Heinrich Böll: “Söz konusu olan biz Almanlarsak, her zaman korku da beraberinde gelir.”
Heinrich Böll’ün Alman edebiyatının mucizesi olduğunu söyleyebiliriz. Ve O Hiçbir Şey Demedi, Melek Sustu, Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru, Âdemoğlu Neredeydin gibi çok sayıda önemli romanın yazarı olan Böll, Köln civarında, oldukça sınırlı bir bölgede yaşamasına rağmen Batı’da olduğu kadar Doğu’da da ilgi gördü (o zamanlar SSCB’deki satışları bir milyonun üzerindeydi) ve kitapları yirmiden fazla dile çevrildi. Yalnızca tek bir konuyu, Alman sorununu ele alan Böll, Thomas Mann’dan bu yana Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen ilk Alman yazar oldu.
1974 yılında Jean-Paul Sartre’ın Sovyet aydınları lehine yaptığı müdahaleyi ve dolayısıyla uluslararası alandaki tutumunu destekleyen Heinrich Böll, angaje yazar anlayışının simgesi haline geldi. Aynı zamanda PEN başkanlığını da yürüten Böll, tam da bu görevinden ayrılmış ve yazılarına dönmüşken söz konusu yeni anlayışı Jean-Louis de Rambures ile konuştu.
Heinrich Böll: “Jean-Paul Sartre’ın halefi.” Evet evet, böyle söylüyorlar ama unutulan bir şey var. Ben Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetmedim. Aksine, bu ödülü aldığım, kabul ettiğim için memnunum. Niçin mi? Ah, hayır, kişisel bir kibir değil, sadece Alman olmamla ilgili.
Fransızlar biraz şımarık olduğundan genelde kendilerine çok fazla alan tanırlar ama bizler bunu yapamayız. Geçmişteki hatalarımız bir yana, biz hiçbir zaman şımarık bir ulus olmadık. Fransız entelektüellerin arkasında hümanist geleneğin ördüğü sağlam bir duvar var ama söz konusu olan biz Almanlarsak, her zaman korku da beraberinde gelir: işlerin tek bir günde nasıl değişebildiğini gören, bilen bir ulusun korkusu.
Jean-Louis de Rambures: Şu an Alman vatandaşlarının çoğu Üçüncü Reich döneminde neler yaşandığını bilmiyormuş gibi davranıyor. Peki ya siz? Olup bitenlerden sizin haberiniz var mıydı?
HB: Önce birbirimizi anlayalım. Nazizmin terörist bir rejim olduğunu görmemek için kör olmak gerekirdi. Öte yandan çoğu Alman gibi, benim de bilmediğim şey, milyonlarca insanın bürokratik ve sistematik bir biçimde Üçüncü Reich tarafından yok edildiğiydi. Görünüşe bakılırsa İkinci Dünya Savaşı süresince silahlanma bakanı olarak görev yapan Albert Speer bile bunun farkına varamadı. Çok mantıksız ya da absürt gelebilir ama öyle. Ve bu mesele sanırım her zaman açıklanması imkânsız bir durum olarak kalmaya devam edecek. Savaş süresince bahsettiğimiz bu gerçeğe yalnızca bir kez yaklaştım. Bir tren yolculuğu sırasında oldu. İzin kâğıdım vardı ve Doğu’dan dönüyordum. Bindiğimiz tren gece yarısı bilinmeyen, küçük bir tren istasyonunda durdu. Aniden platforma tamamı tıraş edilmiş bir grup doluştu. Hepsi bir deri bir kemikti ve kimileri onlara vagon pencerelerinden ekmek ya da sigara attı. O an gördüklerim halüsinasyonu andırıyordu. Tanık olduğum manzaranın soykırımın bir parçası olduğunu yıllar sonra anladım. Savaştan sonra her şey apaçık ortaya çıkıp bu iki olayı bir araya getirdiğimde. O küçük tren istasyonu Buchenwald’dı.
Bu kolektif nefret patlaması unutulmaz bir dersti: Almanya artık herkesin nefret ettiği bir ülkeydi ve ben ister kabul edeyim, ister etmeyeyim, o ülkenin bir parçası olduğum gerçeğini asla değiştiremezdim.
JLR: Eserlerinizin hepsinde suçluluk duygusu bariz bir biçimde hissediliyor. Siz kendinizi hiç bu durumdan ötürü suçlu hissettiniz mi?
HB: Bir kişinin sırf belli bir yerde doğduğu için suçlu olacağına inanmıyorum. Ama aynı nedenden ötürü masum da olamaz. İşte asıl mesele tam olarak bu. Aslında hepimiz olduğumuz gibiyiz, yani ne masum ne de suçlu. Bir Alman için en zor şeylerden biri bu söylediklerimi kabullenebilmek. Alman olmanın taşıdığı laneti, tamamıyla Alman diyalektiğine özgü bir ironiyle idrak edişim, beni ilk kez bu halka ait olduğum gerçeğiyle yüzleştirdi. İzah edeyim. Bir Alman olmak 1933’e kadar bana herhangi bir rahatsızlık vermemişti. Üstelik Üçüncü Reich döneminde bizlere sürekli “Alman olma” hissi dayatıldığından ve ben de bir rejim muhalifi olduğumdan bu dayatmalardan etkilendiğimi düşünmüyordum.
Ama 1945 yılında kendimizi bir anda esir olarak bulduk ve o zamana kadar yabancı olduğum bu insanlara, yani Almanlara karşı bir yakınlık hissetmeye başladım. Hepimiz esir düşmüştük ve ister Fransa, ister Belçika, her nereye gidersek gidelim, insanlar yüzümüze tükürüyor, bizi taşlarla kovalıyordu. Bu kolektif nefret patlaması unutulmaz bir dersti: Almanya artık herkesin nefret ettiği bir ülkeydi ve ben ister kabul edeyim, ister etmeyeyim, o ülkenin bir parçası olduğum gerçeğini asla değiştiremezdim.

JLR: Yaşadığınız bu travmaların edebi çalışmalarınız üzerinde nasıl bir etkisi oldu?
HB: Angaje yazar dediğimizde bundan ne anlamamız gerek? Doğrusu ben bu nitelendirmeden hoşlanmıyorum, sanki elinizde bir bayrak varmış da resmi geçit töreninde yürüyormuşsunuz gibi geliyor. Fransa’da “edebiyat adamı” diye bir ifade var, bu çok daha güzel. Benim edebiyatla olan ilişkimi çok daha iyi açıklıyor.
Hitler kendini bu denli dayatabildiyse bunun nedeni, tarihi kaçınılmaz bir kadermiş gibi algılama alışkanlığımız.
Fransızca hem retoriği hem de resmiyetiyle düşünce açısından bir araç vazifesi görür. Biz Alman yazarlarsa attığımız her adımdan önce yönümüzü keşfetmek zorunda kalırız. Bunun öncelikli sebebi Üçüncü Reich’ın yarattığı tabula rasa. Gelenekle, sosyal ve doğal çevreyle olan bütün bağlarımızı yok etti. Ernst Jünger ya da Friedrich Sieburg gibi bir önceki nesilden gelen yazarlar için kütüphanelerinin derinlerinde bir yerde yasaklanmış yazarları bulma imkânı vardı. Ama bizler bu isimler olmadan büyüdük. Kafka’yı 1946’da keşfettim. Herman Hesse ve Erich Kastner ise varla yok arası. Thomas Mann? Yalnızca Buddenbrook Ailesi’ni biliyordum, o da tamamen tesadüf eseri. Kısacası Almanya savaştan sonra kendini yeniden keşfetti ve henüz kazandığı bu olağanüstü özgürlük duygusunun etkisiyle kaleme sarıldı. (1945 ve 1947 yılları arasında sanırım altmıştan fazla öykü yazdım ve bunlar on farklı dergide yayımlandı.) Sıfırdan başlamak zorundaydık ve yeni edebiyat anlayışı, o zamana kadar Almanya’nın özü olarak kabul edilen her şeyi bir kenara attı.
JLR: Ernst Jünger’e göre kendi içselliğini reddeden bu yeni anlayış aynı zamanda ruhunun bir kısmını da kaybetti.
HB: Gerekli bir evrimdi. İçselleştirmenin verdiği güç öyle bir noktaya ulaştı ki, nihayet sosyoekonomik açıdan analiz yapma yeteneğimizi yitirdik. Hitler kendini bu denli dayatabildiyse bunun nedeni, tarihi kaçınılmaz bir kadermiş gibi algılama alışkanlığımız. Doğruya doğru, kendimi bu Alman nevrozundan kurtarabilmek için çok çaba sarf etmem gerekti. Ama ne yazık ki, içselleştirme kapasitemizin henüz sonuna gelmemiştik ve bu da, 1945’ten sonra tarihimizin bize sunduğu en büyük fırsatlardan birini kaçırmamıza neden oldu. O dönem Almanya’nın nasıl olduğunu bir hatırlayın: Köln gibi büyük bir metropolde bile vatandaşlar açlıktan ya da soğuktan ölmemek için hırsızlık yapıyordu. Özel mülkiyete karşı bu denli yaygın bir kayıtsızlık varken yapılması gereken tek şey nihilist unsurlardan birini harekete geçirmekti, o kadar.
İnsanlar şu an kendi tarihlerinde ilk kez bir şeylere sahipler ve herhangi bir rahatsızlık yaşamadan bundan yararlanmak istiyorlar. Oldukça insani bir tutum.
JLR: Sosyolog Alexander Mitscherlich’e göre Almanlar bu dayanılmaz suçluluk fikrinden uzaklaşabilmek için kendini çaresiz bir biçimde “ekonomik mucizeye” adadı.
HB: Belli bir rol oynamış olabilir. Ama bana sorarsanız Almanlar hayat karşısında çok temel bir travmayla yüz yüze geldi. Şöyle düşünün, peş peşe yaşanan iki büyük enflasyon savaşlar olmasa bile travma yaratmaya yeter. Saplantılı mülkiyet bağımlılığımızın gerçek nedeni buralarda aranmalı. Komünizme karşı duyduğumuz mantık dışı korkunun altında –yalnız dikkat edin, burada politik bir sistem ya da manevi bir güç olarak komünizmden değil, özel mülkiyete yönelik bir tehdit olarak komünizmden bahsediyorum– tarih boyunca yoksul kalmış bir halkın korkusu yatıyor. İnsanlar şu an kendi tarihlerinde ilk kez bir şeylere sahipler ve herhangi bir rahatsızlık yaşamadan bundan yararlanmak istiyorlar. Oldukça insani bir tutum.
Öte yandan bence affedilmez olan şey, Hristiyan Demokratların yirmi yıldır yalnızca materyalizmi beslemekle ilgilenen politikası ve Konrad Adenauer’ün* bu konudaki rolü. Adenauer bir materyalist miydi? Bence hayır. Ancak insanlardan hoşlanmıyordu ve her şeye tam bir burjuva güvensizliğiyle yaklaşıyordu – burada burjuva kelimesini olabilecek en kötü anlamıyla kullandım çünkü Adenauer’ün güvensizliği ister manevi olsun ister eleştirel ya da entelektüel, her tür fikre karşıydı. Şu da var, sanırım Almanya’daki entelektüellerin niçin Hristiyan Demokratlara, özellikle de Adenauer’e direniş gösterdiğini anlayabilmek için Alman olmak gerek. Yani Konrad Adenauer, sizin De Gaulle’ünüzle karşılaştırılamaz. Onun eylemleri ulusal gelenekten kaynaklanıyordu. Bizde böyle bir şey söz konusu değil. O yüzden Adenauer, ancak materyalizmin salgın hastalık gibi yayılmasını sağladı.

JLR: Katolik bir yazardan işitmeyi beklemediğim sözler.
HB: Katolik bir yazar mı? Böyle bir varlığı tanımlayacak cesaretiniz var mı? Maddi açıdan düşünelim, Köln civarında yetişen bütün patatesler gibi benim de hamurum Katoliklik. Fakat bu yalnızca sosyolojik açıdan ilgi çekici bir mesele. Şöyle ifade edeyim, bir Alman için entelektüel olmak ne kadar zorsa Katolik bir entelektüel olmak onun iki katı zor. Fransa ve Almanya’yı karşılaştırmaya gerek var mı bilmiyorum. Zira Katolik bir geçmişten gelmesine rağmen laik, hatta belki de ateist bir ülke olan Fransa yine bize karşı avantajlı çünkü yarısı Katolik yarısı Protestan olan Almanya’da insanlar tıpkı tarih gibi, dini de bir kader olarak görüyor. Gertrud von Le Fort gibi din değiştiren yazarlar haricinde, Katolik edebiyat diye sınıflandırabileceğimiz bir edebiyatımızın olmamasının nedeniyse Katolikliğin, daha doğrusu Katolik kilisesinin ve geleneğinin bireysel yaratıcılık üzerindeki kısıtlayıcı etkisi. Bu etki Almanya’da 1945 yılına kadar devam etti. Şöyle düşünün, büyükannem, hatta annem bile kütüphanesinde Zola’nın bir kitabının bulunması fikrine dayanamaz, böyle bir şeyi işitir işitmez üç kez haç çıkarırlardı. Ben böyle bir yerden geldim. Bismarck’ın kültür savaşlarından bu yana hiç değişmemiş bir ülkeden. Başlarda Péguy ya da Bernanos’un ifade özgürlüğünü kıskandığım bir gerçek. Katolik olduğum için ilk romanımdan itibaren hiyerarşiyle (o aptallardan hiçbir zaman korkmadım) ve ailemle, ki çoğu zaman davranışlarımı anlaşılmaz bulurlardı, korkunç gerilimler yaşadım. Bugün özgürüm. Daha doğrusu kendimi özgürleştirdim. Dış dünyadaysa Reformun yarattığı militan sonuçlar azalmaya başladı. Ama şu bile içinde olduğumuz Katolik rönesansının sadece edebiyatla sınırlı kalmasından endişe duyuyorum.
Santiago Kardinali’nin Şili darbesine bir Te Deum** ayiniyle katılmasına tahammül edemedim.
JLR: Kendinizi hâlâ bir Katolik olarak görüyor musunuz?
HB: Mali yönden evet. Köln Piskoposluğu bana ödemem gereken bir kilise vergisi olduğunu hatırlattığında ben de Katolik olduğumu hatırladım. Sanırım böylece bir kez daha vaftiz edilmiş oldum. Evet, biraz olumsuz konuşuyorum ama neye inanırsam inanayım bu yalnızca beni ilgilendirir, başkalarını değil. Üstelik benim sorunum dinle ilgili değil, tamamen politik. Kilisenin iki farklı tanımı olduğunu bilirsiniz. Biri, burjuvaziyle olan bağlantısı dolayısıyla nefret ettiğim salt bir “kurum” olarak kilise; ötekiyse kilisenin “mistik bir beden”, yani İsa Mesih ile birleşmiş canlı, organik bir varlık olduğu. Birinci tanımın, ikinci tanım gerekçe gösterilmek suretiyle sonsuza kadar meşru kılınmasını reddediyorum. Öyleyse niçin hâlâ Katolik kilisesiyle olan bağlarımı koparmadım? Aslında bu eşimle birlikte sık sık tartıştığımız bir konu. Sanırım çok basit bir yanıtı var, Katoliklik benim çocukluğumla olan bağım ve çocukken üzerinde çok fazla etkisi vardı. Ama örneğin Santiago Kardinali’nin Şili darbesine bir Te Deum** ayiniyle katılmasına tahammül edemedim. O yüzden daha ne kadar Katolik kalırım ben bile bilmiyorum.
JLR: Her halükârda bir ahlakçısınız ve ulusun vicdanı olarak adlandırılıyorsunuz.
HB: Ne kadar da korkunç bir tanımlama. Ama bir o kadar da Alman idealizminin karakteristik bir örneği. Öncelikle kendimi hiç de ahlakçı olarak görmüyorum. Daha ziyade bir oyuncuyum çünkü yazarken biçimlerle, karakterlerle ve durumlarla oynanan oyundan çok hoşlanıyorum. Didaktik edebiyata karşı ciddi bir korkum var. Dışarıdan ahlakçı olarak görünüyorsam bu tamamen bilinçsiz bir duruş. Nazi terörüyle travmatize olduğum düşünülürse şiddet ya da aşırılık içeren her tür sahneden kaçınmam gayet içgüdüsel bir tavır. Ama sırf bu yüzden beni bir ulusun vicdanı olarak adlandırmak mı? Almanya’nın nüfusu altmış iki milyon, ulusun vicdanını arayıp bulmanız için Köln büyüklüğünde bir bilgisayara ihtiyacınız var.
İnanın bana, savaş sonrası edebiyat kuşağını karakterize eden şey, biz entelektüellerin kendimizi damgalanmış insanlar olarak görmekten hoşlanmamamız ve dışarıdan yapılan her tür yakıştırmayı, adlandırmayı reddetmemiz. Bizler de herkes gibi Federal Alman Cumhuriyeti’nin birer vatandaşıyız. Söyleyecek sözümüz olduğu gibi bizi dinleyecek kitleler de var.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
10 Mayıs 1974
* (ç.n.) Konrad Adenauer, 1949-1963 yılları arasında Batı Almanya şansölyesi olarak görev yapan ve Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönüşümünde, hatta modern Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kuruluşunda kritik rol oynayan siyasetçi.
**(ç.n.) Te Deum, Katolik kilisesinde şükran ifade etmek ya da zafer kutlamak için düzenlenen bir ayin ve Şili’de geleneksel olarak her yıl Eylül ayında, hem devlet başkanının hem de kurumların katılımıyla kutlanır. 1973 Şili darbesi esnasında Santiago Kardinali olan Raúl Silva Henríquez darbe sonrasında Te Deum ayini düzenlemiş ve kamuoyu nezdinde rejime dini meşrutiyet kazandırma hamlesi olarak nitelenen bu durum, teolojik ve tarihsel açıdan oldukça tartışmalı sonuçlara yol açmıştır.
