Kamusal Aydınlar, Şimdi Neredeler?
“Bir zamanlar, o eski güzel günlerde yanımızda olanlara benzer kamusal aydınlar şimdi neredeler? Ne zaman biri çıkıp kamusal aydın figüründen bahsetse, bu figürün çöküşünden bahsetmesi gerekiyor. Artık ne Sartre ve Beauvoir gibileri ne de Pasolini ve James Baldwin gibileri var…” Mckenzie Wark Genel Zekâlar, Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Yirmi Bir Düşünür (11: 2025) kitabının daha hemen girişinde kuruyor bu cümleyi. Derdi artık kamusal aydın yok demek değil aslında, bu zamanda kimlerin böyle görülebileceğine yönelik belirlediği düşünürler üzerinden bir tartışma da yürütüyor bir yandan ama kitabın girişinde kamusal aydının eskisi kadar hayatta yer etmemesinin nedenlerine dair tespitler de yapıyor. Ve açıkçası okuduğumdan beri bu tespitler aralıklı olarak aklıma düşüyor ve şöyle sorular getiriyor: Kamusal aydın diyebileceğimiz insanlar daha mı az yetişiyor artık dünyada, yetiştirmiyorsa sebebi ne veya kamusal aydın var ama eskisi kadar dünyadaki gelişmeler karşısında sözüne değer mi verilmiyor, ne değişti?
Bu konudaki soruları artırabiliriz ancak görünen o ki toplumsal kaygılarla üreten, dünyanın ve ülkesinin sorunlarıyla yaptığı işi kesiştiren o aydın figürü, yaşamda eskisi kadar yer etmiyor. Yok oldukları söylenemez ama sanki eskisi kadar söz alamıyor alsa bile, o bir dönem üretimleriyle hatta “karizmasıyla” kitleleri etkileyen, düşündüren entelektüel figür aşınmış durumda ve elbette bunun nedenleri var.
Burada öncelikle bu aydını kafamda nasıl tahayyül ettiğimden söz etmek istiyorum, bahsetmeye çalıştığım evrensel hakikatin sözcülüğüne soyunmuş veya yoksulunu arayan, onun üzerinden bilgi devşirerek onu nesneleştiren bir filozof gibi, eşitsiz ilişkilerle ortaya çıkmış bir figür değil. Daha yatay bir yerden halkın güncel sorunlarıyla kendi sorunlarının kesiştiği, hatta aynı barikatın havasını solumuş biri aklımdan geçen.
Belki bunun önemli örneklerinden biri David Graeber’di. Çünkü Graeber fikir insanı olduğu kadar bir eylemciydi de sözün gerçek anlamıyla, “Occupy Wall Street” hareketinde ve sonraki forumlarda aktif rol alması, yaşamının son ânına kadar düşüncesiyle eylemini ortaklaştırması bunun göstergelerinden fikrimce. Şunu da söylemeye çalışmıyorum, teori ve pratik gibi bir ikilik üzerinden yürüyen bir durum değil bahsettiğim, ki bunu yazı boyunca tartışmaya çalışacağım. Ama önce Wark’ın sözünü ettiği isimlere kısaca bakalım.
Sartre ve Beauvoir, ikili 1960 yılında Küba’da gerçekleşmekte olan devrime tanıklık etmek için davet edilmişler ve devrimi bildiren yazılar yazmışlardır. 1970’te Maocu bir grubun çıkardığı La Cause du Peuple adlı gazetenin iki yöneticisi, dünyanın her yerinde işçi sınıfının mücadelesini destekleyip Fransız yetkililerin dikkatini çekince tutuklandığında, Sartre gazetenin iki sayısının editörlüğünü üstlenir. Ancak gazeteyi satanlar sokaktan tutuklanıp dövülmeye başlayınca, Beauvoir ve Sartre polise daha fazla rahatsızlık vermek için gazeteyi sokakta satmaya başlar, hatta Sartre bu sebeple tutuklanır.[1] Daha pek çok şey söylenebilir, eklenebilir ama sadece bu iki örnek bile Wark’ın bu isimleri neden andığını göstermek için yeterlidir. Ki Beauvoir’ın tek başına feminist teoriye yaptığı katkı, kadın grevlerinde, kürtaj eylemlerinde aktif rol alması bu bahiste ismini anmaya zaten yeter. Pasolini için de en azından 1970’lere kadar yüzü halka dönük üretimler yaptığını söyleyebiliyoruz,[2] James Baldwin, siyah halkların kimlik ve tanınma mücadelesinde hem eserleriyle hem de aktivist, devrimci boyutuyla simgesel bir entelektüel figürdür.[3] Kısacası, görüyoruz ki Wark bu isimleri öylesine nostaljik bir esintiyle anmamıştır; bu insanlar, gerçekten zamanlarında sadece fikirsel olarak değil eylemsel olarak da öncü ve güçlü kamusal figürler olarak dünya tarihinde yer etmişler, kitleleri etkilemişlerdir.
Entelektüel Emeğin Güvencesizleşmesi
Wark başta bahsettiğimiz kitabında, zamanımızda yukarıda bahsettiğimiz anlamda kamusal aydının, neden eskisi kadar ortada görünmediğini sorguluyor ve çeşitli tespitler yapıyor, ona göre: “Belki de kamusal aydınların tükenme öyküsü, nihayet zihin emeğinin üretim sürecine katılmasıyla ilişkilidir. Günümüz aydınlarının, geçmişin masallaştırılmış standartlarına ulaşmakta yaşadıkları, kişisel başarısızlıklarla ilgili bir mesele değildir. Bugünün kafa işçileri farklı bir sistemde çalışmak zorunda. Onları emeklerinden değer çıkarma süreçlerine çok daha rafine şekilde sokan sistemde.” (age. 12)
Wark’ın tespitini biraz açmamız gerekiyor, bugünün “kafa işçileri”nin farklı bir sistemde yaşadığı ilk karşımıza çıkan gerçek çünkü neoliberal kapitalizmle birlikte özellikle “kafa emeği” veya “entelektüel emek” dediğimiz emek biçimi gittikçe güvencesizleştirildi. Zamanımızın sisteminde özellikle toplumsal meselelere kafa yoran kesimler için yaşam çoğunlukla, prekaryalığın pençesine düşmek anlamına geliyor. Bu da belirsiz bir iş zamanında, genellikle sabit olmayan bir gelirle yaşama çabası demek. Böyle bir durumda kamusal aydın veya entelektüel istese bile başını kaldıramıyor; belki üretimleri yine toplumu ilgilendiren meseleler ancak bu tek başına yeterli olmuyor.
Bu konuyu biraz daha derinleştirmek için Virno’nun “görev” ve “performance” kavramlarını devreye sokabiliriz, çünkü düşünürün bu konudaki tespitleri meseleyi biraz daha anlaşılır kılabilir. Virno’ya göre “görev”; “dinleyicileri kandıran bir siyasetçinin girizgâhlarına hiç başvurmadan, tamamen varsayımsal olsa da bilinen ve (genellikle isteksizce) öngörülebilen, bir saatlik veya bir günlük ücretli çalışmayla yerine getirilecek iş yükümlülükleri dizisini” ifade ediyor. (2024:92) Burada “görev”i, belirli bir zamanda belirli bir ücret karşılığında “iş yükümlülüklerini” yerine getirmekle ilişkili bir kavram şeklinde düşünmeliyiz. Kişi işe gider orada belirli bir “görev”i yerine getirir ve sonrasında düşünmeye, eylemeye, yaşamaya fırsatı kalır çünkü iş zamanı belirli saatleri kapsar. “Görev”de, Virno’nun “dil oyunları” dediği “yalnızca belirli bir yaşam formuna gömülü olan, sınırlandırılmış çeşitli argüman repertuarları” bulunur (2024:92). Bu “dil oyunları”, “görev”e özgüdür, sınırlıdır, kişi bunlara hâkimdir ve üretimleri bunu içerir.
Aslında burada anlatılmaya çalışılan fikrimce Foucault’nun, evrensel entelektüelin yerini aldığını düşündüğü, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraya tarihlenen, “spesifik entelektüelini de” çağrıştırır. Bu entelektüel; “spesifik sektörlerde kendi yaşam ve çalışma koşullarının onları konumlandırdığı noktalarda, yani konut, hastane, tımarhane, laboratuvar, üniversite, aile ve cinsel ilişki” (2011: 46) gibi konularda uzmanlaşan bir kişiyi düşündürür. Bu kişi, belirli bir konuda çalışan bu nedenle de gücü sınırlı olan, kendi alanının “dil oyunları”nı bilen, “argüman repertuarlarını” kullanan bu yanıyla da Virno’nun, “görev” kavramıyla ilişkilendirebileceğimiz bir entelektüel figürdür fikrimce.
“Performance” kavramına geldiğimizde işler değişir, bu kavram, “geçici ve şaşırtıcı koşulların kışkırttığı ve dayattığı, öngörülemeyen bir icradır. Öncüleri ya da mirasçıları yoktur, dolayısıyla bu icranın sahip olduğu varsayılan değer yeniden üretilebilir değildir”. (2024: 93) Burada “performance” daha çok günümüzün kapitalist, güvencesiz, tüm zamanı iş zamanı olarak düşünebileceğimiz çalışma düzenini çağrıştıran bir kavramdır. Kişi sürekli çalışır, “performance” gösterir, bir konuda “dil oyunları”na hâkim olmasına gerek görülmez çünkü bir sınır yoktur, önemli olan verimliliktir, her şeyi performansa dönüştürülebilir ancak ne üretimleri bir mirasa dönüşür ne de yeniden üretilecek, bir tartışmaya dönüşecek bir gelenek oluşturacak kadar önemsenir. Günümüz entelektüelinin sosyal medya pratiği buna iyi bir örnek fikrimce: güncele dair sürekli bir şey söylemek, değerlendirmeler yapmak ama sosyal medya araçlarının sonsuz kaydırma yeteneği olan ekranında; bu paylaşımların, o günün içinde kaybolarak zaman içinde bir yer edinememesi dolayısıyla bir geleneğe dönüşmemesi yani “performance” olarak kalması bahsetmeye çalıştığım. Bu durum “performance”ın, eyleyici veya düşündürücü bir güce dönüştürülememesini ortaya çıkarır ve bana kalırsa kamusal aydın figürünün günümüzde eskisi kadar etkili olmamasının sebeplerinden biri olabilir. Virno, “performance”, “görev”, “dil oyunları” kavramlarıyla gücün nasıl güçsüzlüğe dönüşebileceğini tartışıyordu bu açıdan düşündüğümüzde, “görev”de her ne kadar olumsuzlayabileceğimiz noktalar olsa da kişinin gücünü sınırlandıran bir yan vardı, spesifik alana yönlendirilen bu güç karşı bir güç oluşturarak, onu eyleme dönüştürme kapasitesi de içeriyordu çünkü sınırsız güç kullanımının sonuç vermeyen tükenmişliğinden farklı bir durum oluşuyordu. Günümüz aydınının “performance” ile daha görünür olduğunu düşünebiliriz ama bu görüntü, gücün kullanımı açısından belirleyici olamadığı için belki o başta bahsettiğimiz simgesel kamusal aydın figürünü görünürken, görünmez kılıyor. Sosyal medya araçları entelektüel söylemi daha yaygın hale getirebilse de, bu bir güç olarak sahaya ne fikirsel ne de eylemsel olarak yansıyor ve ekrandan kayıp gidiyor.
Kitlesel Yayıncılık ve Üniversiteler
Wark’ın bu konudaki tespitleriyle konuyu düşünmeye devam edelim: “Kamusal aydınlar eskiden kalemleri veya daktilolarıyla geçinebiliyorlardı. Kitlesel yayıncılığa dayalı bir kültür endüstrisi vardı. Hızla genişleyen ve kitaplarına okurlar üreten bir yüksek eğitim vardı…” (age. 12)
Zamanımızda kamusal aydın yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden ötürü, yani emeğinin gittikçe daha da güvencesizleşmesiyle artık kalemle veya daktiloyla geçinemiyor. Bu tabii sadece zamanımıza özgü bir durum değil ancak güvencesiz emeğin daha net bir politika olarak işletildiği de bizim zamanımızın gerçeği. Bu durum, hayatta kalmak için sürekli, yine sabit bir gelir sunmayan projeler ve fonlarla yürütülen işler için koşuşturmayı getiriyor, görünürde yine kamuyu ilgilendiren konularda üretim yapmak derdi olsa bile, kişinin sürekli olarak kapitalist çalışmaya eklenen hareketi, ona düşünecek, eyleyecek zaman bırakmıyor, kesinlikle böyle olmasa bile gözlemleyebileceğimiz bir durum bu.
Kitlesel yayıncılık meselesine gelirsek, mesela coğrafyamız açısından, KHK’larla üniversitelerin çoraklaştırılmasıyla, kamusal aydın diyebileceğimiz kişilerin üretimlerinin dolaşımda kalması için yayıncılık işlevsel oldu, hâlâ da bu işlevi yerine getirmeye devam ediyor. Ancak Wark’ın bahsettiği “okurlar üreten yüksek öğretim” coğrafyamız açısından yine hem KHK’larla akademinin işlevsizleşmesiyle hem de üniversitelerin tamamen neo-liberal kapitalist politikalarla adeta bir şirkete dönüştürülmesiyle, bana kalırsa bu üretimlerin basılsa bile eskisi kadar okunup tartışılmamasını getirdi. Çünkü eğitimin niteliksizleştirilmesi o okur kitlesinin yetişmemesinde etkili oldu.
Burada şunu da hatırlamak gerekiyor, üniversiteler her ne kadar kamusal aydının mekânı şeklinde düşünebileceğimiz yerler olsa da Simon Critchley, bu kurumlara çok güvenmemek gerektiğini anımsatır. Çünkü ona göre: “Modern biçimiyle üniversite, piramit şeklindeki hiyerarşisi, disiplinlere bölünmesi, kürsülerine kurulmuş profesörleri ve onlara yalakalık yapan itaatkâr asistanlarıyla, büyük ölçüde Alman, Humboldtçu, on dokuzuncu yüzyıla özgü bir icattır.” (2020:73) Bu anlamda üniversite, devlet gibi hiyerarşinin hâkim olduğu bir yer haline gelir ki devleti hatırlatan bir yer, özgür ve eleştirel düşüncenin gelişmesine değil tam tersine zarar görmesine sebep olur. Critchley yine de üniversiteleri devlet gibi görmeye veya akademisyenleri kolluk kuvvetleri olarak tanımlamaya tam olarak katılmaz ama üniversiteyi devlete bağlamanın “genelde zayıflatıcı etkileri” olduğunu kabul eder ve “müşterek düşünmenin” başka yolları üzerine düşünmek gerektiğini hatırlatır.
Güncel durumda üniversitelerin dünyadaki durumunun da kamusal aydın açısından çok iç açıcı olmadığını söylemek gerekiyor. Özellikle, İsrail’in 7 Ekim 2023 sonrasında başlattığı açık soykırıma karşı ABD ve Avrupa üniversiteleri Siyonizm karşıtları açısından baskının sürekli arttığı yerlere dönüştü. Üniversitelerin, devlet politikasıyla kendi politikalarını içi içe geçirdiği mekânlara dönüştüğüne çok sık tanık olduk. Örneğin, Emory Üniversitesi’nde, Felsefe Bölüm Başkanı Noëlle McAfee’nin ters kelepçeyle gözaltına alındığı görüntüleri hatırlıyoruz. Gördük ki bu süreçte, bu üniversitelerin çoğunun aldığı tavır, yukarıda alıntıladığımız Critchley’nin cümlelerinin çok da yersiz olmadığını gösteriyor. Bu durum devlet kurumu olarak üniversitelerin; aşırı sağın yükseldiği, Trump, Netanyahu gibi liderlerin dünyasında, günümüz kamusal aydınını –en azından böyle bir çaba içerisinde olanlar için– özgürce söz söyleyebilecek bir yer olmaktan neredeyse tamamen çıktığını gösteriyor.
Süreç boyunca üniversitelerde yaşananları yazılarıyla aktarmaya çalışan Butler da, Siyonizm karşıtlarının üniversitelerde yaşadığı zorlukları gündem etmeye çalıştı. Yazarın bu süreçte yaşananlara dair aktardıkları bunun bir başka göstergesi: “Son olaylar dizisi, antisemitizmle Siyonizm-karşıtlığı birbirine karıştırılarak düşünce mekânlarımızın yasaklı hale getirilmesi üzerine biraz önce değindiklerimi (öncesinde üniversitelerdeki Gazze direnişlerinde kullanılan sloganlardan ve hem Yahudiler hem de Filistinliler için adil olanın düşünülmeye başlanmasından bahsediyor), insan çok açık –ve gerçekten yalın biçimde– gösteriyor. Üniversite rektörlerinin, kampları dağıtmakla kalmayıp fiziksel saldırıda bulunarak öğrencileri yaralayan ve toplanma, ifade ve kuşkusuz akademik özgürlüklerini riske atan polisi ne kadar rahat çağırabildiklerini birçok insanla birlikte ben de gördüm.” (2025: 12)
Butler bu cümleleri ABD özelinde kursa da sonrasında kendisinin de söylediği gibi, Fransa’da, “Sorbonne gibi öğrencilerin toplandığı ya da kamp kurduğu yerlerde de benzer olayları saptama(k) mümkündü”. (2025: 13) Tüm bunların gösterdiği şey, bahsetmeye çalıştığımız anlamda kamusal aydın figürünün eskisi kadar etkili olamamasında, akademik kurumların otoriteler tarafından tamamen işlevsizleştirilmesinin de rolü olduğunu düşündürüyor. Ki bizim coğrafyamızda Barış Akademisyenlerine yaşatılanlar da çok geçmişte kalmış değil, dolayısıyla entelektüelin veya kamusal aydın figürünün geldiği nokta bu yapıların getirildiği durumdan bağımsız değil denebilir.
Kamu yararına bilginin tek merkezi olarak üniversiteleri düşünmek bu nedenlerle sorunlu, ancak Critchley’nin bahsettiği müşterek düşünme alanlarının da son zamanlarda aşındığı söylenebilir. Çünkü dünyada ve coğrafyamızda genel olarak sokak siyasetinin otoriteler tarafından vahşi biçimlerle bastırılması müşterek bir düşünme ortamı için en önemli araçlardan birine zarar verdi; Graeber’i, Sartre’ı, Beauvoir’ı ve benzer pek çok ismi kamusal aydın figürü görebilmemizdeki etken onların aynı zamanda barikatlarda, sokak eylemlerinde, grevlerde, forumlarda aktif bir şekilde yer almalarıydı. Sokak hareketlerinin kısıtlanması veya anlık kopuş hareketleri şeklinde ortaya çıkıp sönümlenmesi, sol entelektüel veya kamusal aydın figürünün yatayda karşılaşma alanlarını kısıtladı bu da belki eskisi kadar etkili olamamasının başka sebeplerinden.
Baştan beri sorunsallaştırmaya çalıştığım, aslında kamusal aydın yok gibi bir son ilan etmek değil; sadece günümüz dünyasında eskisi kadar yer etmemesinin ya da en azından öyle hissedilmesinin nedenlerini tartışmaya çalışmak. Elbette bir şekilde sözünü söylemeyi sürdüren, bulunduğu yerde direnmeye devam eden düşünce insanları dünyanın her yerinde var ancak onların eylemi, sözü, bahsettiğim sebeplerin de etkisiyle belirleyici olamıyor gibi görünüyor.
Kaynaklar
Butler, J., (2025), “Yahudilerin Devlet Şiddetine Karşı Seslerini Yükseltmesini İmkânsız Hale Getirmek”, Hem Antisemitizme Hem İstismarına Karşı, Çeviren: Nesrin Demiryontan, İstanbul: Metis Yayınları.
Critchley, S., (2020), “Düşünmenin Kurumsal Biçimi Nedir?”, Varoluşçuluk, Fenomenoloji, Ontoloji, Çeviren: Can Evren, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Foucault, M., (2011), Entelektüelin Siyasi İşlevi, Çeviren: Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Wark, M., (2025), Genel Zekâlar: Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Yirmi Bir Düşünür, Çeviren: Akın Emre Pilgir, İzmir: Livera Yayıncılık.
Virno, P., 2022, Güçsüzlük, ‘Hezeyan ve Felç Çağında Yaşam, Çeviren: Ece Durmuş, İstanbul: Otonom Yayıncılık.
[1] Kısaca özetlediğim bu olaylar hakkında daha fazla bilgi için, bknz. Leak, 2006, s. 113-14, 131-132.
[2] Bu konuda daha fazla bilgi için bknz. Huberman: 2023.
[3] Baldwin hakkında, daha fazla bilgi için bknz. Bir Vatan Evladının Notları (Çev. Suat Ertüzün), Can Yayınları,
