Emin Alper: “Türkiye’yi kurtarmaya çalışırken dünya Türkiyeleşiyor.”
Yönetmen Emin Alper’in Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan beşinci uzun metrajlı filmi Kurtuluş 6 Mart’ta gösterime giriyor. Bütün filmlerinin aynı zamanda senaryo yazarlığını da üstlenen Emin Alper’le hikậyenin kuruluşundan seyirciyle buluşmaya kadarki yolculuğunu, bağımsızlık mitinden dijitalleşmenin etkilerine sinemanın ahvalini, şiddetin neredeyse bir kurtuluş aracı olarak tasvir edildiği bir dünya kurmaya çalıştığını söylediği Kurtuluş’tan festival tartışmalarına merak ettiklerimizi konuştuk.
Dilek Yılmaz: “Hikậye”den başlayalım, sizin için de uygunsa. Sartre hikậye içine doğup hikậyeyle çevrililiğimizden bahsederken insanın hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalıştığını söyler. Siz de hikậye anlatmayı, dinlemeyi erken yaşlardan beri çok sevdiğinizi söylüyorsunuz. Yanıt veren değil, soru soran tarafta olma meselesiyle birleştirerek sormak isterim, auteur yönetmen olarak hikậye sizin için ne ifade ediyor?
Emin Alper: Ben kendimi bildim bileli hikậye dinlemeyi de anlatmayı da hep çok sevdim. Çocukken de çok severdim. Sonraki yıllarımda da okumaya, entelektüel anlamda kendimi geliştirmeye başladıktan sonra da şu soruyu çok sordum kendime: İnsan niye hikậye anlatır, niye hikậye dinlemek ister. Nedense bunun hep kökensel bir şey olduğunu hissettim. Bundan ötürü de hikậyenin hayatımızdaki işlevini, faydalarını anlatmaya çalışan metinlere karşı hep mesafeli durdum. Bunu, yani sanatın gerekliliğini, sanatın faydalarını anlatmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Bence hikậye anlatmakta insan olmakla ilgili çok temel bir şey var, insana dair tartışılamayacak bir şey. Bunu çocuğum olduktan sonra çok daha net bir şekilde kavradım. Kızım şu anda üç yaşında, onun büyüme aşamalarını izlerken bunu daha iyi görüyorum. Dünyayı düpedüz hikậyeler aracılığıyla öğreniyor. Hayatı hikậyeler aracılığıyla algıladığını, kendini hikậyeler aracılığıyla ifade etmeyi ne kadar sevdiğini fark ediyorum. Dili de oradan öğreniyor, kelime dağarcığı hikậyeyle besleniyor. Eylemlerle, duygularla hikậyede karşılaşıyor. Korkma duygusunun anlamını ilk önce hikậye bağlamında kavrıyor aslında, ondan sonra yaşadığı duygunun korku olduğunu anlamlandırıyor. Öbür türlü korku onun için çok soyut bir şey. Bu noktada tekrar aklıma insanlık tarihi kadar eski metinler geliyor: Kutsal kitaplar. Kutsal kitapların da hepsi hikậye anlatıyor, hepsi hikậyeler üstüne kurulu, buyruklar aralarda ayrıntı sadece. Bu anlamda, kültürün kökeninde de, insan olmanın kökeninde de, dilin kökeninde de hep hikậye olduğunu düşünüyorum.
“En mühimi, binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca bunu bir türlü tedavi edememiş olmamız. Bunun sürekli farklı çehrelerde karşımıza çıkıyor oluşunun beni dehşete düşürmesi. Galiba bu yüzden bu temalar hep tekrar ediyor hikậyelerde diye düşünüyorum.”

Bütün modernist edebiyatın vazgeçilmezi olan delilik anlatılarını hep çok sevdim.
DY: Hikậyeler arası tematik ortaklık meselesini, tekrarlı olarak gezindiğiniz yerleri sormak isterim. Av, şiddet, şüphe, erkeklik, düşmanlık, hınç, linç, delillik gibi… Kalemi binlerce seçenek içinden belirli bir odağa çeken nedir?
EA: İlginç bir şekilde bu sorulara peşin cevaplar veremiyorum. Benim anlattığım hikậyeler neler, nelerden heyecan duyuyorum, hangi temalar beni motive ediyor, bunları sonradan keşfediyorum. Genelde yazdığım hikậyelerden sonra geriye dönüp baktığımda ben de sizin gibi bir ortaklık fark ediyorum. Hayal gücüm beni hep oraya doğru yönlendiriyorsa demek ki orada beni çok ilgilendiren meseleler var. Galiba beni yazmaya ve film çekmeye motive eden şeylerden biri dehşet duygusu. Sanat deyince aklımıza hep güzellik gelir, estetik gelir, oysa sanatın temel duygusal besin kaynaklarından biri de dehşet duygusu. Alman felsefecilerin “sublim” dediği, “yüce” diye çevirdiğimiz şey. Bizi korkutan, anlayamadığımız, dehşete düşüren şey. Beni sanat üretiminde bu kavram motive ediyor. Peki ne beni dehşete düşürüyor derseniz, aslında az önce saydığınız şeyler. Ötekileştirme, düşmanlaştırma, bu kadar kolay birbirimizin gırtlağına sarılıyor olmamız, insanın kendi türünü yok etme eğilimi, sınıfsal ayrımlar, düşmanlığın bir noktadan sonra yok etme arzusuna dönüşmesi, şiddete dönüşmesi, şiddetin kaynakları, bunun nereden geldiği, en mazbut insanların nasıl canilere dönüşebildiği vs. En mühimi, binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca bunu bir türlü tedavi edememiş olmamız. Bunun sürekli farklı çehrelerde karşımıza çıkıyor oluşunun beni dehşete düşürmesi. Galiba bu yüzden bu temalar hep tekrar ediyor hikậyelerde diye düşünüyorum. Bu konular benim akademik ilgilerimle de örtüşüyor. Üniversitede ders verirken, tarih öğretmenliği yaparken de aslında hep benzer konulara eğildiğimi fark ediyorum geri dönüp baktığım zaman. Soykırımlar, büyük savaşlar, milliyetçilik, dinsel fanatizm vesaire. İnsanları delilik noktasına varacak kadar akıl ve sağduyu kaybına zorlayan tarihsel koşullar. Delilik kavramını estetik olarak da çok cazip bulduğumu söylemeliyim. Bütün modernist edebiyatın vazgeçilmezi olan delilik anlatılarını hep çok sevdim. Ama aynı zamanda delilik anlatısı bize bunun kökeninde ne yattığını da sorgulama imkậnı veriyor. Bürokrasi mi, baskı mı, kapalı devre cemaatler mi, korku ya da paranoya mı?
DY: Tahmin ediyorum, kurguladığınız hikậyenin ne kadarının gerçek hayattan alındığı sorusu size de soruluyordur. Siz Ermeneklisiniz, Tepenin Ardı Ermenek’te geçiyor ama biz Ermenek’teki deneyiminizin tanığı değiliz, dolayısıyla anlattığınız hikậyeyi gerçekse de kurguysa da yaşamadık, bilmiyoruz. Hal böyleyken, izleyici ya da okur için anlatılanda yazarın kendi ayak izi neden merak konusudur?
EA: Enteresan bir merak o. Her hikậyede değil ama ben de izlediğim filmlerde, okuduğum öykülerde hikậyelerde bunu merak ediyorum. Bazen hikậye o kadar garip ve çarpıcı geliyor ki, bunu acaba yazar yaşadı mı, yoksa hayal mi etti diye soruyoruz. Yaşadıysa daha mı çok şaşıracağız, bilmiyorum. Gerçekten başına gelen bir hikậyeyse belki daha fazla tepki vereceğiz, daha çok üzüleceğiz.
Hikậye taşraya uygunsa film taşrada olur, uygun değilse olmaz.DY: Yaratıcılığı test ediyor olabilir miyiz?
EA: Belki de öyle. Benim hikậyelerimde merkezdeki çekirdek olayların hiçbirini ben yaşamadım. Tepenin Ardı’ndaki o aile erkek buluşması, içme ritüeli falan, tabii ki çocukluğumdan çok hatırlıyorum öyle şeyler. Karakterlerde elbette ilham aldıklarım var. Mesela Kız Kardeşler karakterlerinin hepsinde tanıdığım insanlardan parça parça bir şeyler var ama merkezdeki hikậyelerin hiçbirisi somut olarak yaşadıklarımdan kaynaklanmıyor.
DY: Beslendiğiniz kaynaklarda edebiyatın altını belirgin biçimde çiziyorsunuz. Sinemaya yönelmenizde karşılaşmaların nasıl bir payı var?
EA: Erken yöneldim aslında ben, lise yıllarında ufak ufak düşünmeye başlamıştım. Henüz tam bir seçim yapmadığım dönemlerdi; edebiyatı seviyordum, tiyatroyu seviyordum. Hatta üniversiteye ilk geldiğim zamanlarda tiyatroyla uğraştım da biraz. Oyunculuktan çok çabuk sıkıldım. Dedim, ya metin yazacağım ya da yönetmenlik yapacağım. Tam o sıralarda, üniversitenin birinci, ikinci senesinde sinema kulübüyle tanışmam tabii etkili oldu. İzlediğim filmler kadar oradaki ortam, entelektüel tartışmalar ve tabii ki o dönem izlediğim yönetmenler. Bugün pek çoğu hayatımda yoksa da. Emir Kusturica’yı çok severdim eskiden, o dönemlere dair hep referans olarak veririm, onun büyülü dünyası beni sinemaya çok çekmişti o yıllarda. O dönemde yeni yeni tanıştığım pek çok arthouse yönetmen, yeni dalga sineması olsun, yeni gerçekçilik olsun, en nihayetinde üniversitenin ikinci, üçüncü yılında bir karar vermeme neden oldu. Artık oradan sonra, iyi bir okur olarak kalsam da kendimi hep sinemacı olarak eğitmeye çalıştım.
“Kasaba ve köy gibi çevreye kapalı, kendi içine dönük bir mekận, bir tür mikro-kosmos yaratmaya ve alegorik anlatımlara çok uygun zeminler sunuyor.”

Sonra bir yeni kuşak oluştu, evet ama bizden sonrasını konuşmak için henüz erken. Bu mesele kalıcı olmakla ilgili.
DY: Çok konuşulan, taşranın mekậnlaştırılması meselesini sormak isterim. Nedir taşranın kerameti? İnsan aynı insansa hikậyeyi işlemek için kent çok mu büyük?
EA: Taşranın taşra olmasının benim için çok fazla bir önemi yok. Ben taşra anlatmıyorum, bunu daha önce de söyledim bazı yerlerde. Hikậye taşraya uygunsa film taşrada olur, uygun değilse olmaz. Mesela Kız Kardeşler kent hikậyesiydi başlangıçta, daha sonra hikậye evrildi, köy hikậyesi olarak beni daha çok heyecanlandırdı. Bir nedeni bu. İkinci bir nedense, bizim kuşağın büyüme çağında Türkiye’de köylülük daha hậlậ yüzde ellilerdeydi ve biz de taşrada büyüdük. Sanatçıların özellikle yirmili yaşlarına kadar yaşadıklarının onlar için çok belirleyici olduğunu biliyoruz. Yaşar Kemal de on sekizinden sonra belki bir daha Çukurova’ya dönmedi, orada yaşamadı ama hayatı boyunca Çukurova’yı anlattı. Çocukluğumuz, ilk gençliğimiz hayal dünyamızda çok belirleyici oluyor. Belki o yüzden zuhur ediyor, biz farkında olmadan da. Ama bu her zaman böyle olacak anlamına gelmiyor. Nitekim şimdi yazdığım, seneye çekmeyi düşündüğümüz hikậye şehirde geçiyor. Bundan sonraki hikậyeler belki bütünüyle şehirde geçecek ya da belki geçmeyecek. Kendi adıma eski hikậyelerime dair şunu soruyorum: Hikậyeyi taşrada geçirmenin hikậyeme getireceği avantajlar neler? Mekậnsal birlik örneğin olabilir. Benim filmlerim genelde kısa sürede geçer, beş-on gün içinde olur biter, zamana yayılmaz. Karakterlerin sürekli birbirleriyle karşılaşmaları, o klostrofobik dünya da bu durumu mümkün kılıyor. Sınırlı mekậnda gerçekleşmesi, kısa zamanda yaşanması, az insanlı olması… Aristo’dan gelen mekận, zaman ve olay birliği vardır hani, belki ona hizmet ediyor, o yüzden hoşuma gidiyor. Dar mekậnlar, en azından benim filmlerim için söyleyebilirim, atmosferi güçlendiriyor. Bu nedenle seçmemde etkili olmuş olabilirler. Bir de kasaba ve köy gibi çevreye kapalı, kendi içine dönük bir mekận, bir tür mikro-kosmos yaratmaya ve alegorik anlatımlara çok uygun zeminler sunuyor.
“Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Zeki Demirkubuz sanat sinemasını neredeyse yeniden ve sıfırdan yarattılar.”
DY: Sizin de Özcan Alper, Pelin Esmer, Seren Yüce ve daha birçok yönetmenle beraber dahil olduğunuz 50-55 yaş yönetmen kuşağı bugün sinemada baskın bir ağırlığa sahip gibi duruyor. Bu benim akran seçiciliğim değilse, kuşağın yetiştiği dönemle bunun ilgisi var mı?
EA: Şöyle bir durum var bence. Bir kere, sinemada bir üst kuşak, sinemamızın ölmek üzere olduğu dönemde çıkmıştı, doksanlı yıllardan bahsediyorum. Ticari, sanat ayrımı yapmaksızın sinemamız can çekişiyordu. Bazı seneler ancak sekiz on film üretilebildiğini hatırlıyorum. Sayılara bakmam lazım, abartıyor da olabilirim ama Adana Film Festivali gösterecek film bulamıyordu, onu gayet iyi hatırlıyorum. Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Zeki Demirkubuz sanat sinemasını neredeyse yeniden ve sıfırdan yarattılar. Sonra bir yeni kuşak oluştu, evet ama bizden sonrasını konuşmak için henüz erken. Bu mesele kalıcı olmakla ilgili. Biz de bilmiyorduk ikinci üçüncü filmi çekip çekemeyeceğimizi. Allahtan az önce saydıklarınız çekmeye devam edebildi ve biz bir kuşak olduk. Şimdi kırklarının başında, otuzlarının sonundaki yönetmenlerin devam edip etmeyeceğini belki onların ellilerinde anlayacağız. Belki ellili yaşlar o anlamda bir kuşağa kuşak deyip diyemeyeceğimizde bir mihenk taşıdır. Bunun dışında evet bizim kuşağı birleştiren çok şey olduğunu düşünüyorum. Hayat çok hızlı değişiyor, Türkiye çok hızlı değişiyor ama bizim kuşağımızın dertlerine bakınca bir sürü ortaklık görebiliyorum. Belki çok farklı sinemalarımız var ama bizi birleştiren tam doksanlarda pişmek, doksanlardan gelen ortak dertlerimiz, kaygılarımız. Bu anlamda, stillerimiz çok farklı olsa da bir kuşak olduğumuzu düşünüyorum.
“Karanlık Gece ile tabii ki bizim filmin tematik çakışmaları tesadüf değil, anlattığı hikậye, linç ortamı, yaşadığımız politik ortam vs. tam da yaşadığımız politik bağlamın bize yazdırdığı şeyler.”

Kurak Günler: Memlekette yaşadığımız problemlerin ortaklığının bir açıklayıcı gücü de var.
DY: Köpeklerde, obruklarda buluşturan birbirinden habersiz denk gelmeleri nasıl yorumluyorsunuz, örneğin Kurak Günler ve Karanlık Gece…
EA: Gerçekten hiç anlayamıyorum. Anlamak çok da güç, bazen uzun süre bu kesişmeler olmuyor, bazen de art arda çıkıyor. Bazen sosyolojik açıklama yapası geliyor insanın ama bizim işimiz öyle bir iş ki en az üç dört sene öncesinden çalışmaya başlıyoruz. Erteleme gelebiliyor, proje değişebiliyor, rafa kalkabiliyor. Aynı projenin aynı zamana denk gelmesini açıklamada sosyoloji bile yetersiz kalıyor. Karanlık Gece ile tabii ki bizim filmin tematik çakışmaları tesadüf değil, anlattığı hikậye, linç ortamı, yaşadığımız politik ortam ve saire tam da yaşadığımız politik bağlamın bize yazdırdığı şeyler. Bu tesadüf değil ama aynı festivalde prömiyer yapmaları tesadüf. Zamanında bir benzeri Yeşim Ustaoğlu’nun Araf’ıyla Pelin Esmer’in Gözetleme Kulesi’nde de yaşanmıştı, aynı hikậye aynı festivale denk gelmişti, birbirine çok benzeyen sahneler vardı. Bazen bu tesadüflere biz de şaşırıyoruz. Ama en genel hatlarıyla memlekette yaşadığımız problemlerin ortaklığının bir açıklayıcı gücü de var.
“Sinema çok para gerektiriyor, bu kadar çok para gerektiren bir şeyin tam anlamıyla bağımsız olması çok zor.”
DY: “Bağımsız sinema” ne kadar bağımsız? Para, yapabilme becerisiyle yapabilme imkậnının arasına girdiğinde üretim bundan nasıl etkileniyor?
EA: Bağımsızlık miti bizim sinemaya başladığımız zaman kafamızda yıkılan ilk mitlerden biri. Bunu öğrenmek acı olmuştu. Aslında her şey ortada olmasına rağmen bunu deneyimleyerek görmek çok sarsıcı oluyor. Sinema çok para gerektiriyor, bu kadar çok para gerektiren bir şeyin tam anlamıyla bağımsız olması çok zor. Şiir, öykü ki onların bile bağımsızlığı tartışılır ama onlarla kıyaslanamayacak kadar büyük ölçüde para gerektiren bir şey sinema. Tabii bu durum buna karşı mücadele vermenin anlamsız olduğu anlamına gelmiyor. Bu sorun sadece bize has da değil. Batı Avrupa’daki kurumsallaşmış bağımsız sinemaya siyaset yön vermiyor belki fakat oralarda da karar vericiler, komiteler, bir film bürokrasisi var. Bu dünyada da küratörlere, kültür yöneticilerine bağımlı hale geliyorsunuz, onlar sinema dünyasını şekillendiriyor. Sonuçta arthouse ve bağımsız sinema içinde de trendler ortaya çıkıyor. Belli hikậyelerin daha fazla seyirci bulacağı düşünülüyor komiteler tarafından. Dolayısıyla fonlar dağıtılırken de, biz bilelim bilmeyelim, bir sürü mekanizma devreye giriyor. Sizse her zaman tercih ettiğinizin peşinde koşmak istiyorsunuz. Bu bitmez tükenmez bir çatışma ve gerilim aslına bakarsanız. Bu arada, ben Abluka’dan itibaren uluslararası arenada bir tanınırlık oluştuğu için, Türkiye hariç, fon bulmakta zorlanmadım ve şu konuya eğileyim de daha kolay fon bulayım diye de düşünmedim hiç. Ben böyle düşünmenin işe yarayacağını da sanmıyorum. Hikậye sizi heyecanlandırıyor mu, heyecanlandırmıyor mu, her zaman bu önemlidir. Sizi heyecanlandıran bir hikậyenin karşı tarafı da heyecanlandırma ihtimali çok yüksektir. Bağımsız sinema tam anlamıyla bağımsız olmasa da yine de piyasadan bağımsız olmak sizi birçok konuda çok özgürleştiriyor. Piyasa mekanizmasının kalıpları çok dar. Dizi dünyasından falan da görüyoruz, aşk olmazsa olmaz mesela. Esas oğlan, esas kadın gibi yerleşmiş formüller var, meşhur oyuncu kullanmak zorundasınız vs. Türkiye gibi otoriter ülkelerde film yapmanın bir güçlüğü de, fonun çıkmadığı durumlarda bireysel yatırımcılardan para bulmak zorunda kalıyorsunuz. Onlar da tabii ki para kazanma motivasyonuyla hareket eden insanlar. Ayrıca maalesef öyle bir iklim var ki ülkede, onlar da çekiniyorlar. Mesele sadece para kaybetmek değil. Benim de başım belaya girer mi acaba, bu yönetmen hedef tahtasına konursa acaba benim de mi ağzım yanar korkusu yatırımcıları da çekingenleştiriyor.
DY: Ve otosansür mü devreye giriyor?
EA: Maalesef. Bazı otosansür mekanizmalarının artık otosansür olduğunun farkında bile değilizdir büyük ihtimalle. Bazı sahnelerin Türkiye’de çekilemeyeceğine dair, hele şu dönemde, örneğin Lgbti+ düşmanlığının zirve yaptığı dönemde, belirli bir ön kabulünüz vardır. Bazı sahneler aklınıza dahi gelmiyor yani, öyle diyeyim.
“Yapımcı bazen şunu diyebilir, bu kadar fon bulduk. Bulunan fon kadar film çekersiniz.”

Abluka: Bizim paramız her zaman çok kısıtlıydı.
DY: Bir filmin A’dan Z’ye oluşumu aylar yıllar sürerken en uzun çekiminiz iki ayı bile bulmuyor, daha önce anlattıklarınızdan hatırladığım. İki ayağı bir pabuca sığdırmanın yarattığı baskı bir yana, zor bela bulunan kısıtlı bütçelerle, neredeyse aynı kahveyi aynı ay içinde aynı fiyata içemediğimiz bir zamanda, bununla nasıl baş ediliyor?
EA: Abluka’nın çekimleri yedi hafta sürmüştü, o zaman nasıl bu kadar uzun sürede çekebilmişiz, hậlậ şaşırıyorum. Bugün film çekim süresi maksimum beş haftadır. Enflasyon durumu tabii ki çok daha kötü hale getirdi ama ondan önce de çok farklı değildi. Bizim paramız her zaman çok kısıtlıydı. Dünyada da pek farklı bir durum yok, arthouse sistemi sadece fonlara dayalıdır. Hiçbir zaman Hollywood bütçeleriyle çalışılmaz. Yapımcı bazen şunu diyebilir, bu kadar fon bulduk. Bulunan fon kadar film çekersiniz. Şu kadar para var, senaryoyu kısaltman lazım da diyebilir. Bağımsızlığın en büyük engeli bu. Projeyi bütçeye oturtmak zorundasınız. Avrupa’da da aynı nedenle altı yedi yıl süren ama bitmeyen filmler vardır. Bizde o kadar sürmüyor tabii. Biz hem biraz aceleciyiz hem enflasyon var. Bu kadar para bulduk biraz daha para bulalım yerine, o zaman bu bulduğumuz miktara göre filmi küçültelim ve yapalım diyoruz.
“Sanatçılara yönelik baskı artınca seyirci de dinleyici de tepki veriyor.”
DY: Bakanlık Kurak Günler’den desteğini çekti ama seyirci yapımcının masaya koyduğunu sahibine teslim etti diye biliyoruz, doğru mudur?
EA: Kesinlikle. Filmi seyirci kurtardı. Bu arada, son yıllarda çok tekrar eden bir örüntü bu. Sanatçılara yönelik baskı artınca seyirci de dinleyici de tepki veriyor. Mesela Mabel Matiz’le uğraşıyor iktidar, herkesin arabada Mabel Matiz dinlediğini duyuyorum.
DY: Bunun bir tarafı ne mutlu bize ki inat ve dayanışma ama bir o kadar da izleyicinin duyduğu güvenle ilgili diye düşünüyorum. Buna paralel, beklentinin de yükseldiğini gözlemliyor musunuz, bunun yarattığı bir basınç oluyor mu?
EA: Tabii ki. Hem seyirci hem de uluslararası festivallerin beklentisi bizi ciddi anlamda strese sokuyor. Hatta o stresi üzerimden atmak üzere bazen bir film yapayım da kimse izlemesin diyorsun. Bazen küçük, sade bir hikậye anlatmak istiyorsun, çok da ses getirmesin istiyorsun ama işte hep o baskı devreye giriyor.
DY: Seyircinizi tanıyor musunuz? Film çıkmadan muhtemel tepkiyi kestirebiliyor musunuz ya da sonrasında neyin ne kadar beğenildiğini tartabiliyor musunuz?
EA: Çok genel hatlarıyla diyeyim. Acaba hangi filmim en fazla seviliyor diye merak etmiştim bir ara, cevabını bulamadım. Mesela Demirkubuz denince Kader ezici ölçüde öne çıkar. Nuri Bilge Ceylan denince akla ilk Bir Zamanlar Anadolu’da gelir. Tepenin Ardı’nın genel olarak çok sevildiğini biliyorum. Ama Abluka diyen de çok duydum, Kız Kardeşler diyen de, Kurak Günler de. Net bir cevabını bulamadım bu sorunun.
“Bir filmde her soruya cevap vermek, bütün soruları cevaplayarak seyircide tatmin yaratmak ana akımın işi.”
DY: Yanıtlanmayanları ve eksik ipuçlarını soracağım. Yanıtsız bırakılan sorular auteur için de yanıtsız mı? İzleyici yorumlarında birisi savcının yaptığını düşünüyor, öbürü yapmadığını. Karakterler yer değiştirmeye yakın sınırda duruyorlar.
EA: Muğlaklık meselesi… Bir kere bir filmde her soruya cevap vermek, bütün soruları cevaplayarak seyircide tatmin yaratmak ana akımın işi. Muğlaklık ise iki ucu keskin bıçak. Bazı sorulara cevap vermemenin hikậyede bir işlevi olabilir; fakat başka bazı sorulara cevap vermemek senaryoyu mahvedebilir. Her senaryoda hangi soruya niye cevap vermediğimi çok düşünüyorum. Mesela Kurak Günler özelinde çok büyük muğlaklık olduğunu düşünmüyorum. Tekrar düşününce savcının o suçu işlemediği görüşüne varabilirsiniz. Tepenin Ardı’nda da öyle. Ailenin babasını kim vurdu görmüyoruz ama çobanın vurmuş olma ihtimali çok yüksek. Cevap vermenin, kesinleştirmenin getirdiği bir rahatlık olur. Kurak Günler’de savcının bunu yapmadığını bilme rahatlığından da uzak durmak istedim. Savcı yapmış olabilir, herkes yapmış olabilir. Senin sevdiğin karakter, özdeşleşmek istediğin o yakışıklı çocuk yapmış olabilir. Bu cümleyi canlı tutmak benim için çok önemliydi. Net bir cevap verirsen ya aklayacaksın karakteri ya da suçlayıp kötüler safına iteceksin. O muğlaklık bu iki net kategoriye sokmaktan koruyor. Benim genel olarak sevdiğim de bir tercih. İzleyici olarak da seviyorum. Çok nadiren yanlış kullanıldığını da görüyoruz, fazla muğlaklıkta kaybolmak da kötü, seyirciyi uzaklaştırıyor.
“Eskiden film için norm doksan dakikaydı, artık norm iki saat. Süreler uzadı, seyircinin konsantrasyonu düştüğü için tam aksi bekleniyordu halbuki. Fakat aslında bu da rekabetin sonucu.”

Tüketim kolaylaştırıcı formüller üretilirken bir yandan da film süreleri uzuyor.
DY: İzleyici alışkanlıklarının değişimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Filmler dizileşip diziler filmleşiyor mu? Odakta kalma süresi kısalıyor, çok fazla uyaran maruziyeti var, gözümüzün önünden her gün daha büyük hızda gelip geçen ses, söz, görsel arasında, seyirciyi filmde tutabilmek üzere yeni yaklaşımlar üzerine düşünüyor musunuz? Bu durum sinema için bir tehdit mi?
EA: Hem evet hem hayır. Daha kötüsü, dikey dizi diye bir şey çıktı. Her bir bölüm bir buçuk-iki dakikadan oluşuyor, toplamda doksan dakikalık film oluyor. Dikey formatta çekiliyor, dikey izliyorsunuz. Ama bu tarz tüketim kolaylaştırıcı formüller üretilirken bir yandan da film süreleri uzuyor. Bunu hem ticari hem arthouse için söylüyorum. Eskiden film için norm doksan dakikaydı, artık norm iki saat. Süreler uzadı, seyircinin konsantrasyonu düştüğü için tam aksi bekleniyordu halbuki. Fakat aslında bu da rekabetin sonucu. Seyirci madem evinden kalkıp geliyor, bir de ciddi ölçüde para veriyor o halde onu daha fazla koltukta tutmalı ve daha fazla görsel bombardımana maruz bırakmalıyız ki verdiği emeğe değsin mantığı. Tabii ki biz yönetmenler hep sinemayı düşünüyoruz, filmin sinemada izlenmesini istiyoruz. Ben de mümkün olduğu kadar sinemada izlemeye çalışıyorum filmleri. Hele de bağımsız filmleri, evde otura kalka izlemek mümkün değil. Mesela en son Filmekimi’nde izlediğim ve bayıldığım Sound of Falling filmi… Onun muhakkak sinemada izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. İki buçuk saatlik, çok zor bir film. Çok dikkat, çok yüksek konsantrasyon gerektiriyor. O film evde izlenemez, mümkün değil. Evde izlesem büyük ihtimalle ben de bırakırdım. Ama maalesef çok büyük bir karşı akıntı var. Dijital platformlar sinemanın yerini alıyor. Sadece dizileri değil, filmleri de dijitalde bekliyoruz. Eskiden korsana düşsün diye beklerdi arkadaşlarımız. Platforma düşmesini bekliyorlar şimdi. Sinefiller öyle değil, sabırsızlanıyorlar. İnsanlarla aynı anda tartışmanın da tabii ayrı bir zevki var. Bir film geliyor ve heyecanlı izleyici hemen izleyip tartışmalara dahil olmak istiyor. Onun dışındaki genel izleyici ise beklemeyi tercih ediyor.
DY: Siz dijitalde kendi yazdığınız bir şey çekmediniz şu âna kadar. Var mı öyle planlar?
EA: Şimdiye kadar yazmadım fakat tam benim yazdığım değilse de yazım sürecinin parçası olduğum bir iş çıkacak. Şu an ona hazırlanıyoruz.
“Eskiden filmlerde ne kadar çok şiddet görseline maruz kalsak da gerçek şiddetle karşılaşınca donup kalıyorduk. Şimdi gerçek şiddet sahneleri, şiddet videoları viral artık.”
DY: Haneke vaktiyle dünyanın doğrudan değil medya araçları temsili üzerinden gerçekdışılaşması üzerine bir soruya yanıtında, şiddetin temsilindeki tekrarın etkisinin altını çizer. Bugünün sosyal medya araçlarının, kimi filmlerin de böyle bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
EA: Bu da aslında insanlık tarihi kadar eski bir tartışma. Şiddetin temsili televizyonda da sinemada da çok eskiden beri var. Sosyologlar çok araştırdı bunu. Benim görebildiğim ve okuyabildiğim kadarıyla üzerinde uzlaşılmış bir sonuç yok. Konsensus şu ki, şiddetin dozu değil, sadece uygulama biçimleri medyadaki sunumdan etkileniyor. Köprüden atlamaya dair çok görselle karşılaşan birinin, varsa intihar eğilimi onu oraya doğru sevk oluyor ama hiç yoktan intihar eğilimini ortaya çıkarmıyor. En azından orta ve uzun vadede. Bence asıl sorun bu değil, kurgusal şiddete ekranlarda çok alıştık. Bence yeni ve başka bir fenomen var. Sosyal medyada yayılan gerçek vahşet görselleri. Eskiden filmlerde ne kadar çok şiddet görseline maruz kalsak da gerçek şiddetle karşılaşınca donup kalıyorduk. Şimdi gerçek şiddet sahneleri, şiddet videoları viral artık. Polis kameraları sayesinde kaydedilmiş gerçek cinayetleri her yerde görüyoruz. Amerika’da Renee Good ve Alex Pretti’nin polisler tarafından öldürülüşünü neredeyse naklen izledik. Sadece bu da değil. Artık mafya da infazlarını neredeyse canlı yayınlıyor. Bence aslında konuşulması gereken bu. Bu bizi nasıl etkiliyor, şiddetle olan ilişkimizi nasıl değiştiriyor. Yeni dönemde bence bunu daha çok konuşmak gerekiyor.
“Hrant Dink’in arkadaşları bu konuşmayı yapmamı istedikleri zaman önce çok korktum. Hatta yapmak istemedim, direndim. Büyük sorumluluk çünkü.”
DY: Sizin en güzel metinlerinizden biri bence Hrant Dink anmasındaki konuşmanız. Bir kesitle hatırlatmak isterim. “Bu incecik sızıntı kendi yolunu bulacak. Hrant’ın kanı Mustafa Suphi ve arkadaşlarının bindirildikleri takadan, Sabahattin Ali’nin kırık gözlük camından, Musa Anter’in ak saçlarının arasından, 1915’te Anadolu’nun her karış toprağından, 38’de Dersim dağlarından, 55’te İstanbul’un kırık vitrin camlarından, Maraş’tan ve Sivas’tan sızan kanla buluşacak,” diyorsunuz. “Yıllardır bu topraklarda sadece Ermeni, Rum, Kürt ve Alevi olduğu için, azınlık olduğu için katledilen masumların, sadece eşitlik ve kardeşlik istediği için öldürülen aydınların kanı birbirine kavuşuyor ve kendine akacak bir yol arıyor.”
Ekliyorsunuz, “İnsanlığın hikậyesi böyle başladı ve böyle süregeldi ama asla böyle bitmek zorunda değil. Bu hikậyeyi değiştirebiliriz ve değiştirmek zorundayız.”
Bu metnin, tırnak içindeliğinin altını çizerek sipariş gibi, yazmış olmak için yazılamayacağını düşünüyorum. Buna dair ne söylemek istersiniz.
EA: Hrant Dink’in arkadaşları bu konuşmayı yapmamı istedikleri zaman önce çok korktum. Hatta yapmak istemedim, direndim. Büyük sorumluluk çünkü. Onlar ısrar ettikçe ben de fark ettim ki bu konuşmanın içeriği zaten aslında filmlerimde anlattığım, hep meselesini dert ettiğim, tarihçi olarak araştırdığım, yazıp çizdiğim konular. Bunları sevgili Hrant Dink özelinde tekrar anlatacağım. Hepimizin kalbinde çok derin yaralar açmış bu korkunç suikastı bir de kendi yorumumla, kendi kelimelerimle ve bu bağlamda, hep ilgi duyduğum sorulara aradığım yanıtlar bağlamında ifade etmekten başka bir şey yapmayacağım aslında. Dediğiniz gibi, sipariş olmadığını ve olmayacağını anladığım için de yazmaya ikna oldum.
“Bizim yapmamız gereken tek şey mücadele etmek. Çocuklarımız için bunu yapmak zorundayız. Teslim olmayacağımıza göre, bizim için başka bir var oluş biçimi yok.”
DY: Hikậyeyi değiştirebiliriz, diyorsunuz. Nasıl değiştireceğiz?
EA: Valla onun için uğraşıyoruz. Hepimiz onun için yaşıyoruz. Dünya bizi daha da karamsarlaştırıyor maalesef. Türkiye’yi kurtarmaya çalışırken dünya Türkiyeleşiyor. Beni en fazla şaşırtan, insanların ders alma konusundaki beceriksizliği. İnsan galiba böyle bir yaratık, kendi deneyimlemediği sürece her şeyi kulak arkası etme eğiliminde. Ona anlatılan hikậyeleri soyut masallar gibi dinliyor. Felaketleri yaşamadıkça tam anlamıyor. Bizim yapmamız gereken tek şey mücadele etmek. Çocuklarımız için bunu yapmak zorundayız. Teslim olmayacağımıza göre, bizim için başka bir var oluş biçimi yok.
DY: İktidarların basıncının en yoğun hissedildiği alanlardan birinde üretimi engellere rağmen sürdürüyorsunuz. Sinemacı gözüyle kültürel hegemonya tartışmalarını nasıl okuyorsunuz?
EA: Tabii aslında bu AKP ile başlamış bir tartışma. Daha önceleri bu konu en çok sol çevrelerde sosyalist hegemonya bağlamında tartışılan bir şeydi. Son yıllarda bunun güncelliği ortada AKP’nin dört başı mamur bir hegemonya stratejisi olmasından kaynaklanıyor. AKP her alanda olduğu gibi, bu alanda da bir hegemonya kurmak istiyor. Kuramadıkça da baskının dozunu artırıyor. Sanatçılara gözdağı veriliyor. Önce Ayşe Barım’ın tutuklanmasıyla gözdağı verildi ki mesele Gezi’den başlıyor aslında. Az önce konuştuğumuz fon sistemi aracılığıyla bunu yapıyor. Başka bir koldan TRT dizileri aracılığıyla hegemonya üretiyor. Osmanlı, Selçuklu kahramanlık dizilerine çok ciddi paralar akıtılıyor. Artık bu diziler ciddi ratingler de alıyor. Televizyon ayrı bir mecra tabii ki ama onun dışındaki bağımsız sinemaya bakınca, kaynaklar yandaşlara bol bol aktarılmasına rağmen, öyle ciddi bir sonuç yok ortada. Bize bolca engel çıkarılmasına rağmen, kendi üretimlerini dirençle sürdüren çok insan var. Hegemonya kurma çabasıyla ilgili olarak asıl korkutucu ve kaygı verici olan doğrudan baskı uygulanması. Uzun süre konuştuk biz Ayşe Barım meselesini arkadaşlarla, şifresini çözmeye çalıştık; çünkü hepimiz biliyoruz Ayşe Barım’ın Gezi’de bir rolü olmadığını, bunu onlar da biliyor. Kimileri diyor ki sanatçılara gözdağı veriliyor ki ben de buna inanıyorum. Kimileri de diyor ki oyunculara bizim dizilerde oynayın mesajı veriliyor. Sopayla hizaya getirme çabası yani. Yine bütün bu Lgbti+ meselesi, yok şovlarda şunu yapmayın, bunu etmeyin, şarkı sözlerinize dikkat edin. Bunların hepsi hapis tehdidiyle kurulmaya çalışılan bir hegemonya. Yumuşak olan denendi, o yürümedi, şimdi sopa. Dehşet verici olan bu.
“Sosyal medya neredeyse yapamayanların yapanlardan intikam aldığı bir zemin artık.”
DY: Yerini bilip dokunamadığınız kısa metraj filminizi soracağım. Orijinal kopyasının Mithat Alam Film Merkezi’nde olduğunu söylediğiniz Mektup’a erişiminiz var mı? Boğaziçi’nin haline dair ne söylemek istersiniz?
EA: Mektup duruyor hậlậ orada. Boğaziçi’ne girebiliyor muyum, onu bile bilmiyorum. Boğaziçi’nin hali çok acı verdi bize. Her acı gibi buna da biraz alıştık. Bu artık düpedüz vandallık. Sadece kendi okulum diye değil, dünya ölçeğinde yüz akı bir kuruma böylesine partizanca saldırıp onu yok etmeye çalışmanın bir açıklaması yok. Az önce doksanları konuştuk, Boğaziçi gerçekten de o dönemlerde ve öncesinde çok sanatçı yetiştirmiştir. O kadar çok yönetmen var ki yolu oradan geçen. Bunun ortaya çıkmasında sinema kulüplerinin, kulüplerin o özgürlükçü ortamının, aynı ortak mekậnların, aynı kamusallığın paylaşılmasının, hıncahınç dolu kantinlerimizin çok büyük etkisi vardı. Her şeyi orada öğrendik biz, birbirimize öğrettik, orada sinema, siyaset tartıştık. Tabii bu kamusallık maalesef Boğaziçi’ne yönelik darbeden çok daha önce zedelenmişti. Seneler önce Boğaziçi’ne gittiğimde kantinler bomboştu, çok şaşırmıştım. Bunu çok üzülerek gördüm, nedenini bilmiyorum. Belki sosyal medya bu kamusallığı ikame ediyor yeni kuşaklar için. Bu da çok üzücü. Sizin bu soruyu sormanız enteresan, ben geçenlerde bir sohbette bizim kuşaktan bahsederken, bizim kuşak kantin kuşağı demiştim. Biz kantinlerde eğitimimizi aldık, yeni kuşaklar sosyal medyada alıyor. Yüz yüze temasın olmamasının yarattığı yoksunluk bana irkiltici geliyor. Yüzüne söyleyemeyeceğini sosyal medyada tıkır tıkır yazabiliyor örneğin. Çok ürkütücü bir şey bu. Sosyal medya insanları acımasızlaştırıyor, bu mecra artık bir öfke, nefret ve akılsızlık yuvası oldu. En kötücül duygular orada cirit atıyor. Sosyal medya neredeyse yapamayanların yapanlardan intikam aldığı bir zemin artık. Yapanlar da kulak tıkamayı öğrendi, kulağını tıkayıp işine bakıyor.

Pek çok arkadaşımız büyük acılar yaşadı. Bu zulüm, dikkatimizden çıktı ama hậlậ devam ediyor.
DY: İyi bir filmi ne bozar? Asla yapmam dediğiniz ne var?
EA: Başta didaktizm ve seyirciyi memnun etmek için yapılan her şey ve tabii klişeler.
DY: Ülke sinemalarının karakteristiğinden bahsedilebilir mi?
EA: Her ülke için olmasa da evet. Bizim sinemamız bu anlamda karakteristiği en belirsiz sinemalardan biri. Uluslararası festivallerde bunun dezavantajlarını da yaşıyoruz. Mesela İran sineması, İskandinav sineması, Romanya sineması, bunların belirgin karakteristikleri var. Buralarda usta çırak ilişkisi daha güçlü, özellikle İran’da çok kuvvetli olduğunu biliyorum. Romanya’da da öyle olduğunu tahmin ediyorum. Onlar da aynı kantinden çıkmışlar sanki. Bir de öncü kuşaklar diyebileceğimiz kuşaklar var, onlar bir yol açıyorlar ve takipçilerini üretiyor. Tabii yapay taklitleri de çıkıyor öncü yönetmenlerin, onu da söyleyeyim. Bu durum her zaman böyle gitmek zorunda değil. İran’da bir süre Kiarostami tarzı hüküm sürdü ama sonra Farhadi çıktı. Farhadi de şimdi bir ekol oluşturuyor. Onun stili etrafında yeni bir buluşma ortaya çıkıyor. Bizde de Nuri Bilge Ceylan’ın ilk döneminden sonra onun tarzı bir cazibe merkezi oldu, fakat nedense sonra bu eğilim devam etmedi, herkes kendi yolunu buldu. Bu da tekrar ediyorum, bizim aleyhimize bir durum oluşturuyor uluslararası festivallerde. Şu açıdan, Romanya sineması diye bir marka oluşuyor ya da İran sineması diye ve festival komitesi bir tane İran filmi muhakkak olsun ki bir ulusal sinema temsiliyeti olsun festivalde diye bakıyor. Bize hiçbir zaman öyle yaklaşmıyorlar. Bazen çok iyi filmlerimizin harcandığı da oluyor.
“Anayasa Mahkemesi kararına rağmen pek çok meslektaşımız işine dönemedi. Bazı mahkemeler olumlu karar veriyor, bazıları vermiyor. Bazı üniversiteler kabul ediyor, bazıları etmemek için kırk tane bahane üretiyor.”
DY: Geçenlerde X’te bir kullanıcı asistan olduğunuz dönemde sizden ders aldığını, iyi hoca olduğunuzu ve Marx’ın Kapitalizm Öncesi Üretim Modelleri’ni şimdi derste kendisinin anlattığını yazdı. Filmlerden de örnekler veriyormuşsunuz. Böyle bir selamı duymak nasıl bir his? Hangi filmlerdi onlar?
EA: Çok güzel bir his. Sinemacıdan ziyade öğretmen olarak yaşadığım güçlü bir tatmin duygusu, gözleri doluyor insanın. Bu nedenle hocalığı çok severdim. Bazen bir yerlerde karşılaşıyorum eski öğrencilerimle, hocam beni hatırladınız mı diye soruyorlar, çok başka bir tatmin o. Devam etmeyecek olmasına da üzülüyorum. Hatta diyorum, koşullar değişirse yıllar sonra üniversiteye tekrar döner, hocalık yapmaya başlarım, gerçekten çok sevdiğim bir işti. Bahsettiğim filmleri tam hatırlamıyorum ama Germinal, Wajda’nın Vaatler Ülkesi, Kubrick’in Zafer Yolları filmleri derslerimde çok zikrettiğim filmlerdi.
DY: Siz de barış bildirisi imzacısıydınız, değil mi?
EA: Evet ama KHK’lı olmadım. O dönemki İTÜ Rektörü bizi nedense korudu. Ben o tarihte sinemacılık kariyerim başladığı için işsizlik korkusunu nispeten az yaşadım. Pek çok arkadaşımız büyük acılar yaşadı. Bu zulüm, dikkatimizden çıktı ama hậlậ devam ediyor. Anayasa Mahkemesi kararına rağmen pek çok meslektaşımız işine dönemedi. Bazı mahkemeler olumlu karar veriyor, bazıları vermiyor. Bazı üniversiteler kabul ediyor, bazıları etmemek için kırk tane bahane üretiyor.
“Benim için senaryoyu yazmaya başladığım nokta finalin kafamda şekillenmesiyle başlıyor.”
DY: İmza demişken… Sonlar, müzik, duygu ve ritim değişimi de bir tür imza mı?
EA: Ritim yükselmesi seyirci olarak bana hep iyi gelir. Ağır bir hikậye izlesek de çıktığımızda güzel bir şey izlemiş olmanın verdiği keyif kalsın isterim. Genel olarak sona doğru yükseltmeye çalışırım filmleri. Abluka’da örneğin, sonlara doğru deliliğin dozu artar. Kurak Günler zaten yüksek biter. Yabancı bir eleştirmen arthouse filmleri genelde otuzuncu, kırkıncı dakikada biter, senin filmin gerçekten finalde bitiyor demişti. Gerçekten bittiği yerde bitmesi, oraya kadar katlanarak büyümesi hoşuma gidiyor. Etkileyici bir kreşendo ile bitirmek yani. Benim için zaten senaryoyu yazmaya başladığım nokta finalin kafamda şekillenmesiyle başlıyor. Finale kavuşmayan bir sürü senaryo taslağım var. Bunların ilk taslakları bayağı eski zamanlara ait. Sonra çok değişti hepsi.
“Özgün senaryo üretmek bence becerebileceği en son şey olacak yapay zekậnın.”
DY: Yarının sinemasının gerçeklikle mesafesinin bugüne kıyasla nasıl şekilleneceğini öngörüyorsunuz?
EA: Açıkçası hiçbir şey öngörmüyorum. Bekleyip göreceğiz diyorum. Şu açıdan çok kaygılı değilim, özgün senaryo üretmek bence becerebileceği en son şey olacak yapay zekậnın. Hatta son zamanlarda bir karşı dalga da ortaya çıkmaya başladı. Yapay zekậnın zekậmızı ikame etmeyeceğine, korkulduğu gibi olmayacağına yönelik karşı tespitlerin sayısı artmaya başladı. İlk panik dalgası biraz geriye çekildi galiba. Biz şu anlamda çok etkin bir şekilde kullanabiliriz belki, canavarlar, dinozorlar, fantastik görseller yapmak istediğimizde. Ama sıfırdan oyuncu yaratma, mekận yaratma konusunda çok eksikleri var. Oyuncular, mekậnlar yerine yapay zekậ üretimine mi döneceğiz diye beklentim de korkum da yok aslında.
DY: Olmasın öyle bir şey ama son bir film yapacağınızı varsayalım. Yolu hangi duygunun filmiyle tamamlamak istersiniz, geriye ne kalsın?
EA: Hangi duygu sorusuna cevap vermek çok zor. Gerçekten. Düşmanlık nedir, ne değildir, bunun bize hatırlattığı çok film yaptım zaten. Belki başka bir duygu bırakmak isterim. Sound of Falling’in mesela bende bıraktığı melankoli duygusunu belki, onun bende bıraktığına benzer bir hüzün duygusu bırakmak isterim.
“Etkisiz bir bireysel boykot yerine gidip orada sözümüzü söylemenin çok daha etkili olacağını düşünmüştük. Sonunda da çok isabetli bir karar verdiğimizi düşünüyorum.”

Kurtuluş: Şiddetin neredeyse bir kurtuluş aracı olarak tasvir edildiği bir dünya kurmaya çalışıyorum.
DY: 6 Mart’ta buluşacağımız Kurtuluş hakkında bir cümle istesem…
EA: Yine benzer temalar etrafında dolaşıyor. Yine bir düşmanlık ve politik şiddet hikậyesi. Biraz daha mistik kurtuluş vaadiyle hemhal ettiğim bir film diyeyim. Şiddetin neredeyse bir kurtuluş aracı olarak tasvir edildiği bir dünya kurmaya çalışıyorum.
DY: Berlinale’ye ve üzerine dönen tartışmalara dair ne söylemek istersiniz.
EA: Berlinale Wenders’in açıklamasıyla kızışan bir boykot tartışmasıyla başladı. Boykot geçtiğimiz senelerde etkili bir şekilde uygulanamadı. Uygulanması da çok zor. Çok farklı ülkelerden yönetmenlerin koordineli hareket etmesi zor. Hem de bir filmin tek karar vericisi yönetmen değil. Yapımcılar ve ortak yapımcılar da var. Bütün bunlar birlikte hareket etmeyi zorlaştırıyor. Etkisiz bir bireysel boykot yerine gidip orada sözümüzü söylemenin çok daha etkili olacağını düşünmüştük. Sonunda da çok isabetli bir karar verdiğimizi düşünüyorum. Festivaller hem bir konuşma platformu hem de aynı zamanda da bir duruşu olan yerler. Duruşunu beğenmediğiniz bir festivali hậlậ platform olarak kullanmaya devam edebilirsiniz. Tıpkı parlamento gibi. Bugün parlamentonun bir demokrasi yanılsaması yaratmaya yarayan ve iktidarı meşrulaştıran bir alan olduğunu da düşünebiliriz ama aynı zamanda seçimlere katılıp parlamentoda mücadeleyi de önemseyebiliriz. Bir festival ne zaman ki platform olma özelliğini yitirir, bir politik duruşun tek sesli ifadesi haline gelir işte orayı amasız fakatsız terk etme zamanı gelir. Berlinale henüz bu noktada değil. Seçkide yer alan filmler, ödüller ve ödül törenindeki Lübnanlı kısa filmcinin, Filistinli yönetmenin konuşmaları ve bayrak açışı hậlậ buranın ne kadar önemli bir platform olduğunu ve bizzat katılımcılar tarafından dönüştürülebileceğini gösterdi.

Berlinale: Duruşunu beğenmediğiniz bir festivali hậlậ platform olarak kullanmaya devam edebilirsiniz. Tıpkı parlamento gibi.
