Yorgos Lanthimos’un Kimliksiz Evreni: Özgür Birey Yalanına Karşı Bir İtiraz

Yorgos Lanthimos’un sineması, iktidarın yalnızca baskı kuran bir güç olmadığını, kimliği biçimlendiren, yöneten ve gerektiğinde pazarlık konusu haline getiren bir mekanizma olduğunu gösterir.

“Yunan Yeni Dalga”sının öncülerinden Yorgos Lanthimos’un sinemasını tanımlamak için çoğu zaman neredeyse her filmde inşa ettiği tekinsiz, acımasız ve form değiştiren bir iktidar temsili kullanılır. Evet, neredeyse her filmde bu form değiştiren iktidar vitrin önündeki asıl özne olabilir fakat 2005 yılında çektiği Kinetta’dan 2025’te yayınlanan Bugonia’ya uzanan filmografisinde Lanthimos’un bireyin kimlik inşasına, özgür iradenin bir illüzyon oluşuna yönelik yaktığı bir ağıt da vardır.

Yorgos Lanthimos sineması insanın kimliğini, toplumsal normları ve iktidar ilişkilerini soğukkanlı bir dikkatle inceleyen kapalı bir deney alanını andırır. İktidar sabit bir yüz taşımaz; her filmde farklı bir biçim alır ama varlığını hiç kaybetmez.

Fakat Lanthimos’un filmleri klasik anlamda baskıcı rejimleri eleştiren, topluma iktidarın form değiştiren yüzünü hatırlatan bir sinemadan daha fazlasıdır. Onun filmleri, modern toplumun “özgür birey” vaadini de sorgular. Köpek Dişi’nin yüksek duvarlarla çevrili dünyasından Bugonia’nın paranoya yüklü atmosferine uzanan bu filmografide Lanthimos, temelde şu sorunun benzerleri etrafında dolaşır: “Birey, kendisi olma iddiasını ne ölçüde gerçekleştirebilir?”

Bence asıl trajedi ve Lanthimos’un filmlerinde bizi rahatsız eden en temel unsurlardan biri de burada yatıyor: Başkası tarafından konulan standartlar, kurallar ve biçilen roller içinde asıl kimliğini bulmaya çalışan bireylerin çaresizliği. Onun perdesinde insan, Spinoza’nın o meşhur örneğindeki gibi, havaya fırlatıldığında “kendi iradesiyle” düştüğünü sanan bir taştır.

Lanthimos’un karakterlerinin donuk, duygudan arındırılmış gibi görünen oyunculukları da bu dünyanın bir parçasıdır. Bu tercih, yalnızca stilistik bir mesafe yaratmaz; toplumsal kuralların ve itaatin bireyi nasıl yavaş yavaş bir “nesne”ye dönüştürdüğünü görünür kılar.

Yorgos Lanthimos, Kinds of Kindness filminin çekimi sırasında Emma Stone ile.

Erken Dönem: “Kimlik bir kurgudur!”

Mesela Lanthimos’un erken dönem eserleri olan Dogtooth (Köpek Dişi) ve Alps (Alpler), kimliğin aslında ne kadar kırılgan ve manipülasyona açık olduğunu gösterir.

Dogtooth filminde aile, çocuklarına dış dünyayı tamamen yanlış bir dil üzerinden öğreterek onları bir fanusa hapseder. Burada kimlik, özgür iradeyle değil, otoritenin sunduğu bir standartla inşa edilir. Kelimelerin ve kavramların anlamı değişir; bireyin gerçeklik algısı kırılır ve birey iktidarın arzularına hizmet edecek şekilde başkalaşır.

Alpler filmindeki baş kahramanlarımızsa ölen insanların yerine geçerek onların kimliklerini “giymeye” çalışırlar. Bu filmde birey, kendi özgünlüğünü değil, kendisine verilen veya taklit etmesi istenen rolü yaşar. Asıl mutluluğu da başkası olmakta bulurlar. Fakat kendi yaşamının özünü reddederek biçilen farklı rolleri, başkası olmayı ve bu şekilde kabul görmeyi takıntı haline getiren baş karakterimizin yaşadığı histeriyle Lanthimos bize şunu fısıldar: “Çoğumuzun kimliği, dışarıdan dayatılan bir kurgudur.”

Üstelik Lanthimos, Yunanistan dışında boy gösterdiği filmlerinde de bu temayı sürdürür. Ve hatta el artırarak bu temayı aile veya küçük gruplardan oluşan mikro oluşumlardan çıkarıp makro-toplumsal ve politik bir düzleme taşır.

Mesela The Lobster filmi ile bu “kimlik inşası” meselesini toplumsal normlar üzerinden ele alır. Yalnızlığın yasak olduğu bir distopyada birey, ancak bir “eş” olduğu sürece insani kimliğini koruyabilir. Bireyler, sırf sistemde kalabilmek için kendilerine yapay ortak noktalar icat ederler. Baş karakterimiz bu donuk ve dayatılan dünyadan çıkmaya çalışır ve bir şekilde de başarır. İşte bu noktada da Lanthimos aynı kaçınılmaz gerçeği bir başka cepheden yüzümüze vurur. Filmde bu otoriter sistem dışında yaşayan topluluklar da –ki filmin hikâyesinde bunlar “yalnızlar” oluyor– sert kurallara sahiptir. Birbirine zıt bu iki sistemde ödül ve ceza mekanizmaları da benzerlikler taşır. Lanthimos burada, “kimlik dayatması”nın kaçınılmaz olduğunun altını bir kez daha çizer.

The Killing of a Sacred Deer filminden.

Olgun Dönem: “Kimlik bir metadır!”

Lanthimos’un sinemasal evrimi, kimliğin kırılgan bir kurgu olmaktan çıkıp, iktidar mekanizmaları tarafından yönetilen ve piyasaya sürülen bir metaya dönüşme sürecini belgeler niteliktedir. The Killing of a Sacred Deer’da bu durum, modern burjuva ailesinin o steril ve “kusursuz” kimliğinin, bir adalet borcu karşısında nasıl bir pazarlık masasına yatırıldığını gösterir.

Ne zaman ki ölüm bu steril ve kusursuz aileye uğrar ve bir “kurban” verilmesi gerekir, işte kimlik o zaman hayatta kalabilmek adına kurbanı seçecek iktidarın merhametine ve seçimine sunulmuş  “değerli bir nesneye” dönüşür. Tıpkı filmdeki tüm aile bireylerinin, hayatta kalmak adına babaya yönelik davranışlarında başkalaştıkları gibi.

The Favourite ve Kinds of Kindness ise bu metalaşma sürecinin zirvesini temsil eder. The Favourite’te (Sarayın Gözdesi) kimlik, saray hiyerarşisinde yer kapmak için kuşanılan, çıkarıldığında ise geride sadece bir boşluk bırakan politik bir kostümdür. Kraliçe’nin âşıkları için “kendileri”, Kraliçe’nin arzularına göre şekil alan ve iktidar devşirmek için harcanan bir sermayedir.

Kraliçe de bu arzu üçgeni içinde manipülasyonlarla hareket ettirilen bir kukla gibidir mesela. Kimliksiz bir iktidar da Lanthimos filmlerinde görmeye alışık olmadığımız bir tezahürdür ama sarayın kapalı ve varaklı kapılarının ardında dönen tutkulu bir iktidar/kimlik savaşı için muhteşem bir kontrast görevi görür.

Benzer bir şekilde Kinds of Kindness’taki karakterler de kült lider gibi bir otorite figüründen onay alabilmek adına kendi iradelerini ve kimliklerini birer kurban gibi masaya koyarlar. Buradaki trajedi, bireyin kendi benliğini bir başkasının “iyiliğine” karşılık takas edilecek bir mal olarak görmesidir.

Son kertede Yorgos Lanthimos’un sineması, iktidarın yalnızca baskı kuran bir güç olmadığını, kimliği biçimlendiren, yöneten ve gerektiğinde pazarlık konusu haline getiren bir mekanizma olduğunu gösterir. Erken dönem filmlerinde kimlik kırılgan bir kurgu olarak belirirken, olgun döneminde bu kurgu açıkça bir değere, hatta bir metaya dönüşür.

Lanthimos’un dünyasında birey, ya sisteme uyum sağladığı ölçüde var olabilir ya da varlığını sürdürebilmek için benliğinden vazgeçmek zorunda kalır. Bu nedenle onun filmleri, özgürlük vaadini yücelten popüler anlatılara yönelik sarsıcı bir antitezdir.

Lanthimos’un perdesinde cevaplara pek rastlamayız. Her filmin sonunda yalnızca şu rahatsız edici soru kalır: Eğer kimlik bu kadar kolay biçimde kurulup el değiştirebiliyorsa, tam olarak “bize ait” olan ne vardır?

Kutsal Geyiğin Ölümü – fragman