
Akademik ve toplumsal alanlarda rekabet, verimlilik ve performans odaklı yapıların hâkimiyeti, kolektif üretimi aşındırarak bireyleri birbirine karşı konumlandırır (Moosa, 2024; Dias, 2025). Bu durum yalnızca yabancılaşmayı derinleştirmekle kalmaz, aynı zamanda savaş bağlamında ölenlerin birer özne değil, sayısal verilere indirgenmiş varlıklar olarak algılanmasına yol açar. İnsanın sayısallaştırılması, etik duyarlılığın aşınmasının en görünür biçimlerinden biridir.
Buna karşılık, Homeros’un İlyada’sı savaşın insani boyutunu görünür kılan karşıt bir anlatı sunar. Savaşçılar yalnızca stratejik figürler olarak değil, yaşam öyküleriyle birlikte ele alınır; her ölüm, bir yaşam dünyasının yitimi olarak resmedilir. Hektor’un ailesiyle vedalaşma sahnesinde olduğu gibi, savaşın soyut yüceliği dağılır ve geriye insani kırılganlık kalır (Homeros, 2020). Bu anlatı, düşmanı insanlıktan çıkarmak yerine yeniden insanlaştırarak savaşın meşruiyetini sorgulayan etik bir bilinç üretir.
Hegemonik cephenin en “eğlenceli” görünen ayağı olan sosyal medya, özneyi algoritmik mekanizmalar aracılığıyla sürekli çözümlemeye ve yeniden kurmaya yönelen bir gözetim aygıtı olarak da işler. Bireyin neyi sevdiği, neyi reddettiği, hangi içeriklerde daha uzun süre kaldığı ve hangi tepkileri verdiği gibi veriler sistematik biçimde toplanarak onun önüne giderek daha fazla hoşlanacağı ve daha uzun süre etkileşimde kalacağı içerikler sunulur. Böylece herkesin ücretsiz ve sınırsız içerik üretebildiği bir alan olarak sunulan sosyal medya, pratikte yalnızca benzer içeriklerin dolaşıma sokulduğu kapalı bir yankı odasına dönüşür. Özne bu yankı odasında kendi düşüncelerinin sürekli yeniden üretildiği bir ortamda, farklılıkla karşılaşma imkânını giderek yitirir. Algoritma bu kapalı devreyi sürdürerek bireyin platformda geçirdiği süreyi maksimize etmeyi hedefler; çünkü dikkat süresi doğrudan ekonomik değere tahvil edilebilir bir meta haline gelmiştir. Bu bağlamda, sosyal medya yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda insan dikkatini metalaştıran bir sermaye birikim mekanizmasıdır. Sermaye bu mekanizma aracılığıyla kullanıcıları karşıt düşüncelerle karşılaşma ihtimalinden sistematik olarak uzaklaştırarak, homojenleşmiş ve kutuplaşmış düşünsel alanlar üretir. Bu kutuplaşma ötekinin anlaşılabilir bir özne olarak kavranmasını da imkânsızlaştırır.
Öte yandan, sosyal medya anonimliği başlangıçta güvenlik ve ifade özgürlüğü gibi gerekçelerle meşrulaştırılmıştır. Ne var ki bu anonimlik zamanla sorumluluktan arındırılmış bir söylem alanı yaratarak linç kültürünün en verimli zeminlerinden biri haline gelmiştir. Bu zeminde dolaşıma giren dezenformasyon, endoktrinasyon ve hakaret söylemleri hem bireyler arası ilişkileri hem de kolektif düşünme kapasitesini aşındırabilmektedir. Bu dönüşüm komünitenin çözülmesini hızlandırırken bireyleri de birbirine karşı konumlandırılmış, güvensiz ve kolay yönlendirilebilir öznelere indirger.

Savaşın fiziksel cephesi açılmadan önce, düşünsel cephede çoktan bir hazırlık süreci başlatılmış olur. Bombalar henüz atılmamışken sosyal medya üzerinden fikren ve duygusal zemin hazırlanır; başka bir deyişle, savaş önce bilinçlerde başlatılır.

Son tahlilde sosyal medya, kullanıcıları cezbederek onları belirli düşünsel yönelimlere sevk eden sofistike bir yönlendirme aygıtı olarak işler. Bu yönlendirme doğrudan dayatma biçiminde değil; özneyi yankı odalarına hapsederek karşıt görüşlerle karşılaşma imkânını sistematik biçimde sınırlandırmak üzerinden gerçekleşir. Böylece birey yalnızca kendi dünya görüşünü teyit eden içeriklerle kuşatılırken farklı yaşam biçimleri ve düşünce formlarıyla arasına linç kültürüne dayalı görünmez ama etkili bir duvar konur. Böylece insanlar kutuplaşmış ve ekranlar arkasından yapayalnız ve güçsüz sözde-özneler olmuştur. Karşıt görüşteki bireyler, artık tartışılabilir özneler olmaktan çıkarak, linç edilmesi meşru görülen hedeflere dönüştürülür. Linç kültüründen doğan etkileşim, algoritmalar tarafından ödüllendirilerek yaygınlaştırılır; böylece şiddet içeren söylem, görünürlüğünü artırarak norm haline gelir. Özne, kolektif bağlarından koparıldığı ölçüde, yönlendirmeye daha açık bir hale gelir; çünkü eleştirel karşılaşma imkanından men edilmiştir. Kitleler, farkında olmaksızın, algoritmanın işaret ettiği yönlere doğru düşünsel olarak hizalanabilir hale gelir. Bu durum düşüncenin özerkliğinin yerini yönlendirilmiş reflekslere bırakması anlamına gelir. Böylece savaşın fiziksel cephesi açılmadan önce, düşünsel cephede çoktan bir hazırlık süreci başlatılmış olur. Bombalar henüz atılmamışken sosyal medya üzerinden fikren ve duygusal zemin hazırlanır; başka bir deyişle, savaş önce bilinçlerde başlatılır.

Bu hazırlık süreci, belirli suçların sistematik biçimde azınlık gruplarla ilişkilendirilmesi gibi söylemsel stratejilerle yürütülebilir. Benzer şekilde, tarihsel olaylar bağlamlarından koparılarak sanki koşulları hiç değişmemiş gibi yeniden dolaşıma sokulur ve güncel politik hedefler doğrultusunda araçsallaştırılır. Bu anakronik yeniden kurma pratiği, geçmişi bugünün ideolojik ihtiyaçlarına göre biçimlendirerek kitlelerin ahlaki yargılarını yönlendirmeyi mümkün kılar. Nihayetinde savaş yalnızca askeri bir eylem olmaktan çıkar, öncesinde titizlikle inşa edilmiş bir anlam rejiminin kaçınılmaz sonucu olarak sunulur.

Özü itibariyle savaş, sermayenin genişleme stratejisinin bir aracıdır; milliyetçilik ve kahramanlık söylemleriyse yalnızca bu stratejiyi meşrulaştıran ideolojik örtüdür.

İktidar
Hegemonik cephenin nihai ve belirleyici ayağı iktidardır. İktidar politika üretim araçlarını elinde bulundurduğu ölçüde, bireyleri, kurumları ve hukuki düzenlemeleri kendi yönelimleri doğrultusunda dönüştürebilme kapasitesine sahiptir. Bu dönüşüm yalnızca doğrudan müdahaleler yoluyla değil; aynı zamanda normların, değerlerin ve meşruiyet ölçütlerinin yeniden tanımlanması aracılığıyla gerçekleşir. Böylece iktidar, yalnızca neyin yapılacağını değil, neyin yapılabilir, kabul edilebilir ve hatta “doğal” sayılacağını da belirleyen kurucu bir güç haline gelir.
“Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir; yani toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda onun egemen düşünsel gücüdür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçları üzerinde de denetim sahibidir; öyle ki, genel olarak söylemek gerekirse, zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri bu sınıfa tâbi olur.” (Marx, 1845/1998)
Yukarıdaki alıntıda da vurgulandığı gibi, iktidarı elinde bulunduran sınıf, düşüncelerin iktidarını da belli biçimlerde manipüle edebilecek kapasiteye sahiptir. Bu durum düşüncelerin dolaşımını ve meşruiyetini denetleyebilen bir gücün, toplumsal gerçekliği algılama biçimlerimizi de dolaylı olarak kurabildiğini göstermektedir. Nitekim savaş kararını uygulamaya koyan silahlı örgütler, devletin resmi aygıtları olarak işlev görürken; kimlerin hedef alınacağı, kimlerin öldürüleceği ve bu eylemlerin hangi gerekçelerle meşrulaştırılacağı gibi nihai kararlar doğrudan iktidar tarafından belirlenir. Bu bağlamda, askeri cepheye ilişkin kararları veren gücün, savaş öncesinde inşa edilen hegemonik cephe üzerinde de belirleyici bir üstünlüğe sahip olduğu açıktır. Zira savaş gibi yüksek yoğunluklu travmatik kriz anlarında yurttaşlar, belirsizliği giderebilmek adına yetki sahibi aktörlerden gelecek açıklamalara yönelme eğilimi gösterir. Böylece açıklama yapacak gücü elinde bulunduran sınıf, doğrudan teröristin, düşmanın, hainin toplum önündeki zihinsel infazını gerçekleştirebilecek bir güçle kutsanmış olmaktadır. Kriz anlarında İslamofobi, beyaz üstünlükçülük, Batı-merkezci ilerleme anlatıları gibi ideolojik çerçevelerin yeniden üretilmesi ve güç kazanması tesadüf değildir.

Bu söylemler belirli coğrafyaları ve toplulukları sistematik biçimde “geri”, “ilkel” ya da “tehditkâr” olarak kodlayarak müdahaleyi ahlaki bir zorunluluk gibi sunan bir zemin hazırlar. Erkek bakışına sunulan kadın bedeninin çoğunlukla beyaz tenli ve Avrupai fenotipler üzerinden idealize edilmesi, “güzel” olanın Batı’ya ait olduğuna dair örtük bir düşünsel müdahale olarak okunabilir. Estetik algısının yönlendirilmesi gibi çok katmanlı müdahaleler sonucunda, “diktatörlükle yönetilen”, “medeni olarak geri kalmış” ya da “estetik olarak yetersiz” biçiminde kodlanan Doğu toplumları, maruz kaldıkları şiddetin öznesi olmalarına rağmen, bu şiddeti hak etmiş gibi sunulan bir anlatının nesnesine dönüştürülebilirler. Böylece bu toplumlar, savaşın fiili cephesinde yenilgiye uğramadan önce, hegemonik cephede çoktan mağlup edilmiş olurlar; çünkü üzerlerine yağan bombalar, fiziksel yıkımla birlikte, önceden inşa edilmiş bir rızanın sonuçlarını da taşımaktadır.

Kapitalist üretim tarzı, varlığını ve sürekliliğini krizler üzerinden tesis eder; bu krizler ekonomik olmasının ötesinde, aynı zamanda siyasal ve askeri biçimler de alabilir. Bu bağlamda savaş, bir sapma ya da istisna değildir.

Hileli bir şekilde meşru gösterilen savaşlarda verilen şehitlerin ve şehitlik kültünün, hegemonik cepheyi pekiştiren önemli bir unsur olduğunu görmek gerekir. Şehit terimi, kelime anlamıyla “Allah yolunda savaşırken gayrimüslimler tarafından öldürülen ya da yaralı halde savaş alanında ölü bulunanlardır” (Atar, 2010). Bu tanım çerçevesinde, Allah yolunda ölmeyen pek çok bireye şehitlik sıfatı vermenin, doğrudan hegemonik cepheyi güçlendirmek ve toplumsal rızayı biçimlendirmek amacıyla gerçekleştirilen bir söylemsel müdahale olduğunu okumak pek de zor olmayacaktır. Şehitlerin isimlerinin sokaklara verilmesi, şehitlik kültünün yüceltilmesini ve düzenli olarak hatırlanmasını sağlar. Böylece “şehit olma” duygusu, vatan, millet, bayrak gibi kutsal kabul edilen semboller uğruna ölmeyi göze alacak kadar merkezi bir konum kazanır. Nekrofil kültü okullarda yüceltilen şehitlik mertebesiyle de daha erken yaşlarda bile belirli bir ideolojik özdeşim ve bağlılık oluşturmak üzere pedagojik müdahaleler yapılmaktadır. Çanakkale Şehitliği gezisi gibi gezilerle birlikte ritüelleşen bir tavırla ve törenlerle anıldıkça da insan zihni verilen mesajı yoğun duygulanımla birlikte içselleştirmektedir.
Son olarak, savaşın pedagojisi yalnızca ideolojik bir süreç olarak kalmaz; aynı zamanda maddi üretim ilişkilerinin yeniden üretimini güvence altına alan işlevsel bir mekanizmadır. Kapitalist üretim tarzı, varlığını ve sürekliliğini krizler üzerinden tesis eder; bu krizler ekonomik olmasının ötesinde, aynı zamanda siyasal ve askeri biçimler de alabilir. Bu bağlamda savaş, bir sapma ya da istisna değildir. Kapitalizmin içkin bir momentidir. Çünkü savaş, hem sermayenin yeni pazarlar bulmasını sağlar hem de iç çelişkileri dışsallaştırarak sınıf antagonizmalarını geçici olarak bastırır.

Pedagojinin bu süreçteki işlevi ise daha da belirginleşir: Eğitim, propaganda ve medya aracılığıyla bireyler, kendi maddi çıkarlarına aykırı olan savaş politikalarını destekleyecek biçimde şekillendirilebilirler. Böylelikle işçi sınıfı kendi sömürüsünü derinleştiren savaşlara gönüllü olarak rıza gösterir. Marx’ın ifadesiyle: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yazarlar; ancak onu keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar altında değil, halihazırda var olan, kendilerine verilmiş ve geçmişten devralınmış koşullar altında yaparlar” (Marx, 1852/1995). Bu durum, koşulları değiştirmek için eyleme, eylemi dönüştürmek için düşünceye ulaşma gerekliliğini açıkça ortaya koyar. Düşünceye ulaşabilmek içinse düşünsel ve entelektüel hegemonyanın kurulması; savaş ve benzeri kriz anlarındaysa hegemonik cephenin açılması ve korunması zorunlu bir şarttır.
Ayrıca savaşlar, fiilen milliyetçi duyguların körüklenmesi yoluyla başlatılırken, özünde oldukça ekonomik bir altyapıya dayanmaktadır. Metnin tamamında I. ve İkinci Dünya Savaşı olarak isimlendirdiğimiz savaşların Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşı olarak isimlendirilmesi de mümkündür. Öyle ki, oluşan tekeller önce iç pazar için mücadele verirken sermayenin ihracıyla dış pazara da açılma zorunluluğu hissetmektedir. Zira dünya üzerindeki kaynaklar her yerden eşit şekilde çıkmadığı ve çeşitli yerlere dağıldığı için dünya üzerindeki kaynak bölüşümünün yapılması bazı sürtüşmelere ve güç mücadelelerine sahne olmaktadır.
Bankalar uluslararası ölçekte kurulan bu sermaye ağının borçlandırma üzerinden trafiğini sağlayacak bir aracı gibi davranmaktadır. Kapitalist gruplar dünyayı kaynaklar, işçi maliyetleri ve tekelleşme güçleri üzerinden yeniden paylaşırken bunun sonucunda hem kaynaklara hem de iş gücüne daha ucuza erişebilecek, kârlarını artırabilecek koşullar yaratmayı hedefler ve bunun için kanlı savaşları göze alabilirler. Bu noktada, savaşların temel nedeninin toprak fethi ya da yayılmacılık olmadığı açıktır. Ancak halka bu şekilde sunularak milliyetçi duyguların sömürülmesi ihmal edilmez. Özü itibariyle savaş, sermayenin genişleme stratejisinin bir aracıdır; milliyetçilik ve kahramanlık söylemleriyse yalnızca bu stratejiyi meşrulaştıran ideolojik örtüdür. Buna ek olarak, bazı devletlerin çatışmalara doğrudan müdahil olmaksızın, silah, füze, uçak ya da erzak satışlarıyla, borçlandırma mekanizmaları üzerinden savaştan beslenmeleri de dikkate değerdir. Bu durum savaşın cephedeki askerlerden öte, ekonomik ilişkilerin ve sermaye ağlarının karmaşık örgüsü üzerinden de işlediğini gösterir. Kapitalist sistemin mantığı, krizleri ve çatışmaları engel olarak değil, genişleme ve yeniden üretim için fırsat kılan bir mekanizma haline getirmektir. Böylelikle savaş, sermayenin dolaşımını ve hegemonyasını yeniden tesis eden metafiziksel bir araç olarak da işlev görür.
“Kapitalizmin bugünkü aşaması bize gösteriyor ki, kapitalist gruplar arasında, dünyanın ekonomik yönden paylaşılması esasına dayanan bazı ilişkiler doğmakta, buna koşut ve bağlı olarak da, siyasal gruplar, devletler arasında, dünyanın toprak bakımından paylaşılması, sömürge savaşı, ‘ekonomik önem taşıyan topraklar için mücadele’ esasına dayanan birtakım ilişkiler kurulmaktadır.” (Lenin, 1917/2003, s. 77)

Sonuç: Barışın Pedagojisi
Savaşın pedagojisi üzerine yürütülen bu tartışmalar, savaşın yalnızca askeri bir zorunluluk ya da kaçınılmaz tarihsel bir kırılma olmadığını; aksine uzun süreli bir düşünsel inşa sürecinin sonucu olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Eğitimden propagandaya, sosyal medyadan iktidar söylemlerine kadar uzanan geniş bir aygıtlar ağı, bireylerin dünyayı algılama biçimlerini şekillendirerek savaşın mümkünlüğünü üretmektedir. Bu bağlamda savaş, bombaların düştüğü anda değil, zihinlerde düşmanın kurulduğu, ötekinin insanlıktan çıkarıldığı ve şiddetin ahlaki olarak meşrulaştırıldığı anda başlamaktadır. Dolayısıyla savaşın gerçek cephesi coğrafi değil, epistemiktir, hegemonik cephedir; sınırları haritalarda değil, bilinçlerde çizilir.
Bu nedenle, savaşın pedagojisinden barışın pedagojisine geçiş, yalnızca politik bir tercih değil, aynı zamanda derin bir epistemolojik ve etik dönüşümü gerektirir. Eğer savaş zihinlerde başlıyorsa zihinlerde de sona erdirilebilir. Ancak bu sonlandırma, hazır ideolojik kalıpların yerine yeni dogmalar koyarak değil; bireyin kendi düşünme süreçlerini sorgulayabildiği, kendisine sunulan anlam rejimlerini çözümleyebildiği bir eleştirel özdüşünüm pratiğiyle mümkün olacaktır. Eleştirel özdüşünüm, öznenin yalnızca dış dünyayı değil, kendi düşünsel konumlanışını da problematize edebilmesini sağlayan bir bilinç formudur (Adorno, 1966). Bu bilinç formu gelişmediği sürece, hegemonik aygıtların yeniden ürettiği savaş mantığı farklı biçimlerde varlığını sürdürmeye devam edebilecektir.
Barışın pedagojisi, tam da bu noktada, özneyi edilgen bir alıcı olmaktan çıkararak etik ve politik sorumluluk taşıyan bir fail haline getirmeyi amaçlar. Bu pedagojik dönüşüm, bireyleri yalnızca bilgiyle donatmayı değil; aynı zamanda onları ötekinin varoluşunu tanıyabilen, farklılıkla karşılaşabilen ve bu karşılaşmayı düşmanlık yerine diyalog zeminine taşıyabilen öznelere dönüştürmeyi gerektirir. Ötekinin yeniden insanlaştırılması, savaşın meşruiyetini çözen en temel etik müdahaledir. Çünkü savaş en temelde, insanın insana yabancılaştırılması üzerine kuruludur.
Son tahlilde, savaşın ortadan kaldırılması, yalnızca silahların susmasıyla değil; savaşın düşünsel koşullarının ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Bu da ancak kolektif bir bilinç dönüşümüyle, yani bireylerin kendi tarihsel konumlarını ve düşünsel sınırlarını eleştirel biçimde kavrayabildikleri bir özdüşünümsel uyanışla gerçekleştirilebilir. Barış, pasif bir durum değil; aktif olarak inşa edilmesi gereken bir düşünme ve var olma biçimidir. Bu inşa süreciyse hegemonik cephenin karşısına, eleştirel düşünceyle örülmüş yeni bir pedagojik cephe kurmayı zorunlu kılar.

İnsanın hegemonik cephedeki tek düşmanı yalnızca kendisidir. Eğer savaşlar fikirle başlıyorsa fikirle bitebilir.

Kaynakça 
Adorno, T. W. (1966). Education after Auschwitz. In Critical models: Interventions and catchwords (p. 2). Columbia University Press. 
Atar, F. (2010). Şehid. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/sehid#1
Bernays, E. (2023). Propaganda (S. S. Tezcan, Çev.). Pegasus Yayınları. (Orijinal eser 1928) 
Bodur, A. B. (2025, May 8). Sosyal medya kullanıcısı sayısı 58,5 milyona ulaştı. Anadolu Ajansı. https://www.aa.com.tr/tr/gundem/sosyal-medya-kullanicisi-sayisi-58-5-milyona-ulasti/3560857 
Boundless. (n.d.). Casualties of World War İKINCI In Boundless World History. Lumen Learning. https://courses.lumenlearning.com/suny-hccc-worldhistory2/chapter/casualties-of-world-war-ii/  
Danilova, N., & Dolan, E. (2020). The politics and pedagogy of war remembrance. International Political Sociology, 27(4), 498–513. 
David Curry. (2026, January 7). Instagram revenue and usage statistics (2026). Business of Apps. https://www.businessofapps.com/data/instagram-statistics/ 
Dias, B. (2025). Protest pedagogy. Radical Teacher, (132), 61. https://doi.org/10.5195/rt.2025.1157 
Garth S. Jowett, G. S., & Victoria O’Donnell, V. (2006). Propaganda and persuasion. SAGE Publications. 
HISTORY.com Editors. (2025, December 8). World War İKINCI History. https://www.history.com/articles/world-war-ii-history 
Homeros. (2020). İlyada (A. Erhat & A. Kadir, Çev.; 14. bs.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Orijinal eser MÖ 8. yy.) 
Lenin, V. I. (2003). Emperyalizm: Kapitalizmin en yüksek aşaması (C. Süreya, Çev.; 7. baskı). Eriş Yayınları. (Orijinal eser 1917) 
Marx, K. (1995). The eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte (Original work published 1852). https://www.marxists.org/archive/marx/works/1852/18th-brumaire/ch01.htm 
Marx, K. (1998). The German ideology: Part I: Feuerbach. Opposition of the materialist and idealist outlook, B. The illusion of the epoch (Original work published 1845). https://www.marxists.org/archive/marx/works/1845/german-ideology/ch01b.htm 
Miller, M. C. (2023). Önsöz. In E. Bernays, Propaganda (S. S. Tezcan, Trans.; pp. 9–18). Pegasus Yayınları. (Original work published 1928) 
Milli Eğitim Bakanlığı. (2024). Türkiye Yüzyılı maarif modeli: Öğretim programları ortak metin. 
Rosamond, B. (2026, January 24). Hegemony. Encyclopaedia Britannica. https://www.britannica.com/topic/hegemony 
Rule, E. (1999). Lies concerning the history of the Soviet Union (Original work published January 14, 2017). 
The National WWII Museum. (n.d.). Research starters: Worldwide deaths in World War İKINCI https://www.nationalww2museum.org/students-teachers/student-resources/research-starters/research-starters-worldwide-deaths-world-war