Edebiyatın Sesi ya da “Kızıl Afiş” Üzerine Aragon’un Tarihe Düştüğü Not
Afişler bir duyurudur. Bilgilendiren, bir toplantıya çağıran, bir eyleme davet eden, bir olayı hatırlatan yazılı, resimli bir metindir. Okuyana bir içeriği iletir. TDK sözlüğünde “Bir şeyi duyurmak veya tanıtmak için hazırlanan, kalabalığın görebileceği yere asılmış, genellikle resimli duvar ilanı; ası” şeklinde bir tanım buluyoruz.
Edebiyat ve “afiş” ilişkisine odaklandığımda Fransız edebiyatının önemli bir şiiri aklıma geldi. Louis Aragon’un tarihe düşülmüş bir not gibi okunan “Strophes pour se souvenir” (“Hatırlamak Üzere Dizeler/Kıtalar”) şiirinin¹ esinlendiği “Kızıl Afiş”ten yola çıkarak edebiyatın toplumsal ve siyasal kırılma noktalarında, tarihsel dönemeçlerde, çalkantıların ve bunalımların eşiğinde ya da tam ortasında nasıl bir söz üretebildiğini düşünmek istedim.
Direniş ve “Kızıl Afiş”
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nazi işgaline karşı Fransız Direnişi çok sayıda çete ve birliklerin örgütlenmesiyle hayati bir mücadele olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Sadece Alman ordusuna karşı değil, Fransız işbirlikçilerine karşı da verilmiş bir savaşımdır. Paris’in 1944’te özgür kalmasına kadar sürmüştür.

Ermeni Missak Manouchian’ın sorgu fotoğrafı.
Fransa’nın dört bir yanını tutmuş, silah gücü yüksek işgalciye karşı Fransız toplumunun bir bölümü çok geçmeden örgütlenmeye başlar. Örneğin Nord-Pas-de-Calais’li madenciler 1941’de Alman mühimmatının taşınmasını engellemek üzere büyük bir greve giderler. Fransız Demiryolu Şirketinin Lyon yakınlarında bulunan bir atölyesinde 1942’de başlayan grev Fransa’ya yayılır. Askeri istihbarat sağlamak ve sabotajlar düzenlenmek, bunun yanı sıra savaş esirlerini kurtarmak üzere sahte belgeler hazırlamak gibi düşmana karşı bir dizi eylem örgütlenmeye başlar. Gestapo ve General Pétain yanlısı yönetim birimlerinin istihbaratına yakalanmadan kadın ve erkeklerin ülke çapındaki birleşmesi “gölgeler ordusu” (“armée des ombres”) deyimini Fransız diline kazandırmıştır. Kırsalda özellikle nüfusu az olan yerlerde saklanan bu direnişçi gruplar “maki” adıyla anılmış, maki direnişçileri (“les macquisards”) bu ulusal hareketin önemli neferleri olmuştur.
Fransızların yanı sıra Fransa’da yaşayan bazı yabancılar da gizli çeteler halinde birleşerek eyleme geçmiştir. Bunlar komünizm yanlısı, faşizm karşıtı ve Fransa’yı işgalden kurtarmayı görev bilmiş yabancılardır. 1942 yılı başında, Paris Emniyeti’nin Özel Tugayları, Alman Güvenlik Servisleri ile yakın işbirliği içinde Direnişin siyasi ve askeri örgütlerini dağıtmaya çalışırken karşılarında ciddi bir tehdit oluşturan “F.T.P-M.O.I (Francs-Tireurs et Partisans-Main d’Œuvre Immigrée)” örgütü Fransız Komünist Partisi’nin önemli bir kolu olarak belirir. Fransız Komünist Partisi’nin Direniş sırasında bu örgütle beraber birkaç grupla daha eylemlerde bulunduğu ve partinin militer ve siyasi varlığını bu örgütlerle güçlendirdiği bilinir. Başında otuz yedi yaşında Ermeni Missak Manouchian’ın bulunduğu Yahudi ve komünist partili Fransızlar ile ağırlıklı olarak yabancılardan oluşan bu gizli örgüt Fransız ve Alman Emniyet teşkilatlarına meydan okuyacak, 1944 yılında altı ay içinde 92 adet saldırıyı gerçekleştirecektir.
15-18 Şubat 1944 tarihlerinde 23 sanık Paris’te savaş mahkemesine çıkarılır. Altmış sekiz kişilik direniş ordusunun neferlerinden oluşan bu örgütten yirmi üç genç tutuklanır, üç ay boyunca işkence görürler. 21 Şubat sabahı mahkeme sonuçlanır ve Mont-Valérien’de kurşuna dizilirler. Kurşuna dizilmeyen Macar asıllı Olga Bancic’tir. 10 Mayıs’ta Stuttgart’ta kafası kesilerek onun cezası da infaz edilir.
Aşağı yukarı bir ay sonra, Mart ayında Fransa’nın birçok şehir ve kasabasında koyu kırmızının hâkim olduğu ve üzerinde fotoğraflar bulunan afişler duvarlarda boy göstermeye başlar. Alman propaganda mantığıyla hazırlanmış ilanlar kurşuna dizilmiş direnişçileri organize suça katılan düşmanlar gibi göstermekte, kamuoyunda yabancı düşmanlığı ve antisemitizmi kışkırtmaktadır. Fransa’da sözüm ona “her şey yolunda gitmekteyken”, “Fransız ulusu masumken”, komünistler, yabancılar ve Yahudiler komplonun işbirlikçisi olarak Fransız birliğini tehdit etmektedir.
Alman Propaganda Servisi tarafından direnişçileri birer cani gibi gösteren 58×81,5 cm ebatlarında kırmızı afişler hazırlanmıştır; bunlar 15.000 adet basılır. Hemen yanına da el ilanları konur; Fransız direnişine aktif olarak katılan silahlı gençleri bir grup katil olarak göstermeye çalışan el ilanları. Afişte fotoğrafları bulunan direnişçilerden altısı Polonya Yahudisi, biri İspanyol komünisti, biri İtalyan komünistidir; ortada ise çetenin başı Ermeni Missak Manouchian’ın fotoğrafı yer almaktadır. Diğer fotoğraflar ise kurşunlarla yere serilmiş bedenleri, ele geçirilen tabancaları göstermektedir. (Kaynak: https://bit.ly/48L9Src )
Sol üst kısmında “Bunlar mı Kurtarıcı?” cümlesi altında “Cinayet Ordusu ve Kurtuluş!” yazısının yer aldığı afiş, rengiyle komünizmi de akla getiren tam bir suçlama, ötekileştirme ve şeytanlaştırma propagandasıdır; korku ve güvensizlik duygusu saçarak Fransızları “ötekiler” gibi olmamaları yönünde tehdit eder. O döneme ait kaynaklarda, Fransızları iyi niyetli, masum ve vatansever, direnişçileri yasadışı eylemlerde bulunan düşmanlar gibi gösteren Nazi argümanları çok açıktır: “Eğer Fransızlar yağmalıyor, çalıp, tuzak kurup öldürüyorlarsa, bunlar hep yabancıların işidir, emri verenler işsiz güçsüzler ve profesyonel katillerdir. Cinayetleri piyonlar işlemektedir. Haydutluk yaralı bir vatanseverliğin ifadesi olamaz, olsa olsa Fransızların hayatı ve egemenliğini hedef alan yabancıların komplosudur.” (Alıntının kaynağı: https://bit.ly/4aoknC2)
Anımsayan ve Anımsatan Şiir
Faşist bir propaganda aracının savaş sonrasında Fransız Direnişinin sembolüne dönüşeceği belki kimsenin aklına gelmezdi, ta ki 1955’te Paris’te bir sokağa “Rue du Groupe-Manouchian” isminin verilmesi üzerine Louis Aragon’un (1897-1982) L’Humanité gazetesinde yayımladığı ve Fransızları kurşuna dizilen bir grup genci unutmamaya davet eden “Strophes pour se souvenir” adındaki şiiri okura ulaşana kadar. Léo Ferré’nin besteleyerek Fransızların gönlünde taht kurmasıyla ölümsüzleşen şu meşhur Kızıl Afiş şiirine kadar… (Dinlemek için: https://bit.ly/4pDmc2w).
Fransızlar, yaşamları gibi sözü ellerinden alınmış gençlerin, Léo Ferré”nin bu unutulmaz bestesinin eşlik ettiği Aragon’un sözlerinde ifade bulduğunu düşünürler. Direniş tarihinde artık özel bir yer tutan parça çok sayıda şarkıcı tarafından seslendirilmiş, en son 2024 yılında Missak ve Melinée Manouchian’ın cenazelerinin Ivry mezarlığından Panthéon’a nakledilmesinde genç bir şarkıcı tarafından tören sırasında okunmuştur.²
Fransız direnişine aktif olarak katılan silahlı gençleri bir grup katil olarak göstermeye çalışan el ilanları. Afişte fotoğrafları bulunan direnişçilerden altısı Polonya Yahudisi, biri İspanyol komünisti, biri İtalyan komünistidir; ortada ise çetenin başı Ermeni Missak Manouchian’ın fotoğrafı yer almaktadır.
Aragon bildiğimiz gibi İşgal sırasında Direniş’e katılmıştır; gerçeküstücü dönemi izleyen şiirlerinde aşk, kadın, Fransa, özgürlük gibi temalarla geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmıştır. 1956’da basılan Le Roman inachevé (Bitmeyen Roman) kitabında yer alan bu şiir birçok Fransız gibi şairin de zihninde “Kızıl Afiş”in karanlık bir miras olarak yer ettiğinin kanıtıdır.
Şiirde iki ses duyarız birincisi gencecik yaşlarında Fransa’nın kurtuluşu uğruna silahlanan ve kurşuna dizilen gençlerin yazgısına bir isyan, diğeri de Missak Manouchian’ın ölmeden birkaç saat önce karısına yazmış olduğu veda mektubunun duygusal sesi. Manouchian’dan geride kalan mektubun bazı satır ve deyişlerini Aragon olduğu gibi şiirine almıştır. Geleceği elinden alınan genç adamın ayrılık sözlerini yineleyen dizelerdeki lirik ton (“Meline’m, küçük yetimimim, sevdiceğim” …. “evlen, mutlu ol”) ayrılığın acısını içten bir tonla verirken, şiirin girişinde ve sonunda yer alan ve onları kurşuna dizen iradenin gerekçesini iyice duyulur kılarak tekrarlayan öfkeli ses (“bir kan lekesi gibiydi afiş” …. “Telaffuzu zor isimleriniz”) şiirin akışında güçlü bir tezat oluşturur. Afişin önünden geçenlerin tıpkı afişi asanlar kadar duygusuz kalmasına razı gelmez şair: “Kimse size Fransız demez gibiydi”, “İnsanlar gün boyu bakmadan geçip giderdi”. Fransa’yı vatanları bilip uğruna canlarını veren bu yabancı direnişçilere bir ağıttır bu unutuşa direnen kıtalar; onları ölüme yollayan haksızlığı tekrar dile getirerek, tekrar ederek insanlara hatırlatan ve isyan eden bir şiirdir.
Edebiyatla Tarihe Not Düşmek
İki dünya savaşı da Fransız belleğinde ve ortak bilincinde çok özel bir yer tutar, öyle ki “İki Savaş Arası” terimiyle anılan bir edebiyat dönemi yirminci yüzyıl edebiyat tarihinde yerini almış, yirmi yıllık dönem edebiyat tarihçilerinin ve özellikle romanı araştırmacılarının önemli bir konusu olmuştur. 1920’ler cepheden dönenlerin, savaşla geçen hayatlarının ve cesaretin anlatısı olur, bazı romanlarda ulusal dayanışma, birlik duygusu ve güçlü bir özgürlüğe övgü kendini duyurur.
Zamanla yazarlar şairler savaş öncesi yazınsal uğraşlarına ve konularına dönerler; toplumu, değişmekte olan uygarlık süreçlerini anlamaya ve bireyi anlatmaya çalışırlar. Var olan anlatı tekniklerini sorgulamak, dille/biçemle/anlatımla ilgili denemelere yönelmek gibi (gerçeküstücüleri anımsayalım) yaratıcı çaba içinde görürüz onları.
1930’lar sonrası ise yazarların toplumu tehdit eden, faşizmin yükselişi, savaş gibi tehlikelere duyarlı oldukları bir dönemdir; roman üretiminin dikkat çekici bir düzeye ulaştığı görülür. André Gide, Jules Romain, André Malraux, Saint Exupéry, André Maurois iki savaş arası dönemde Fransız edebiyatının unutulmaz yazarları olarak karşımıza çıkarlar. Sartre’ın Bulantı’sının 1938 yılında, Camus’nün Veba’sının da 1947’de yazıldığını anımsayalım.
Bugünde Yazmak ve Hatırlamak
Bugün yazınsal üretime baktığımızda İkinci Dünya Savaşı’nda özellikle Nazi kamplarının açtığı yaraların izini sürmekte ısrarlı romanlar hem okunuyor hem ödüllere değer bulunuyor. Nobel ödüllü Patrick Modiano’nun eleştirmenlerce en güzel romanı olarak görülen 1997 tarihli Dora Bruder kamplarda kaybolan bir kızın asla bulunamayacak izini sürerken bir soykırımın sessizliğe gömülü kurbanlarını unutmamamızı ister. Özellikle ikinci büyük savaşın yaşattığı faşizm, uyandırdığı direniş, sebep olduğu parçalanan aileler ve kayıplar roman sayfalarında bir hafıza mekânı kurmaya devam ediyor. Öte yandan Fransa’da yaşayan Afrika kökenli yazarlar köken aile hikâyelerini, Fransa’ya göç süreçlerini, büyük kent hayatına atılan bireylerin kimlik arayışlarını kaleme alıyorlar. Artık hikâyeler bir zamanlar ait olunan ve uzaklarda kalmış bir yurt fikriyle yeni yurdun arasında kalanları anlatıyor.
Leila Slimani son yıllarda kaleme aldığı Le Pays des Autres (Başkalarının Memleketi) üçlemesinde Alsace’lı büyükanne ile Fransız ordusu askerlerinden Faslı büyükbabasının savaş sırasında (1944) tanışıp, savaş ertesi evlenerek Fas’a yerleşmeleriyle, yeni hayatın kurulmasında yaşanan kimlik çatışmalarının, hayat hikâyelerinin izini sürüyor. Amin Malouf’un 2012 tarihli Doğu’dan Uzakta romanı Lübnan’ın iç savaş sonrası yaşadığı çalkantıları, çocuklukları birlikte geçmiş bir grup arkadaşın hikayesi üzerinden anlatır. Yine Nobel ödüllü yazar Jean-Marie Gustave Le Clézio’nun 1992 yılında yazdığı Göçmen Yıldız II. Dünya Savaşı sırasında Birleşmiş Milletler mülteci kampında kısacık bir an karşılaşan Fransız Yahudisi Ester ile Filistinli Nejma’nın evlerinden, ailelerinden, yurtlarından sürülmelerinin hikayesini anlatır.
Ne yazık ki dünyanın çatışmalarla hareketlenen şimdiki zamanında edebiyat daha uzun süre adaletsizlikleri, çevresel ve insani katliamlarını, yerinden edilmeleri, göçleri, her türden cinayetleri anlatmayı sürdürmeye yazgılı.
Böyle bir dönemde edebiyatın sesinin ne kadar çıkacağı bizi daha çok ilgilendiriyor. Aragon’ların, Nâzım Hikmet’lerin güçlü sesini duyabildiğimiz zamanlar geride kaldı. Edebiyat okurunun ve yazarının içinde bulunduğu ekonomik, siyasal ve ahlaksal savrulma birçok açıdan hayal kırıklığı getiriyor. Bununla birlikte yazıda sözünü ettiğim Fransa örneğinde kalırsak, bugün iyice kaygan bir zemine dönüşen kimliklerin ve aidiyetlerin, kaçınılmaz göç olgusunun ve kentin, çeperin ve çevrenin trajik değişiminin bugünün romanında ciddi bir yer tuttuğunu görüyoruz. Buna her türlü şiddet, aile içi cinsel suiistimallerin anlatılarını da katarsak dünyayı anlatmaya ve okumaya devam ediyor Fransız yazarı ve okuru.
Barış ve Özgürlük Yeniden Talep edilebilir mi?
Yazıya İkinci Dünya Savaşı’ndan bir olay ve bu olayı ele alan Aragon’un şiiriyle başladık. Bitirmeden önce Paul Eluard’ın savaşın tam ortasında, 1942 yılında yazdığı “Liberté” (“Özgürlük”) şiirini anmak isterim. O da melodik yapısıyla hemen her yaştan okurun zihninde yer etmiş, zamanı gelince de bestelenmiştir. Özgürlüğü her yerde ve her durumda talep eden ve anımsatan, özgürlüğü insan hayatının olmazsa olmaz koşulu olarak yüksek sesle defalarca tekrarlayan Eluard’ın dizeleri bugün de okunmaya, seslendirilmeye ve konuşulmaya devam ediyor. Geride kalmış o acımasız savaş deneyimini durmadan anımsatıyor, güncelliğini yitirmiyor.
Yirminci yüzyılın şair, romancı ve öykücüleri, dram yazarları dünyanın krizine, savaşlara, kayıplara, esaret tehdidine duyarlıydı, tıpkı on dokuzuncu yüzyıl romanını kuran büyük ustaların toplumun dinamiklerine, ahlaki zaaflarına, sınıf değiştirme mücadelesine ve yozlaşmasına duyarlı olması gibi.
Yirmi birinci yüzyıl ise bu iki yüzyılın geçirdiği siyasi, askeri ve toplumsal olayların toplamından çok daha fazlasıyla baş etmek durumunda. Kendi mahallemizde bugünkü gidişi göz önüne aldığımızda yazacak ve okuyacak çok şey olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet tarihimizin kırılma noktalarını bir okur olarak yeniden düşünmek, anımsamak, edebiyatın dilinden okumak giderek önem kazanıyor. Bugün siyasal ve toplumsal anlamda sonuçlarını yaşamakta olduğumuz 12 Eylül’ün romanı örneğin; göçlerin, kayıpların, sınıfsal erkin, alt-üst olmuş değerler sistemi ve toplumsal sözleşmenin kıyısında kenarında akıp giden hayatın romanı ya da… Anımsatan, anlatan, unutmamaya davet eden metinlerde ya da dizelerde bulacağımız alana ve oradaki sözü duymaya sanki her zamankinden daha fazla gereksinimimiz var.

“Kırmızı Afiş” şiirinin büyük şairi Louis Aragon.
EK:
Louis Aragon
Kırmızı Afiş
İstediğiniz ne şandı ne gözyaşı
Ne bir tören ne de cenaze marşı
Dile kolay on bir yıl, ne çabuk geçmiş yıllar
Silahlarınızdı tek kullandığınız
Ölüm Partizanların gözlerini kamaştırmaz.
Şehrimizin duvarlarındaydı resimleriniz
Sakal ve gecenin kararttığı, yabani ve tehditkâr
Bir kan lekesi gibiydi afiş
Gelip geçene korku versin diyeydi
Telaffuzu zor isimleriniz.
Kimse size Fransız demez gibiydi
İnsanlar gün boyu bakmadan geçip giderdi
Ama karartma saatinde gezinen parmaklar
Fotoğraflarınıza “Fransa için öldüler” diye yazdılar
Ve artık farklıydı kasvetli sabahlar.
Kırağı tek renge boyamıştı her şeyi
Şubat sonunda, o son anlarınızda
Ve işte o an dedi ki içinizden biri:
“Ne mutlu herkese
Ne mutlu geride kalanlara
Kin duymadan ölüyorum Alman halkına.”
Elveda acı ve zevk, elveda güller
Elveda hayat, elveda ışık ve rüzgâr
Evlen, mutlu ol ve sık sık beni an
Sen ki güzellikler içinde yaşayacaksın
Her şey Erivan’da noktalandığı zaman
Parlak kış güneşi tepeyi aydınlatıyor
Tabiat ne güzel, yüreğim parçalanıyor
Muzaffer adımlarımızla gelecek adalet
Meline’m, ey aşkım, yetimim benim
Yaşamandır, çocuğunun olması senden dileğim.
Yirmi üç kişiydiler tüfekler çiçeklendiğinde
Vakitsiz giden yirmi üç yürek
Yirmi üç yabancı ama kardeşimiz de
Yirmi üç yaşam sevdalısı, ölecek kadar,
Düşerken Fransa diye bağıran yirmi üçler.
¹ Bianet Kültür sayfasında yayımlanmış çeviri yazının arkasında yer almaktadır. https://bit.ly/491crnI
² 21 Şubat 2024’te düzenlenen devlet töreniyle Missak ve Mélinée Manouchian Panthéon’a Direnişin figürleri olarak defnedildi.
