Yazarın Haysiyeti

Günlük ve gelip geçici politik çalkantıların uzağında, vicdanın, adaletin, diğerkâmlığın yamacında bir yerde bulunabilme halinden, bunun kurmaca değil gerçek olması, yazarın kendisinde içerilmiş bir hakikat olmasından bahsediyorum.

Son yıllarda biyografi ya da daha güncel deyimle oto-sosyo-biyografi gibi realist kişisel anlatılar edebiyat alanında şimdiye dek olmadığı kadar itibar görüyor. İşçi sınıfından bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olan ve kürtaj, doğum, yaşlılık, hastalık, ölüm gibi edebiyatın belli başlı temalarını kendi deneyimleri üzerinden anlatan Annie Ernaux, “Kişisel hafızanın köklerini, mesafelerini ve kolektif kısıtlamalarını keşfetmedeki cesaretinden dolayı” Nobel Ödülü aldı. Yine işçi sınıfından gelen bir başka yazar Eduardo Louis, günümüzün toplumsal olaylarını ve özellikle Fransız hükümetine karşı eleştirilerini, bir eşcinsel olarak yaşadığı aile travmasıyla harmanladığı ince kitaplarıyla ülkesinde çok tartışılmakla kalmadı, dünya çapında da ciddi bir tanınırlık elde etti. Ve son olarak babasına karşı Eddy’den (Eduard Louis’nin gerçek adı) daha şefkatli olan Bulgar yazar Georgi Gospodinov, bir yas anlatısı olarak nitelendirilebilecek Bahçıvan ve Ölüm adlı eseriyle daha önceki şahane kitaplarının ona sağlayamadığı geniş okur kitlesiyle buluştu.

Doğrusu bir zamanlar epeyce küçümsenen, hatta edebiyattan bile sayılmayan bu şahsi anlatılar bugün nasıl oldu da başköşeye oturdu? İnsan düşünmeden edemiyor. Belki de sosyal medya, yapay zekâ gibi yeni tür sanal araçlarla öylesine hayattan koptuk ki, edebiyatta gerçeklik bize her şeyden daha inandırıcı geliyor.

Okumaktan zevk almama rağmen yine de bu tür gerçekçi olduğunu iddia eden yapıtlara karşı mesafeli duruyorum. Muhtemelen beni hunharca dürten içimdeki adalet duygusu, anlatının o an orada bulunmayan kişilerinin söz hakkı olmadığını ileri sürerek huzursuzluk yarattığındandır. Örneğin Eduardo Louis’yi okurken babasının ne düşündüğünü merak ettiğimi hatırlıyorum, nitekim adam daha sonra Louis’nin yazdıklarının doğru olmadığını iddia etti. Her ne kadar biyografik bir anlatı olduğunu kendi ifade etse de, Louis nihayetinde edebiyatçı, kim bilir bize hakikati nasıl anlatıyor, bunu hiçbir zaman bilemeyiz. Ya da Gospodinov sahiden de anlattığı kadar şefkatli miydi acaba, hiç ihmalkârlık, düşüncesizlik etmedi mi? Bu kadar doğrudan bir anlatı olunca bu ayrıntıları da merak ediyor insan.

Bu akımı merakla takip etsem, bazı metinleri etkileyici bulsam da, ben edebiyatın asıl hamurunun gerçeklik değil, hayal gücünden geldiğini söyleyeceğim. Ve ilginç bir şekilde ters orantılı olarak edebiyatta gerçekçi anlatıların bizi hakikatten uzaklaştırdığını, hayal gücüne dayalı kurgusal anlatıların ise edebi gerçekliğe daha yaklaştırdığını iddia edeceğim. Ne var ki bu bir iddia, kanıtlanmış bir şey yok ortada.

Hayal gücü edebiyatın kuvvetidir. Ahlaki önyargılar, geleneksel figürler, popüler hayatın klişeleri, hayatın bildik örüntüleri, güncel olanın sıkıcılığı, bilimsel olanın geçiciliği, hatta hafızanın kendisi… Bir anda insanı bütün bunların dışına atar. Aşinalığın olmadığı bir başka evrende akıl çelen bir cevher belirir. Her zaman kanatlı bir at olmasına gerek yok, bazen bir cümle de olabilir; nihayetinde hayal gücü bizi yeni bir düşünsel iklime fırlatan kaldıracın kuvvetidir.

Hayal gücü rüzgârlıdır, uçucudur, ele avuca sığmaz olandır, yenidir ve bütün bunlardan ötürü heyecan vericidir. Yeniliklere düşkün okuru cezbeder. Yaratmanın hevesi, cesaretin kuvveti, ânın hazzı bir ve aynı anda belirir. Yazarın dünyevi ve hatta uhrevi, her şeyle bağının koptuğu, kendi kendisiyle kaldığı, kendinden memnun olduğu nadir zamanlardır. Bununla birlikte hayal gücüyle iş görmeye başlayan bir yazar elinde bomba taşımaya başlamış demektir. Çünkü hayal gücünün sonsuz genişliği içinde anlamdan kopup dağılması an meselesidir. Hayal gücünün uçuculuğunu anlamlı bir edebi yolculuk haline getirmek akılla, zekâyla, kurguyla olacak iş değil, orada yazarın eti ve kemiği gereklidir. Günlük ve gelip geçici politik çalkantıların uzağında, vicdanın, adaletin, diğerkâmlığın yamacında bir yerde bulunabilme halinden, bunun kurmaca değil gerçek olması, yazarın kendisinde içerilmiş bir hakikat olmasından bahsediyorum. Kurmak daha sonraki bir iş.

Jeanette Winterson’ın çok sevdiğim bir sözü var. Diyor ki: “Hakiki sanatçı bir tür erken uyarı sistemine, çağının duygusal karışıklıklarını fark edip dile dökmesini sağlayan içkin bir sisteme sahiptir. Kendi dönemlerini özetlemiş gibi görünen yazarlar işte bu öngörüye sahip olanlardır. Onlar zamanlarını diğer yazarlardan daha iyi belgeliyor değiller, realistler tam bu noktada yanılır; esas mesele daha iyi şiirler yazıyor olmalarıdır.”¹

Hayal gücünün anlamlı bir edebi çerçeveye oturması belirli bir ahlaki duruş gerektirir. İster istemez orada bir “niyet” vardır çünkü. Yazarın dünyadaki varoluş serüveninin içkin anlamı metnin içine sızmaya hazırdır. Ne var ki eğer niyet öne çıkar, metin doğrudan belli bir amacı (yazarın amacı) takip ederse, ortaya okuyucunun heyecanını ve merakını körleştiren, tahmin edilebilir, hadi daha açık söyleyelim, epeyce sıkıcı yapıtlar çıkma ihtimali yüksektir. Pek çok kere, üslup denemeleriyle, dil atraksiyonlarıyla bu sıkıcı yapıyı örtmeye çalışmaktan başka çare kalmayacaktır. Edebiyatın en kıymetli yapıtları ne yapmak istediğini iyi bilen bir yazarın niyetini unutturacak kadar meselesini içselleştirdiği, dilinde görünmez kıldığı metinlerdir.

Edebi gerçeklik ile politik olan birbirinden ayrı durup birbirine dolandığında şiir kaybolur. Hangi edebi tür, hatta hangi sanat söz konusu olursa olsun hakiki değer, yapıtın dünyayı sarmalayan büyük şiirden aldığı payla ölçülür. Bu da aslında yazarın haysiyetinden başka bir şey değildir.

[1] Sanat Başkaldırır, Jeanette Winterson, Türkçesi: Zeynep Baransel, Sel Yayınları, s.48